Entellektüeller ve mağara

Cemil Meriç’in hakikatte içi de, dışı da bir mağarayı anlattığı Mağaradakiler, bir geniş ufuk kitabıdır.

Entellektüeller ve mağara

Bir mağara düşün dostum... Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yeraltı mağarası. İnsanlar düşün bu mağarada. Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil, yalnız karşılarını görüyorlar. Arkalarından bir ışık geliyor, uzaktan, tepede yakılan bir ateşten. Ateşle aralarında bir yol var, yol boyunca alçak bir duvar.

Gözbağcıları seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklalarını sergilerler, öyle bir duvar işte... Ve insanlar düşün, ellerinde eşyalar: Tahtadan, taştan insan veya hayvan heykelcikleri, boy boy, biçim biçim. Bu insanlar duvar boyunca yürümektedirler, kimi konuşarak, kimi susarak. Garip bir tablo diyeceksin, hele esirler daha da garip. Doğru... O esirler ki ömür boyu başlarını çeviremeyecek, kendilerini de, arkadaşlarını da, arkalarından geçen nesneleri de duvara vuran gölgelerinden izleyecekler. Şimdi de mağarada seslerin yankılandığını düşün... Dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? Kısaca, onlar için tek gerçek var: Gölgeler.

Tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden kurtardık. Ne olurdu dersin, anlatayım. Ayağa kalkmağa, başını çevirmeğe, yürümeğe ve ışığa bakmağa zorlanan esir, bunları yaparken atı duyardı Gözleri kamaşır, gölgelerini görmeğe alıştığı cisimleri tanıyamazdı. Biri, ona “Ömür boyu gördüklerin hayaldi. Şimdi gerçekle karşı karşıyasın” diyecek olsa, sonra da eşyaları bir bir gösterse, “bunlar nedir” diye sorsa, şaşırıp kalır, mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden çok daha gerçek sanırdı.

Bir de düşün ki tutsağı mağaradan çıkarıp dik bir patikadan güneşin aydınlattığı bölgelere sürükledik. Bağırdı, yanıp yakıldı, öfkelendi... Kulak asmadık. Gün ışığına yaklaştıkça gözleri daha çok kamaştı. Hiçbirini seçemez oldu gerçek nesnelerin. Sonra, yavaş yavaş alıştı aydınlığa. Önce gölgeleri farketti, arkasından insanların ve cisimlerin suya vuran akislerini. Akşam olunca göğe çevirdi bakışlarını, ayı gördü, yıldızları gördü. Zamanla güneşin sulardaki aksine bakabildi. Nihayet gökteki güneşe çevirdi gözlerini. Ve düşünmeğe başladı. Ona öyle geldi ki mevsimleri de, yılları da güneş yaratıyor, görünen dünyanın yöneticisi o. Esirlerin mağarada gördükleri ne varsa onun eseri. Ve eski günlerini hatırladı. Ne kadar yanlış anlamışlardı bilgeliği. Mutluydu şimdi, mağarada kalan arkadaşlarına acıyordu. Eski hayatına, eski vehimlerine dönmemek için her çileye katlanabilirdi.

Adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. Karanlığa kolay kolay alışabilir mi? Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay ederler: “Sen dışarıda gözlerini kaybetmişsin, arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkmağa zorlayacakların vay haline.”

İşte böyle aziz dostum. Sana anlattığım hikâye kendi halimizin tasviridir yeraltındaki mağara: Görünürler dünyası. Yücelere çıkan tutsak, meseller (idea’lar) âlemine yükselen ruh... (EFLATUN, Devlet)

ENTELEKTÜEL YAHUT AVRUPA’DA AYDIN

1  Entelektüel Kim yahut Tariflerin Alacakaranlığında

Entelektüel, ülkeden ülkeye, yazardan yazara değişen bir mefhum. Her tarif aşağı yukarı, ya bir önyargıya dayanır, ya belli bir döneme. Kelimenin vatanı Fransa. Entelektüel bugünkü mânâsını Dreyfus dâvâsıyla kazanmış.

Toplumu İkiye Ayıran Dâvâ

Dreyfus’ü hatırlarsınız: Casusluk yaptı diye tutuklanan kurmay yüzbaşı. Dünya umumî efkârını yıllarca uğraştıran Dreyfus dâvâsı, Fransız siyasi hayatının en unutulmaz sayfalarından biri. Bir yanda devlet... Kilisesi, ordusu, genelkurmayı ve bütün saygıdeğer müesseseleri ile Fransa. Ötede adalet ve hakikate susamış bir avuç yazar.

14 Ocak 1893 tarihli L'Aarore gazetesi En telefe Beyannamesi’ni yayımlar. Kurulu düzene karşı bir savaş ilânıdır beyanname. Gelenek ile kalem arasındaki bu savaşın baş kahramanı Zola, çağın en belirgin entelektüel tipi. O tarihten sonra entelektüel yazı veya söz aracılığı ile toplumun şuurlanmasına yardım eden kişi olur. Yol gösteren, aydınlatan, itham eden kişi. Kelime sol’un bayrağıdır artık.

Sağa Göre Entelektüel

Dreyfus’a karşı olanlar için, Dreyfus’un mahkemesi askerî yargının işiydi. Entelektüeller sanığın suçsuzluğunu haykırırken yetkilerini aşıyorlardı. Sağ, Dreyfus dâvâsından beri entelektüele şüphe ile bakar.

İonesco, “Tuhaf değil mi?” der, “entelektüeller ne büyük yazar, ne ünlü ressam, ne politika adamı, ne de bilgin. Entelektüel kendi kendini inşaa edemeyen adam, bir nevi mektep kaçağı.” Ama Batılılar bu mektep kaçağının vasıfları üzerinde anlaşamaz

Bir Akademi üyesine göre, “Entelektüelin ilk vasfı dürüstlüktür.” Kime karşı dürüstlük? İnsanın insana düşman olduğu bir dünyada dürüstlük kabil mi? “Her asrın, bilhassa bizimkinin bir Diyojen’e ihtiyacı var. Ama Diyojenliği göze alacak kadar pervasız, Diyojen’in sözlerine katlanacak kadar sabırlı insanlar nerede?” (Guehenno)

Tanınmış bir yazar (Maulnier) entelektüelin görevlerini şöyle sıralar, “düşünmek, doğruyu aramak, nesnel bilgiye ulaşmak. Entelektüel hiç kimseye ahmakça bir saygı göstermemeli, müesseseleşen doktrinlere kuşku ile bakmalı. Naslara bağlanmak kısırlaşmaktır. Gelenekle savaş, evet; modaya teslimiyet, hayır. Entelektüel, hükümlerini aklın ışığında vermelidir, tutkuların degil. Entelektüelin başlıca vasıflarından biri de hoşgörü.”

Şimdi de bir sosyologu (Aron) dinleyelim, “Fransa’da hiç kimse bir yazıhane memuruna, üniversiteyi bitirmiş de olsa, entelektüel demez. Memur, işçidir; yazı makinası, aleti. Oysa gelişmemiş bir ülkede her diplomalı, entelektüel.” Peki, nasıl tarif edeceğiz aydını? Geniş mânâda, kafa işçileri olarak; dar mânâda, uzmanlarla okumuşlar. İyi ama uzmanla kâtip arasında kesin bir sınır var mı? Ne de uzman? Ne kadar uzman? “Okumuş” sıfatı da müphem. O halde? Gerçek entelektüel, hayatını kafasıyla kazanan kişi. Romancılar, ressamlar, heykeltraşlar gibi. Yani, aşağı yukarı, herkes entelektüel. Ama Descartes değil. Çünkü onlar hayatlarını kalemleriyle kazanmıyorlar.

En iyisini bir şair söylemiş galiba. “Entelektüellerin işi, her nesneyi remzine yani kelimeye ve sembole bakarak irdelemek, gerçek eylemlerle tartmamak. Sözleri, bunun için şaşırtıcı, politikaları tehlikeli, zevkleri sathî. Sosyal birer uyarıcıdır entelektüeller. Ve her uyarıcı gibi hem yararlıdır, hem zararlı” (Valery).

Mağaradakiler, Cemil Meriç, İletişim Yayınları, İstanbul 2007

Güncelleme Tarihi: 17 Ocak 2014, 20:21
banner53
YORUM EKLE

banner39