banner39

banner35

Dünya yeni bir rüzgâr bekliyor

Türkiye, Cemil Meriç'in 1987'deki vefatından itibaren günlük filozofların eline, yani gazetecilerin eline geçti. Artık çırak ustasını tanımıyor. Usta, çırağa yol gösterip korumuyor, aydınlatmıyor.

Alıntı 21.04.2015, 14:33 21.04.2015, 14:33
Dünya yeni bir rüzgâr bekliyor

Revak

Her kitap; bir ön söz, yani bir revaktır. Rüya sarayının revakıdır her kitap. Her ön söz; rüyanın ışıktan, kelimeden merdivenidir. Onun için, uluların kitaplarında ön söz yoktur. Uluların her ön sözü; bir kitap, bir revaktır.

Mukaddime, İbn Haldun’un Tarih-i İber’inin revakıdır. "Metot Üzerine Risale", Descartes’in eserlerinin bir revakı, yani ön sözüdür. Ruhun Fenomonolojisi, Hegel’in bir ön sözüdür. Bütün eserlerinin bir revakıdır Ruhun Fenomolojisi. Üstad Cemil Meriç’in "Bu Ülke’si, kurmak istediği mabet sarayın revakıdır. "Bu Ülke" ve diğer eserleri, düşünce fatihlerine, dostça sunduğu bir davettir, bir rüyanın tohumudur. "Bu Ülke" bir ön sözdür… Bu Ülke, on iki gezegeni kucaklayan bir revaktır.

Hegel için, Almanya bir devlet değildir. Türkiye ise, 20. yüzyıldan beri, bir devlet değil Türkiye! Daha doğrusu, bir DevIet-i Âli, bir Devlet-i Ebed Müddete inanan bir devlet değil; küçük Sezarların, Dahhakların ve bir avuç içimizdeki "Batının Yeniçerileri"nin söz sahibi olduğu bir ülkedir Türkiye. Bir asırdır, Avrupa tarafından Türkiye’deki her hareket kanalize ediliyor. Kanalize edebilmek için de, maskeli Babil kulesinde benim ülkem… Subaşlarını kendi Yeniçerilerine tutturuyor.

Ve Dahhak… Efsaneye göre, üç başlı bir canavar. Sadece insan beyni yiyormuş Dahhak. Ya bizim Dahhaklar… Düşünen insanların beynini yiyen, parçalayan, kendi gök kubbesindeki yıldızları söndüren, yok eden; zulmün, cehaletin, karanlığın taşlarıyla gök kubbemizi örenlerin söz sahibi olduğu bir ülkedir, benim ülkem…

Varlığı, irfanı, ruhu; toplar, tüfekler, sahte gözyaşları, zehirler ve ihanet dalgalarıyla kuşatılmıştır. Yıkım ve tahrip çığlıkları… Bu harabenin üstündeki baykuşların kahkahası… Bir fecir vakti, kıyam eden bir milletin yeniden inşaası ve ardından gizli güçlerin oyunlarıyla 20. yüzyıl Türkiye’si… İşte fikrî hareketler ve düşünceler… Hareket ve düşünce yumağıyla benim ülkem, benim rüyam, benim dünyam. Benim yeryüzü cennetim, benim ülkem…

Ecce homo. Ecce kelam. Ecce hece. Ecce hecenin taşları. Ecce edipler… İşte ülkem… Sismograflar; yani dehanın ihtişamları… Işıktan revaklar olan sismograflar… Ecce Homoludens olan Türk aydını. Aydın, bir labirent; yalnızlığın değil ihanetin ve cehaletin labirenti…

Yıl 1987, yani son Sismograflardan, düşüncenin son başbuğlarından üstad  Cemil Meriç’in vefat yılı… Türk düşüncesinin zayıflama zamanı ve ufkunda örümceğin ağ ördüğü zaman, 1987′den sonraki zaman… Ne artık bir âlimler cumhuriyeti var, ne de bir edebiyatçılar cumhuriyeti. Çırak ustasını tanımıyor… Usta, çırağa yol gösterip korumuyor, aydınlatmıyor. İçimizdeki Ecinni "Batının Yeniçerilerini, Grafoman’ları sahneden kovacak ustalar yok! Ülke, günlük filozofların eline; yani gazetecilerin eline geçer."

Benim milletim, benim tarihim, yani Türk’ün cihanşümul tarihi, hakikatte şu bir kaç Metafor’un daha doğrusu, bir kaç erişilmez, asil, kristali eşmiş karakterin tarihidir. Ahde vefa, civanmertlik, merhamet ve şair saflığının tarihidir, Türk’ün cihanşümul tarihi…

Türk milletinin tarihi bu dört kristal sütunun üstünde inşaa edilmiş bir cihanşümul abidedir. Faziletin, hürriyetin öğretisi, ufku ve gönülleri fetheden bir kristal karakterin tarihidir. Şiiri fetheden bir milletin şair saflığında olması kadar tabii olan bir şey var mıdır? Öyle olmasaydık biz, içteki ve dıştaki ihanet dalgalarını tanır; tarih boyunca, düşmanımızı dost, dostlarımızı düşman bilmezdik. İçimizde halen var olan Boşoları, "Batının Yeniçerileri"ni tanırdık… Öyle olmasaydık, halen sağ – sol denilen deliliğin, şuursuzluğun, karanlığın, hürriyet ve faziletsizliğin birer karanlık yarımküreleri olarak ayrılmazdık…

Tarihimiz ve dilimiz; çalınmış, saklanmış, talan edilmiş makaslanıp katlanmış bir tarih… Tarihimiz, aklın kimyasının yaratacağı esir, karanlık ve cahil beyinlerin ürettikleri, en tehlikeli, en meş'um, en harcıâlem yazılmış, en zehirli tarih, bizim tarihimiz… Yeryüzünde hiç bir millet, kendi elleriyle, tarihini ve dilini yakıp, kömürleştirmemiş…

Bir filozof, dil için "Varlığın evi" demiş… Doğru ama eksik… Dil, sadece "Varlığın evi" değil… Varlığın hem rüyası, hem de gök kubbesidir… Hafıza karşısında duran, bize soru soran: İnsan… Yani düşünen varlık… Diğer bir deyişle, bizi, biz yapan, bizatihi biz olan bir şuur: Hafıza… O’nda yeteri kadar, heyecan, elektrikli bilgi ve tedailerin gücü bulunmuyorsa, hafıza dumura uğramış, demektir… Sizi biz, bizi siz yapan: Diğeri… Diğeri, insanın bizatihi kendi oluşunun varlığı ve bir Şair’in tarih hakkında söyledikleri, bizim tarihçilerin yaptıklarına benzer… "Tarihçilerin geçmiş hakkında yaptıkları, falcının gelecek hakkında yaptıklarına benzer ama falcının kehanetinin gerçekleşmesini insan kontrol edebilir; tarihçiler değil." (P. Valery). Bizde sadece hukuk değil, tarih de bir ara nağmedir… Güçlerin ara nağmesi… Işığın mahzene kapatılması, masalın, zehrin sahnede boy gösterip oynamasıdır tarih, bizde…

Bizde son büyük tarihçiler, Ahmet Cevdet Paşa ve Mizancı Murat’tır. 20. yüzyılda usta Türk tarihçileri var mı, diye düşünürken; aklıma usla, su gibi uyanık ve kıvrak bir zekâ olan büyük tarihçi Lucien Febvre geldi… Onu düşündüm, daha doğrusu işgal altındaki Paris Üniversitesi’ndeki derslerini… Dersinin mevzuunu, üstad Michelet ve Rönesans’a ayırır, anlatır, aydınlatır; işgal altındaki ülkesinin üniversitesinde… Bir mit’ten, bir sismograftan bahseder… Bir Mit’i; Rönesans’ı sistematik ve bütün olarak, Fransız tarihini yazmak için, arşivlerdeki belgelere eğilir, tasnif eder ve belgelere kan verip; hayata, ışığa kavuşturan bir sismograftan bahseder, Lucien Febvre. Evraklara mürekkep değil kan verir, Michelet… Tarihçinin bir gözü, batan güneşe, bir gözü doğacak fecre bakar ve talebelerine belki, diğer sömestrde beraber olamayacağız, der Febvre. Anlattığı, bir mit, bir Sismograftır, işgal altındaki Paris’te…

Bizim tarihçileri düşünürken… Sahi, hangi tarihçi? Bizde düşünen tarihçi var mı? Bir an, Mükremin Halil’i, Fuat Köprülü ve talebelerini düşündüm… Yani, Osman Turan, Mustafa Akdağ, M. A. Köymen ve Halil İnalcık’ı düşündüm… Osman Turan'ı hocası gibi, siyaset bitirir ama Osman Turan'dan öğreneceğimiz; Sezar müsveddelerine karşı koyma faziletliği, cesareti ve iradesini… İyi ama bir siyasi partinin tüzüğüne imza atan, partiye iltihak eden bir yazar, bir bilim adamı, halen entelektüel sayılabilinir mi? Hayır… Değildir artık…

Yaşayan, başını biteviye arşivlere eğip, gömen; notlar alıp, yayımlayan Halil İnalcık hoca ise, ne bir M. Weber, W. Sombart, ne de kültür tarihçiliğinin kurucusu Kari Lamprecht’tir… ilk kez, ciddi olarak arşivlere eğilen, yayınlayan, öğreten bu tarihçimiz, belgelere kan vermez, mürekkep verir… Ne derin bir felsefî kültüre, ne de sosyal ilimlerin bütününü kucaklayacak bir bilgiye sahiptir… Zaten, üstadımız idealleştirmeye inanmıyor. Onunla yapılan uzun söyleşi’yi (Halil İnalcık Kitabı) okurken aklıma Isaiah Berlin’in çok sevdiği Turgenyev ve Tolstoy hakkında yazdığı "Kirpi ve Tilki" adlı nefis denemesi geldi. Isaiah Berlin, Aşilos’un bir fabl'ındaki şu sözü işler: "Tilki bir sürü şeyi bilir ama kirpi daha büyük mevzuları..." deyişinin şerhini… Yani biri merkezci, diğeri merkezkaçtır.

Babil’deki Türkiye, Ekrem Tahir, Yağmur Yayınevi, İstanbul 2008

Yorumlar (0)
21
parçalı bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?