banner15

Dürüst ve budala prens

Dostoyevski, Prens Mişkin'i merkezine yerleştirdiği bir dünyada dürüst ve açık bir insan olarak yaşamanın zorluklarına değinmektedir.

Dürüst ve budala prens

General Epançin, Liteynaya’dan az ötede, Preobrajeniye Kilisesi’nin yanında, kendine ait bir evde oturuyordu. Generalin, beşi kirada olan altı dairelik bu olağanüstü ikametgâhının dışında, Sadovaya’da, epey iyi kazanç getiren büyük bir konutu daha vardı. Bu iki evden başka, Petersburg civarında muhteşem bir mülkün ve bir de fabrikanın sahibiydi. Epançin çok önemli birkaç şirkette ortak ve söz sahibiydi; önemli meşguliyetleri, takdire değer ilişkileri ve hatırı sayılır bir servete sahip birisi olarak ün yapmıştı.

Oysa İvan Fedoroviç Epançin’in eğitim görmediği ve bir asker çocuğu olduğu bilinirdi. Hiç kuşkusuz bununla gurur duymalıydı. Akıllı bir adamdı, ancak bağışlanabilir bazı küçük kusurları da vardı ve ailesiyle ilgili konuşmalardan hoşlandığı söylenemezdi. Kesinlikle son derece maharetli biriydi; silik kalması gereken durumlarda geride kalmayı iyi bilirdi. Pek çok kişi, sadeliğinden ve her zaman yerini bilme özelliğinden dolayı ona değer verirdi. Oysa İvan Fedoroviç’in içinden neler geçtiğini bir bilselerdi!

Görmüş geçirmiş, günlük hayatta son derece becerikli ve kayda değer özelliklere sahip biri olmasına rağmen, kendisini başkalarının fikirlerinin uygulayıcısı olarak göstermekten hoşlanırdı; bir de baştan aşağı Rus ve candan görünmeye gayret ederdi. Bu son özelliğiyle ilgili hakkında fıkralar anlatılırdı, ancak General en gülünç olaylarda bile iyimserliğini korurdu. Üstelik şanslı biriydi, kâğıt oyunlarında bile. Kartlara karşı bu önemsiz gibi görünen ve aslında epey işe yarayan zaafını gizlemekten ziyade açığa vururdu. Geniş bir çevreye sahipti, tabii “büyük başlar” çoğunluktaydı. Bütün umudu gelecekteydi, acele etmiyordu; her şey zamanla ve sırasıyla gerçekleşecekti. General Epançin sadece elli altı yaşındaydı, parlak ve gerçek hayatın başladığı olgunluk çağında. Sağlığı, yüzünün rengi, kara olsa bile sağlam dişleri, tıknaz ama güçlü yapısı, sabahları iş yerinde ciddi, akşamları oyun masasında ya da evinde neşeli olan yüzü bugün -ve gelecekte- başarılı olmasını sağlıyor ve hayatına mutluluk katıyordu.

General, pırıl pırıl bir ailenin reisiydi. Evinde Generalin umutlarını besleyen, amaçlarını yönelttiği şeyler vardı. Zaten hayatta bir babanın gayelerinden daha kutsal ve önemli ne olabilir ki? Generalin ailesi; karısı ve üç yetişkin kızından oluşuyordu. Uzun yıllar önce, daha teğmenken, aşağı yukarı kendisiyle aynı yaşta, ne eğitimli ne de güzel sayılabilecek bir kızla evlenmişti. Karısı çeyiz olarak ancak elli köle getirmişti ama servetin temeli de bunlarla atılmıştı. General bu erken evliliğinden hiç şikâyet etmemiş, düşüncesizce işlenmiş bir gençlik hatası olarak görmemişti. Aksine, karısına o denli saygı gösterir ve zaman zaman ondan öyle çekinirdi ki ona karşı sevgi duyduğu bile söylenebilirdi.

Generalin karısı, ünlü olmasa da eskilere dayanan Mişkin Prensleri soyundan geliyordu. O zamanın etkili simalarından biri, genç Prensesin yuva kurmasına yardım etmeyi kabul etmişti; bu iyilik onun için önemsizdi tabii. Adam, genç subaya bir kapı açmış, onu cesaretlendirmişti; oysa buna lüzum yoktu, bir bakış bile bu işi bağlamaya yeterli olacaktı! Ender bazı olayların dışında, karı-kocanın uzun ortak yaşamları an­layış ve huzur içinde geçti. Generalin karısı, daha küçük yaştayken, soyunun son prensesi oluşu ve vasıflarından dolayı kendisine yüksek tabakadan birkaç koruyucu edinmeyi başarmıştı. Daha sonraları, koca­sının mevkisi ve serveti yüzünden bu çevrenin mensupları tarafından benimsenmeye ve kendini daha rahat hissetmeye başlamıştı.

Son yıllarda Generalin üç kızı Aleksandra, Adelaida ve Aglaya büyüyüp olgunlaşmıştı. Taşıdıkları Epançin isminin asilliğiyle övünemeyecekleri doğruydu ama anneleri tarafından prens soyundandılar. Ayrıca hatırı sayılır drahomaları ve belki de gelecekte parlak bir mevki sahibi olmayı vaad eden bir babaları vardı. En önemlisi de, en büyüğü yirmi beşini geçmiş Aleksandra dahil, üçü de son derece hoş kızlardı. Ortanca kız yirmi üç yaşındaydı. Küçüğü Aglaya ise yirmiyi yeni doldurmuştu. Küçük kız çok güzeldi; bu yüzden yüksek tabakada dikkatleri çekmeye başlamıştı. Kızların üçü de bilgili, akıllı ve yetenekliydi. Birbirlerini çok sevip desteklediklerini herkes biliyordu; iki büyük kızın, evin gözbebeği olan küçük kardeşleri için bulundukları bir fedakârlıktan bile bahsediliyordu. Toplum içinde öne çıkmaktan hoşlanmıyorlardı, son derece mütevazıydılar. Kimse onları kibirli ve küstah olmakla suçlayamazdı, ama gururlu ve kendi değerlerinin bilincinde oldukları bir gerçekti. Büyük kız müzisyendi. Ortanca çok iyi resim yapardı, ancak uzun yıllar bunun farkında değildi. Bu becerisi son günlerde bir rastlantı neticesinde ortaya çıkmıştı. Kısacası kızlardan övgüyle söz edilirdi. Ama kötü yürekliler de yok değildi; bu insanlar dehşetle, kızların çok fazla kitap okuduklarını söylerlerdi. Kardeşler evlenme konusunda acele etmiyorlardı; ebeveynlerinin gaye ve istekleri bilindiğinden, bu özellikleri daha da dikkat çekiyordu.

Prens, Generalin kapısını çaldığı zaman saat on bir sularıydı. Ge­neral ikinci katta, gösterişli sayılmasa da bulunduğu mevkiye uygun bir dairede oturuyordu. Kapıyı üniformalı bir uşak açtı. Prens kendisini ve bohçayı kuşkuyla süzen bu adama uzun açıklamalar yapmak zorunda kaldı. Kendisinin gerçekten de Prens Mişkin olduğunu ve Generali önemli bir mesele yüzünden görmesi gerektiğini birkaç kez tekrarladıktan sonra şaşkın uşak onu kabul salonuna bitişik hole aldı. Orada, sabahları Generale ziyaretçileri bildirme görevini yürüten başka birine Prensi teslim etti. Üzerinde frak olan ve düşünceli bir yüz ifadesi takınan kırk yaşlarındaki bu adam Generalin özel uşağıydı ve bu yüzden sorumluluklarının ve değerinin bilincindeydi.

Uşak acele etmeden ciddi bir tavırla koltuğuna otururken, kucağında bohçasıyla yanındaki bir iskemleye oturan Prens'e şaşkın şaşkın baktı.

“Kabul salonunda bekleyin, bohçanızı da burada bırakın” dedi.

“İzin verirseniz,” dedi Prens. “Burada sizinle bekleyeyim. O odada yalnız ne yapayım?”

“Burada beklemeniz doğru olmaz; çünkü siz ziyaretçisiniz, yani misafir. Generalin kendisini mi görmek istiyorsunuz?”

Belli ki uşağın gönlü böyle bir ziyaretçiyi içeri bırakmaya razı olamıyordu, bu yüzden bir kez daha sorma gereği duymuştu.

“Evet, kendisiyle bir meseleyi görüşecektim.” diye söze başladı Prens.

“Meselenin ne olduğu beni alâkadar etmez. Görevim sadece sizin gelmiş olduğunuzu bildirmek. Ama kâtip olmadan ziyaretinizi haber veremem.”

Uşağın kuşkusu gitgide artıyordu. Prens her zamanki ziyaretçilere hiç mi hiç benzemiyordu. General sık sık, hemen hemen her gün, belirli saatlerde iş için gelen çeşitli adamları kabul etse bile, alışkanlıkları ve geniş yetkisine rağmen, uşak yine de büyük bir şüphe içindeydi. Bu ziyaret için kâtibin aracılık etmesi şarttı.

“Siz sahiden de” diye söze başladı uşak ve kısa bir sessizlikten sonra “Yurt dışından mı geliyorsunuz?” diye tamamladı sorusunu. Belki de “Siz sahiden Prens Mişkin misiniz?” diye sormak istiyordu.

“Evet, az evvel trenden indim. Aslında ‘Siz sahiden Prens Mişkin misiniz?’ diye sormak istediniz ama kibarlığınız yüzünden sormadınız.”

Uşak şaşırmıştı. “Hımm.” diye homurdandı.

“Yalan söylemedim. Sizi temin ederim. Başınıza bir iş açmam. Kılığıma ve bohçama gelince, bunda şaşılacak bir şey yok. Bugünlerde durumum pek parlak değil.”

“Hımm. Beni endişelendiren bu değil. Geldiğinizi haber vermek zorundayım, kâtip sizinle görüşür. Ama eğer siz. Siz eğer. İzninizle sorayım, yoksul olduğunuzdan, Generalden bu yönde bir yardım beklediğiniz için mi kendisiyle görüşmek istiyordunuz?”

“Hayır, bu konuda gönlünüzü rahat tutun. Benim görüşmek istediğim mesele bambaşka, inanın.”

“Bağışlayın, görünüşünüz yüzünden sordum bunu. Kâtibi bekleyin. Şu anda kendileri Albayla ilgileniyor, gelip size eşlik edecektir.”

“Belli ki uzunca bir süre bekleyeceğim. Sizden bir şey rica edeceğim. Pipomla tütünüm yanımda. Burada tütün içebileceğim bir yer var mı?”

“Tütün içmek mi?” Uşak küçümseyerek baktı Prense, kulakları­na inanamıyor gibiydi. “Tütün mü içeceksiniz? Hayır, burada tütün içemezsiniz, bunu düşünmeniz bile utanç verici. Tuhaf, çok tuhaf.”

“Bu odada içmem tabii. Bana göstereceğiniz bir yere gidip içerdim tütünümü, üç saattir içmedim. Ama siz bilirsiniz yine de. Bir atasözü vardır: Her horoz.”

“Ama sizin gibi birinin ziyarete geldiğini nasıl haber veririm?” diye geveledi uşak, kendini tutamamıştı. “Bir kere burada değil de kabul salonunda beklemeniz gerekiyor; çünkü siz ziyaretçi sınıfına giriyor­sunuz. Azar işitirim sonra. Ne yapıyorsunuz? Yoksa bizde kalmaya mı niyetlisiniz?” diye ilave etti, Prensin ona bir türlü rahat vermediği anlaşılan bohçasına göz ucuyla bakarak.

“Hayır, böyle bir niyetim yok. Israr etseler de kalamam. Ben sadece tanışmaya geldim, hepsi bu.”

“Ne, tanışmaya mı?” dedi uşak şaşırarak. İyice kuşkulanmıştı. “Ama az evvel öyle dememiştiniz, bir mesele yüzünden geldiğinizi söylemiştiniz?”

“Bir mesele var tabii. Bir konuda akıl danışmak istiyorum. Ama asıl amacım kendimi tanıtmak; çünkü ben Prens Mişkin’im. Generalin karısı da son Prenses Mişkin’dir. Mişkin sülalesinden ikimiz dışında kimse kalmadı.”

Uşak afallamış ve bu kez de korkmuştu.

“Siz bir de akraba mısınız?”

“Hem öyle, hem de değil. Aslında iyice araştıracak olursak akrabayız tabii ama çok uzaktan; o kadar ki bize akraba bile denemez. Yurt dışındayken Generalin karısına bir mektup yollamıştım, ama cevap vermedi. Yine de döndüğüm zaman onunla bağlantı kurmam gerektiğini düşündüm. Bütün bunları size endişe etmeyesiniz diye anlatıyorum; çünkü hâlâ tedirgin olduğunuzu görüyorum. Prens Mişkin diye haber verin, ismim ziyaret sebebimi de açıklayacaktır. Beni kabul ederler ise ne âlâ; etmezler ise o da iyi, belki daha da iyi olur. Ama kabul etmeyeceklerini sanmam. Generalin karısının, soyunun en büyük ve tek temsilcisini görmek isteyeceğine inanıyorum; çünkü bildiğim kadarıyla soyuna değer veren bir kadınmış.”

Prensin konuşması son derece doğaldı fakat içinde bulundukları durumda uygun değildi. Deneyimli hizmetkâr uşaklar arasında doğal ve uygun olan böyle bir sohbetin bir uşak ile bir misafir arasında geçmesinin hiç de yakışık almayacağının farkındaydı. Hizmetkârlar, efendilerin sandıklarından çok daha akıllıdırlar. O sırada uşağın aklından şunlar geçiyordu: Prens ya sadece sadaka istemeye gelen bir serseriydi, ya da hiç gururu olmayan bir budala. Çünkü haysiyetli ve aklı başında bir Prens holde oturup bir hizmetkâra işlerinden bahsetmeye kalkışmazdı. Her iki durumda da sorumluluğu kendisi üstlenmek mecburiyetinde değil miydi?

“Yine de kabul salonunda beklemeniz lazımdı” diye üsteledi uşak.

Prens neşeyle güldü.

Budala, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Antik Yayınları, İstanbul 2008

Güncelleme Tarihi: 03 Eylül 2014, 11:41
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35