banner15

İstanbul'u dolaşırken hatırlananlar

Yürüyerek, sokak sokak gezip bu şehrin semtlerini, tarihî binalarını ve âbidelerini tanımak isteyenler, şehrin köşelerinde gizlenmiş küçük hikâyeleri merak edenler için bu kitap bir rehber niteliğinde...

İstanbul'u dolaşırken hatırlananlar

Bindörtyüz yıl önce bir şair, "bu şehir sulardan bir çelenkle çevrelenmiş" diye yazmıştı. O zamandan bu zamana çok şey değişti ama modern İstanbul hâlâ ruhunu ve güzelliğini büyük oranda onu kuşatan ve bölen sulara borçlu... Bunu belki en iyi fark edebileceğimiz yer Galata Köprüsü, bütün şehir turları da oradan başlamalı. İstanbul'da daha panoramik yerler varsa da, hiçbirinde şehrin deniz ile içiçeliği bu kadar hissedilmiyor ya da denizciliğin şehrin karakterini ve tarihini ne denli etkilediği bu kadar iyi anlaşılmıyor. Bu nedenle ziyaretçilerin şehir gezisine ilk olarak Galata Köprüsü'nden başlamasını tavsiye ederiz. Ama bunu bir İstanbullu gibi yapmalısınız, köprünün altındaki kafelerden birine oturup çay içerken Haliç'e bakın, onun Boğaz'la ve Marmara Denizi'yle kucaklaşmasını seyredin.

İstanbul dünyada iki kıta üzerinde kurulu tek şehirdir. Avrupa'nın güneydoğu ucundaki ana kısmı Asya'daki yerleşimden eşsiz Boğaziçi ile ayrılmıştır. Bunun yanısıra Haliç de Avrupa kısmını iki parçaya ayırır: Sağ kıyıda eski imparatorluk şehri Stambol, solda ise Galata'nın liman bölgesi ile yukarıdaki tepelerde ve Boğaz'ın Avrupa kıyısının güney kısmında bulunan daha modern yerleşim yerleri. Stambol kuzeyde Haliç, güneyde eski adıyla Propontus, şimdiki adıyla Marmara ile çevrelenen üçgen bir yarımada şeklindedir. Bu yarımadanın ucundaki Sarayburnu'nda, Boğaz ve Haliç beraberce Marmara'ya akarak eşsiz güzellikte bir manzara oluştururlar. Üçbin yıl önce Altın Post'un peşinde Propontus'a yelken açan İason'a ve Argonot'lara da öyle görünmüş olmalıdır. Bugün ise lüks transatlantiklerle şehre yanaşan turistleri büyülüyor.

Sonradan büyük bir şehir haline gelecek olan ilk yerleşimin Sarayburnu'ndaki Akropolis'te MÖ yedinci yüzyılda kurulduğu söylenir, ancak buraya çok daha önce yerleşildiğini gösteren kanıtlar da mevcuttur. Bizantion şehrinin efsanevî kurucusu Megaralı Byzas MÖ 667'de Akropolis'te bir koloni oluşturmuştu. Rivayete göre, Byzas Delfi'deki kâhine danışır ve kâhin ona "körler diyarının karşısına" yerleşmesini öğütler. Kastettiği, birkaç yıl önce karşı kıyıda kurulmuş olan Yunan kolonisi Halkedon'un sakinleridir. Halkedonlular Byzas tarafından seçilen yerin çok önemli artılarını göremediklerine göre, kör olmalıydılar. Burası Boğaz'ın ağzında, Karadeniz'den ya da antik adıyla Pontus'tan gelip Propontus'a ve Ege'ye giden tüm gemileri kontrol eden bir konumdaydı; Avrupa ve Asya'nın birleştiği noktada olduğu için de, giderek her iki kıtanın büyük ticaret yollarını kendine çekti. Üstelik üç taraftan denizle çevriliydi ve karadan saldırılabilecek kısa açıklık güçlü surlarla korunarak şehir istila edilemez kılınabiliyordu. Bundan dört yüzyıl önce Fransız yazar Gyllius'un söylediği gibi: "Diğer şehirler ölümlü olabilir ama bana göre, bu şehir dünya üstünde insan oldukça yaşamaya devam edecek..."

Fatih diye anılan Sultan Mehmet, çağın âdetine uyarak fethin ardından askerlerinin üç gün şehri yağmalamalarına izin verdi. Hemen ardından şehri yeniden inşaa etmeye başladı, hem kuşatma sırasında hem de fetihten önceki çöküş döneminde oluşmuş yıkım ve yaraları onarmaya girişti. Aşağı yukarı bir yıl sonra, Fatih Sultan Mehmet Üçüncü Tepe'ye, şimdi Beyazıt Yangın Kulesi'nin bulunduğu alana bir saray inşaa ettirdi. Birkaç yıl sonra ise çok daha büyük bir saray yaptırdı: Kubbeleri ve kuleleri halen Birinci Tepe'yi, şehrin eski Akropolünü süsleyen Topkapı Sarayı. 1470'te kendi adını taşıyan büyük cami tamamlandı. Büyüklükte Ayasofya ile yarışan Fatih Camii, bünyesinde medreseler, hastane, konukevi, aşevi, kütüphane, hamam gibi dinî ve insanî vakıf eserleri barındıran bir külliyenin merkezidir. Vezirlerinin çoğu Fatih'i örnek almış, kendi cami ve hayır kurumlarını inşaa ettirmişlerdir. Bunların her biri kısa zamanda bulundukları mahallin merkezi haline gelmiş, hep birlikte yeni Müslüman İstanbul'un gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Fatih, şehre Anadolu ve Trakya'dan getirttiği Türkleri, Rumları ve Ermenileri Stambol ve Galata çevresine yerleştirerek fetihten önceki onyıllarda azalmış olan nüfusu da artırmıştır. Aynı yüzyılda, Fatih'in oğlu ve halefi olan Sultan 2. Bayezid'in saltanatında, Osmanlı İmparatorluğu İspanya'dan gelen çok sayıdaki Yahudi mülteciye kollarını açmış ve mültecilerin çoğu İstanbul'a yerleşmiştir. Onaltıncı yüzyılın başında İstanbul mamûr bir şehirdir, bir kez daha büyük bir imparatorluğun başkentidir.

İstanbul'u Dolaşırken, Hilary Summer - Boyd / John Freely, Pan Yayıncılık, İstanbul 2011

Güncelleme Tarihi: 30 Mart 2016, 18:12
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48