Derin Bir Hayat Yaşamak İçin

Ralph Waldo Emerson, hapishanede arkadaşı Thoreau'yu görür görmez kendisine hayretle “Henry, sen neden buradasın?" diye sormuştu.

Derin Bir Hayat Yaşamak İçin

Cimri kimseler verdikleri —vermek zorunda kaldıkları dememiz daha yerinde olur belki armağanların kalıcı şeylerden yapılmış olmasına özen gösterirlermiş. Buradan anlaşılabilir ki, cimriliğin bir ucu teşhirciliğe uzanıyor. Cimriler göstermek istiyor. Cimrilerde başkaları uğruna bir şeylerin feda edildiğini o ve/veya diğer başkaların gözüne sokma isteği var. Halbuki cömert insan birine bir şey verdiyse verdiğini ve verileni baş başa bırakıyor. Kelimenin gerçek anlamıyla verdiği şeyi elinden tamamen “çıkarıyor.” Oysa cimrilik edenler, verdikten sonra bile bıraktığı şeyin yanında yer almak istiyor. “Eli sıkı”, biz Türklerin cimriler için kullandığı tabirdir. Cömertler için ise “eli açık” demişiz. Bir itirafa tanıklık etmek hoşunuza gidecekse, itiraf ediyorum: Ömrüm boyunca “eli sıkı” bir insan olarak yaşadım.

Ey İsmet Özel, şu altmış yıllık hayatının neresinde senden etrafına saçıp savurman beklenildiği halde etrafından veya başka çevrelerden esirgediğin bir şey eline geçti? Bana bu soruyu sormaya yeltenen varsa bilsin ki verebileceğim bir cevap yok. Bu bahsi hiç açmayacak, bu soruyu es geçeceğim; ama elimi sıkı tuttuğumdan niçin pişmanlık duymadığımı belirtmeden geçmeyeceğim. Pişman olmak ne kelime, iyice sıkmama rağmen bir şeyleri bir türlü elimde tutamayıp oraya buraya döküp saçtıysam, oyalandığım mahallerde dalgınlıktan bir şeyler sızdırıp sıçrattıysam, içimde onları derleyip toparlamak, onların değdiği yerleri silip paklamak doğrultusunda büyük bir istek var. Eli sıkılığın da ötesine geçmek istiyorum. Cimriliğin ve cömertliğin benim için herkesten farklı bir anlam taşımasından teselli buluyorum. Farkı kasten yükleniyorum. Nihayet, elinizdeki kitaba kadar gelişimin sebebi bu. Bu kitabı hakkımda düşünülen her şeyi cerh etme kararlılığı içinde yazıyorum. Yürürlükte ve geçerli ne kadar kişilik kalıbı varsa hepsinin zelil, yürürlükte ve geçerli ne kadar anlatını yolu varsa hepsinin sapkın olduğuna dair bir işaret çakmak istiyorum. Yaşadığım ülkede herkes birbirine yan gözle bakıyor. Ben ise onların hepsine cepheden bakıyorum. Cepheden, siperden... Hangi cepheden, hangi siperden? Bunu bilmeyi göze alabilecek insanla karşılaşmadım. Yine de tetiği çekmek istiyorum. Fanilik duygusuna olan isyanımı bastıramayışım yüzünden ölülere mahsus olduğundan hiç şüphe etmediğim iz bırakma güdüsü uyarınca hareket ediyorum.

Cimrilik bahsine dönecek olursak şunları ilâve edeceğim: Çocukluğumdan itibaren benim için eli sıkı olmak kaz gelecek yerden tavuğu esirgemek anlamı taşıdı hep. Kazla tavuk arasındaki becayiş bana başından beri yabancıydı. Paçalarını bir yerlerden kendilerine kaz gönderileceği beklentisine kaptırdıkları için ellerindeki tavuğa kıyanların tutumu bana başından beri kof ve bayağı göründü. Burada biraz soluklanıp soralım: Bana neyin nasıl göründüğü pek mi önemli? Evet, mühim; hem çok mühim. Her ne olursa olsun, her kimin gözüne olursa olsun nasıl göründüğü çok önemli. Çünkü neyin doğru, neyin yanlış olduğunu görüşlerden, görünüşlerden çıkarıyoruz, insanlar soruyorlar: Ne fark eder? İnsanlar cevap veriyorlar: Fark etmez! İnsanların farktan imtina etmeleri cehaleti koyulaştırıyor, zulmü ağırlaştırıyor. Farka nail olmamız için kimin neyi, nasıl gördüğünü zihnimiz açık seçik kavramalıdır. insanlar arası dürüst ilişkiler bu zihin açıklığı sayesinde kurulur.

Yaşadım ve gördüm ki, kaz umup tavuk feda edenlerin kofluğu ve bayağılığından tahripkâr ve mülevves bir hava intişar etmiş, bu hava günlük hayatımıza, gündelik hayatımıza sinmiştir. Sinen pislik çoğu kimseyi sindirmekten geri durmadı. Çoğu kimse ortamın şartlarına uymayı basan sağlamanın bir gereği saydılar. Oysa ben dikkatle ve titizlikle kendimi başarıyı gidişata bağlayanlardan ayırdım. Hangi çeşidiyle olursa olsun ikbal peşinde zahmete girenleri, gözlerine yüksek saydıkları bir mevki kestirip onun uğruna çırpınanları hep küçümsedim. Küçümsemediğim insanlar elbette vardı. Küçümsemek şöyle dursun, olunursa böyle adam olunur dediğim insanlardı bunlar. Bunlar, Paul Cezanne gibileriydi. Birey olmayı başarmış, ferdiyetlerine sahip çıkmış, gerçekten “individu”, yekpare insanlar... Paul Cezanne sonunda çocukluk ve gençlik arkadaşı Emile Zola’yı “ikbal avcısı bir kentsoylu” diyerek küçümsemişti. Küçümsemişti, çünkü bu kabil insanlar yaşamanın neye değdiğini herkesten (yani çoğu kimseden) iyi biliyorlardı. Bu insanlar bir insanın hayatını uzatıp kısaltmasının kendi elinde olmadığını çok iyi biliyorlardı. Bu insanlar bir insanın kendi elinde hayatını genişletip daraltma gücünü tutmadığını da biliyorlardı. En çok bildikleri şuydu ki, bir insan sadece bir bakımdan kendi hayatına şekil verebilir: İnsanın elinde ya derin veya sığ bir hayata sahip çıkmaktan başka bir erk yoktur.

"Henry, Sen Neden Buradasın 1" İsmet Özel, Şule Yayınları, İstanbul 2007

Güncelleme Tarihi: 06 Eylül 2013, 21:15
banner53
YORUM EKLE

banner39