banner39

İstihbarat dünyasının küçük sırları

Emniyet’te 40 yıl görev yapan istihbaratçı Sabri Uzun'un, teşkilat içinde yuvalananlarla yüzleşmesini, mücadelesini, kurulan tuzak ve komploları anlatan kitabından kısa bir bölüm...

Alıntı 19.02.2015, 16:23 19.02.2015, 16:23
İstihbarat dünyasının küçük sırları

İstihbarat Daire Başkanlığı’ndan iki rütbeli, Uşak’a geldi. Birlikte Milliyetçi Hareket Partisi İl Başkanı Köleoğlu’nun, Uşak Ulucami’nin yanında bulunan işyerine gittik. Arkadaşlar, Köleoğlu’na “hayatî tehlikesinin” bulunduğunu uygun sözcüklerle anlattılar. Birkaç gün sonra Köleoğlu, işyerinde öldürülecekti.

Ben de sonumun çok yakın olduğunu hissediyordum. İstihbarat Grubu’nda birlikte çalıştığım üç kişiden biri olan polis memuru Diyarbakırlı Abdullah Budak, 27 Nisan 1980'de, elinde tabancası ateş etmeye hazır olduğu halde, Kemalöz Mahallesi’nde gün ortasında öldürülmüştü.

SSK Hastanesi’nin morguna giderek, Abdullah’ı gördüm. “Kardeşim, senin kanını almazsam, Allah, benim çocuklarımı da babasız bıraksın” diye söz vererek ağladım. Doktor, Abdullah’ın elbisesini makasla keserek çıkartıp, yere attı. “Bu elbiseleri alabilir miyim?” diye sordum ve aldım, naftalinleyerek sakladım. 1981'in Mart ayında, Manisa Emniyet Müdürlüğü’nde yapılan sorgu sırasında, o elbiseleri yanımda götürecek, Abdullah Budak’ın katillerine kanı gösterecektim.

Burada anlatmak istediğim, olayın dramatik yönü değil, 27 yaşında bir komiserin, devlet adına nasıl kendisini “hasım sahibi” gibi görüp, öldürüleceği bilgisini dahi gizleyerek yaşamak zorunda olmasıdır. Artık, tabancamı elimde, el çantamın altında açıkta taşımaktaydım. Sürekli etrafımı kolluyordum. Öldürüleceğimi biliyordum da, silahlı çatışmayla ölmek istiyordum. Kardeşime bıraktığım o vasiyetnamede, “Ben ölürsem kanımı sen al, sen almazsan oğlum alsın. İkiniz de kanımı almazsanız, huzuruma gelmeyin” diye yazmıştım. Oğlum o tarihte daha 4 ay 17 günlüktü.

Şunu özellikle belirteyim ki, Türkiye Cumhuriyeti devletinin o günkü hali daha iyi anlaşılsın diye o günlere ait bir anımı anlatmak isterim:

Abdullah Budak öldürüldüğünde cenazesi, eşi ve çocukları da birlikte, mesai arkadaşı bir polis memuruna ait özel bir otomobille Diyarbakır’a gönderilmişti. Valiliğin önünde yapılan cenaze töreni sırasında halktan 1500 lira toplanıp söz konusu otomobilin benzin parası karşılanmıştı.

12 Eylül 1980 günü sabahı saat 05.00'te evimin kapı zili çaldı. Ben, öldürüleceğim korkusuyla pencereye çıkamıyordum. Eşim camdan baktı. Komşunun çocuğu “ihtilal oldu, ekmek alın” diyordu. Eşim bunu bana aktardığında, “ekmeğe gerek yok hanım, artık ben aç da yaşarım. Yaşama şansım arttı hanım, yaşama şansım arttı” dedim. Evet, ben darbeye sevinmiştim. Çocuklarım babasız kalmadıysa, o darbe sayesinde kalmadı.

Uşak Emniyet Müdürlüğü, o dönemde Valilik binasındaki 7 odada hizmet veriyordu, İl Emniyet Müdürlüğü hizmet binası olmadığından örgütsel suçluları koyacak bir nezarethane dahi yoktu.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, “Terörle Mücadele Yasası” yapmamıştı. Terör suçlularının yargılanacağı mahkemeler yoktu. Emniyet Teşkilatında “Terörle Mücadele” edecek Daire Başkanlığı ve İl Şube Müdürlüğü kurulmamıştı. Terör ve Organize Suçlarla Mücadele amaçlı Teknik Dinleme ve İzleme Kanunu yoktu. Necdet Menzir’in, İstanbul İl Emniyet Müdürü’yken 1992 yılında Almanya’ya yaptığı bir iş seyahati sırasında Alman polisinin, “biz, istihbaratın yüzde 95'ini teknik istihbarat kaynaklarından alıyoruz” sözü karşısında ne kadar şaşırdığını anlatmasını hatırlarım. O yıllarda Türkiye’de elde edilen istihbaratın yüzde 95'i, ajanlardan (insan kaynaklı) temin ediliyordu; teknolojiye çok yabancıydık. Ne teknik cihazımız, ne teknik personelimiz, ne de o teknolojinin kullanılmasına izin veren kanunlarımız vardı.

Kendi mesleklerinde karakterlerini, becerilerini ispat edememiş bazı vali yardımcıları, kaymakamlar, mülkiye müfettişleri, Emniyet Teşkilatı’na gelip, birkaç yıl zaman geçirdikten sonra başka görevlere geçiyorlar veya İl Emniyet Müdürü oluyorlardı. Bir tür ”makam hırsızlığı”ydı yaptıkları... Hizmet üretmek diye bir sorunları yoktu. Polis Teşkilatı’nda yapılan modern atılımların tamamı, polis kökenli müdürler sayesinde gerçekleşmiştir.

Lütfen dikkat! Herkes, kendi mesleğinin dışında mesleklerde görevlendirilirse, devlet sistemi çözülmeye başlar. Mesela; Türkiye’de Mülkiyeliler ve askerler, kendi mesleklerinin dışında (Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, Emniyet Teşkilatı, Kültür Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Devlet Denetleme Kurulu, Başbakanlık Müsteşarlığı gibi) görevlendirilmeye başlanmışsa, siyasî irade “yalama yapıyor”, ülke er veya geç bir siyasî felakete sürüklenecek demektir. Bu kitabımla, Haziran 1978 - Nisan 2013 yılları arasında yaşadığım tecrübeleri, sıkıntıları, hukuksuzlukları ve “Cemaat Zulmü”nü anlatmak; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin TBMM öncülüğünde, demokratik, laik, hukuk devleti olabilmesi için temel insan haklarına dayanan anayasal sistemin işletilmesine katkı sağlamak istedim. Bu kitap duygularımı, düşüncelerimi, değerlendirmelerimi içermektedir; adlî ve idarî delil değildir.

Bu kitap, devletin adlî ve mülkî makamlarını işgal edip de “hizmet üretemeyen âcizlerin” önünü açıp, onları sanki görev yapıyorlarmış gibi becerikli kılmak için yazılmamıştır. Türk milletinin bilmesi gerekenleri öğrenmesi için yazılmıştır.

* * *

Bir mülkiye müfettişine 4 Aralık 2009 günü verdiğim ifadem “kayıp”; halen bulunamadı.

Mülkiye müfettişlerine, 20 Eylül 2010 günü verdiğim ifademde, “Kozanlı Ömer” kod adlı Osman Hilmi Özdil’in, “Valiler Kararnamesi’nde belirleyici olduğunu” söylemiş, “Kayınbiraderinin B. ilinden, B. iline tayin edilmiş vali olduğunu” belirtmiştim.

Bir gazete, verdiğim ifadenin doğruluğunu ispatladı ve “Burdur İli’nden Bolu Valiliği’ne tayin edilmiş İbrahim Özçimen’in, Hanefi Avcı’nın yazdığı "Haliç’te Yaşayan Simonlar - Dün Devlet, Bugün Cemaat" isimli kitapta adı geçen ve kod adı Kozanlı Ömer olan Osman Hilmi Özdil’in kayınbiraderi olduğunu” yazdı. Bir başka deyişle, durumu mülkiye müfettişleri değil bir gazeteci aydınlattı. Vali İbrahim Özçimen, 2010'dan 2014'e kadar Bolu Valiliği’ne devam etti.

Bu örnekten, mülkiye müfettişlerine verilen ifadelerin hiçbir öneminin kalmadığı gerçeği ortaya çıkıyor. Bu ifadenin önemi yoksa benden neden ifade vermem istenmiştir? Aynı mülkiye müfettişlerine ifade veren 51 Emniyet Müdürü’nden üçü “Emniyet Teşkilatındaki Cemaat Yapılanması”nı anlatmıştı. Bu üç kişiden birisi de bendim.

İn – Baykal Kaseti, Dink Cinayeti ve Diğer Komplolar / Sabri Uzun, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul 2015

banner53
Yorumlar (0)
28
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?