banner15

Düşünce Tarihinden Sosyolojisine

Bu kitabın maksadı, Tanzimat'tan Cumhuriyet'e kadar süren sancılı geçiş döneminde Türkçe düşünen ve yazan aydınlarımızın bunalım ve ikilemlerini sosyolojik bir gözle incelemektir.

Düşünce Tarihinden Sosyolojisine

Osmanlı Devleti'nin yıkılması sürecinde saray ve ulemâ sınıfının tarihe karışması, toplum ve kültürün her alanında tam bir hâkimiyet kuracak olan modern ulus devletin oluşumunu kolaylaştıran en önemli faktör olmuştur. Kısıtlı da olsa özerk bir sınıf oluşturan ulemânın, gücün bürokratların elinde merkezîleşmesi sürecinde ortadan kaldırılması, karşı konulamaz bir süreçti. Ulemâdan boşalan yeri doldurmak üzere, merkezî idarenin kontrolünde sosyal bilimcilere ve onların temsil ettikleri modern ve pozitivist bilimlere toplumda statü kazandırılmaya çalışıldı ve hükümet her ne kadar onların görüşüne daima saygı göstermese de onlar modern bilim ve uygarlığın "ışığına" doğru giden zorunlu yürüyüşte topluma rehberler olarak takdim edildiler. Mert, sosyolojinin bu amaca hizmet için nasıl entelektüel bir araç olarak kullanıldığını açıklar (Nuray Mert, Laiklik Tartışmasına Kavramsal Bir Bakış: Cumhuriyet Kurulurken Laik Düşünce, Bağlam Yayınları, İstanbul 1994). Sosyolojinin ve sosyologların rolü, fıkıh ve ulemâdan teslim alınan entelektüel sahayı doldurmak için Batı sosyal biliminin yeni elitin çıkarlarına uyan ve politikalarını rahatlatan versiyonlarını tanıtmaktı. Önlerinde bir engel kalmamıştı çünkü ulemâ sınıfı ve fıkıh söylemi resmî olarak yasaklandığından hiçbir muhalifleri yoktu. Modern bir yapı içinde kanun artık "Allah'ın adına" değil yeni anayasanın da belirttiği gibi "ulus adına" idi (Geoffrey Lewis, Turkey, London 1955). Reformcuların kafasında teori artık bir zorlama değil bir şekilde takip edilmesi gereken bir aksiyondu. Düsturları şuydu: "Doktrin aksiyonu izler" (Taha Parla, Ziya Gökalp: Kemalizm ve Türkiye'de Korporatizm, İletişim Yayınları,  İstanbul 1979).

Osmanlı toplumunda sultanın fermanı, ulemânın da fetvası vardı. Yeni yapıda ne ferman ne de fetva kaldı. Yeniçeri sınıfının ve sarayın yıkımında etkili olan ulemâ, liberaliyle muhafazakârıyla aynı kaderi yaşadı ki bu onların hiç ummadıkları kötü bir sondu. Ünlü liberal "sarıklı devrimci" âlim Ali Suâvi, acz, çürüme ve bilinçsizce kendi kendini yıkmakla suçladığı, kendisinin de mensup olduğu ulemâ sınıfını tanımlarken "mevtü'l-ulemâ" (ulemânın ölümü) teşhisini koymuştu (Mevtü'l-ulemâ, Muhbir, 10 Temmuz 1868 sayfa: 3). Ancak bu muhtemelen o dönemin ulemâsına itibara alınmayacak kadar uzak bir ihtimal ve abartılmış bir tenkit gibi görünmüştü.

Aydınlar ve bilim dünyasında yüzyılın başlarında yoğunlaşan büyük bir dönüşüm yaşanmış, kökü İslâm'a dayanan geleneksel ilimler ve dindar aydın sınıfı ortadan kaldırılmış ve seküler Batı bilimiyle donanmış yeni bir aydın sınıfı oluşturulmaya çalışılmıştı. Yeni aydın sınıfı kendini daha farklı bir şekilde algılama çabası içindeydi ama rolünün ne olacağı konusunda bir muğlaklık vardı.

Böylece Tanzimat'tan beri devam eden iktidarın ve bürokrasinin merkezîleşme ve genişleme süreci nihayet din ve bilim alanını da kontrolü altına alarak tamamlanmıştır. "Ezmânın tegayyürü"ne klasik yöntemle ve evrimci bir tarzla ayak uydurmaya çalışan ulemâ, bu seferki değişimin toplumu ve devleti derinden etkileyen mahiyetini tam teşhis edemediğinden başarılı bir ihya stratejisi geliştirememiştir. Hızlı ve kökten değişim fırtınaları, sadece "ahkâm"ın değiştirilmesini yeterli görmemiş, daha da ileri giderek ahkâmı üreten ilmi değiştirmiştir. Belirleyici faktör bilimlerin veya teorilerin hangisinin "daha doğru", "daha gerçeğe uygun" olduğu değil, ilişkilerin yapısı içinde nereye oturduğu olmuştur. Baştan ortaya attığımız bu yaklaşımın bir örneğini bu çalışmada uygulayarak göstermeye çalıştık.

Toplum bilimi bağlamındaki modernleşme sadece zihnî bir dönüşüm olarak incelenip, yalnızca kültürel dinamiklerle açıklanamaz. Düşüncelerin ve bilimlerin doğuşu veya ölümü onları taşıyanların ve temsil edenlerin ilişkilerinden bağımsız incelenemez. Bu nedenle sadece fikrî çatışmalarla sınırlı bir yaklaşımdan hareket eden düşünce tarihi ve bilgi sosyolojisi bakış açılarının konuya yaklaşımı geliştirilmeye muhtaçtır. Aynı şekilde modernleşme tamamen altyapıdaki siyasî bir dönüşümün üstyapıdaki basit bir neticesi olarak da ele alınamaz. Bu bakış açısını temsil eden tarihselci bilgi sosyolojisi yaklaşımı da yetersizdir. Alternatif olarak, yukarıda bir örneğini ortaya koymaya çalıştığımız gibi Türk toplum biliminin dönüşüm, çaba ve arayışları sosyal ve kültürel yapıdaki değişimler bağlamında maddî ve mânevî çıkarların girift bir şekilde birbiriyle bağlantılı olarak çatıştığı bir süreç olarak ele alınmalıdır.

Türk Düşüncesinin Sosyolojisi - Fıkıhtan Sosyal Bilimlere, Recep Şentürk, Etkileşim Yayınları, İstanbul 2008

Güncelleme Tarihi: 13 Kasım 2015, 20:54
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35