Hilâl görününce

Sevinç Çokum'un 1980'le 1983 yılları arasında yazdığı bu roman, Türk dünyasının Kırım ile alakalı bir dilimini ele almıştır.

Hilâl görününce

1853

Nizam Dede Eski Yurd'a vardığında gün sönmek üzereydi. Yamaçlara gölge düşmüş, güneş gökyüzüne uçuk bir pembelik bırakmıştı. İhtiyar, Alma köylerinden dönüyordu. Hayvan pazarına da uğramış, aklı bir kısrakta kalmıştı. Kısrağın diğer atlardan üstünlüğü daha uzaktan farkediliyordu. Hareketliydi ama, hırçın değildi. Atın hırçını, huysuzu makbul sayılmazdı. Baş küçük, bel kısa, sağrı pek yüksek değil... Yokuş aşağı inebilir, yarları aşabilir. Mübareğin yelesi ipek gibi, hem de sağ yana devrik. Atından inip, hayvanı biraz geriden seyretmişti. Vücut yapısı ahenkliydi. Yanına giderek, boynunu ve sırtını okşamış, kaslarının kuvvetine bakmıştı. Atın sahibi, "Atı darda kaldığımdan satıyorum babay, yoksa satılacak hayvan değil" demişti. Bunları söyledikten sonra da kısrağın çenelerini ayırıp, dişlerini göstermişti. "Tam dört yaşında. Bir sakatlığı da yok. Böylesini bulamazsın." Nizam Dede, hayvanın değerini çoktan farketmişti. "Attan anlamayan biri değilim" demişti. "Bizim de işimiz hayvancılık… Malının değerini inkâr edemem. Hele şunu yürüt bakalım! Bir de yürüyüşünü görelim."

Satıcı, kısrağı yularından tutup kalabalığın arasından geçirerek, ilerdeki ulu çınar ağacının oraya doğru götürmüştü. Adımları pek geniş değildi. Kuyruğunu yüksekte tutuyor, arada bir savurup püskül püskül indiriyordu. Bu kısrağı almalıydı. Ama satıcı, kısrağa çok para istiyordu. Nizam Dede "Yahşi bir at, aruv (iyi, güzel) bir at. Lâkin şunun olacağını söyle" diyordu. O ulu çınarın dibine çökmüşlerdi. Satıcının yüzü pek gülmüyordu. Belli ki ata kıyamıyordu. Vazgeçebilirdi de… İhtiyar bunu hissetmişti. Etraflarına bir kalabalık birikmişti. Pazarlık âdettendi ama satıcı kaş kaldırıp "olmaz ağa" diyerek pazarlığa yanaşmıyordu. Maldı bu, can gibi birşey… Sonunda Nizam Dede adamın sırtına vurup "Dediğin olsun. Lâkin yanımdaki para bu atı almaya yetmez. Bu kısrağı bana ayır. Sakın kimseye satma ha!.." demişti. Satıcı da "Peki ağa, haftaya gel, al…" demişti, "Kısmet sanaymış…"

Kırkazizler Mezarlığına gelince atını yavaşlattı. Türbelerin üzerine akşamın gölgeleri inmişti. O gölgelerin arasından telâşlı, ürkek serçeler havalandı. Hepsi birden rüzgârda hafifçe kıpırdayan bir selvi ağacına üşüştüler. İhtiyarın yorgun atı o ıssız yolda ağır ağır yürüdü. Eski türbenin oraya gelince Nizam Dede atı durdurdu. Gözlerini külahı yıkılmış, taşlarını ot bürümüş, o mahzun türbeye çevirdi. Yandaki karanlık pencereye iki kumru sığınmıştı. Eski Yurd'daki bu kitâbesiz türbe, çocukluğundan beri taşıdığı sırlar ve bilinmezliklerle onun hayatında yer almıştı. Ne zaman daralsa, ne zaman sevinse bu isimsiz türbeye sığınırdı. Bu türbeyle o kadar kaynaşmış o kadar içiçe olmuştu ki, orada yatan her kimse, onun da arasıra buralarda dolaştığını düşünürdü. Kimbilir kimdi? Erenlerden biri miydi, han mıydı bilen yoktu. Bilinmeyince de erişilmezliği daha da artardı. Babası, o çocukken arada bir "eski türbeye mum götür balacık" derdi. "Mumları yak da, akşam karanlığında yol aydınlansın. Bu ışık, gelip geçen yolculara ferahlık versin.."
"Babay, o türbede yatan kimdir?" diye sorduğunda, babası bazen onun erenlerden biri olduğunu, bazen de han olduğunu söylerdi. "Kim olursa olsun, dedendir, soyundur bil ki" derdi.

Kimbilir, belki de Nizam Dede'yi bazı geceler uykularından uyandıran esrarengiz atlı oydu. Geceleyin, görünmez bir ata binip asırlar öncesinde olduğu gibi, özlediği bu yerleri dolaşmaya çıkıyordu. Şu pınardan su içiyor, sonra atını vadiye doğru sürüyor, Hansarayının oralarda geziniyordu. Belki de sefere çıkan han ordusuna yetişmek için atını koşturuyordu. Yeni ay doğduğunda… Babası öyle anlatmıştı. Evvel zamanlarda han ordusu sefere çıkmak için hilâlin doğuşunu beklermiş. Hilâl göründü mü, o gün sefer için kutlu bir gün sayılıp yollara düşülürmüş… Moskof'un üstüne o kutlu günde gidilirmiş.

Şimdi ise türbe asırların sessizliği içindeydi. Bu akşam saatlerinde koskoca bir yalnızlıkla çevrilmişti. Arada bir ağaçların ürperti veren hışırtıları duyuluyordu, o kadar. Öyle ki Nizam Dede bir an yaşamadığını sandı. Başka bir âlemden bu dünyaya bakar gibi oldu. Neden sonra, uzaktan uzağa çıngırak sesleri duydu. Yanıbaşında uzanıp giden çayır ölüm sessizliği içindeyken birden silkinip uyandı. Yeni yeşermeye başlayan yüzü hareketlendi. Aklı karalı koyun keçi ile doldu. İnceli kalınlı çıngırak sesleri yaklaştı. Odaman (çobanbaşı) Mahmut, sürüyü önüne katmış hızlı hızlı geliyordu. Yanında da eli değnekli bir çocuk vardı. Yakına geldiğinde Nizam Dede onun torunu Bahadır olduğunu anladı. Güldü. Tepişen, birbirinin üstünden atlayan kuzuları seyre daldı. Koşarlarken kulakları birer mendil gibi sallanıyordu. Bahadır, elindeki değneği fırlatıp koştu. Atın etrafında dört dönüp "dede, dede beni de kocamış Çora'ya bindir" diye bağırdı.
Nizam Dede "bak şu şaşkına! Koyunu, kuzuyu unuttu. Böyle çobanlık mı olurmuş" dedi.
Çoban Mahmud'un yüzünde kırışık bir gülümseme belirmişti. "Bu yaman bir güreşçi olacağa benzer ağam, koyunlarla güreşip durdu."
Nizam Dede çocuğu şımartmaktan çekinerek "bakalım" dedi. "Güreş meydanında görürüz."

Hilâl Görününce, Sevinç Çokum, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2010

Güncelleme Tarihi: 13 Ocak 2016, 23:41
banner53
YORUM EKLE

banner39