Meçhul denizin kıyısında

Okumuş ve okulu bitirmiştim ama benim ideallerim vardı ve bunlar arasında bir şantiyeye ya da fabrikaya gidip mekanik aletler arasında kaybolmak yoktu.

Meçhul denizin kıyısında

Bir ikilem içerisine sıkışmak mı denirdi buna, yoksa bir açmaz mı? Belki de ikisinden de söz edilebilirdi ama her ne olursa olsun, sonuç benim durumumu değiştirmemekteydi. Okulum bitmişti ve babam tarafından evden ayrılmakla -atılmak da diyebilirdik buna- tehdit edilmekteydim. Öyle ya, yıllarca süren bir fedakârlık, artık daha ne kadar sürdürülebilirdi. Kanatlanmış ve uçma vaktim gelmişti. Bundan sonra, bir yüktüm artık ailemin omuzlarında. Üstelik bunun tersi olması gerekmez miydi? Yani artık benim çalışmam ve ailemin sıkışık durumunu biraz olsun ferahlatmam icap etmez miydi? Ama bu olmadığı gibi, aylak aylak, kararsız ve amaçsız dolaşmaktaydım; ne yapacağını bilemeyen insanlar gibi.

Oysa benim açımdan durum hiç de böyle değildi. Sorunun özü, belki de prestijli bir bölümde okumanın sonuçlarına katlanamamamdı. Okumuş ve okulu bitirmiştim ama benim ideallerim vardı ve bunlar arasında bir şantiyeye ya da fabrikaya gidip mekanik aletler arasında kaybolmak yoktu. Elbette tüm bunları babama anlatmam da imkânsızdı. Neden okumuştum yıllarca, kendi zamanımı ve ailemin imkânlarını heba etmiştim? Bunu anlamak için mi? Pahalı bir tecrübe olmamış mıydı bu? Tüm tecrübeler pahalı değil midir zaten?.. Görüldüğü gibi, sorular ve cevaplar, daha en baştan belliydi ve bu sorun, salt bir mantık yürütme ve bir haklı çıkma sorunundan ibaret değildi. Haklı olmak bile sizi belli edimler ve yükümlülüklerden muaf kılmamaktaydı.

O zaman işte, tüm gücümü toplayarak, beni "okumak" ve "yazmak" konusunda destekleyen profesörün kapısını çaldım. Onun güçlü bağlantıları vardı ve ben, her ne kadar bu da umutsuz bir girişim olsa da, ona başvurmaktan geri durmadım. Böyleydi işte. Kimi kez insan, zihninde evirip çevirirdi olacakları. Kimi de bizzat duysun, yaşasın isterdi; olacakları bile bile. Belki de gelecekteki davranışları için bir mehaz olsun diye. Her ne türden olursa olsun, yürüttükleri faaliyetleri üstlenmeye, kendimi buna vakfetmeye hazır olduğumu, yeter ki babama muhtaç kalmadan yaşayabilmeme destek sağlamasını istedim ondan. Sakince yüzüme baktı ve "seni severim, yazmaya da istidadın var. Ama hepsi bu! Belki bana güceneceksin ama dost acı söyler. Ve, biz Müslümanız. Gerçekleri açık açık konuşmalıyız. Faaliyetlerimiz açısından senden beklediğim, bekleyebileceğim hiçbir şey yok maalesef. Bu anlamda ne bir tecrüben, ne ilmin, ne de çevren var. Arapçan bile yok." "Etrafınızdaki Arapça bilenlerin size ve faaliyetlerimize ne katkısı var sanki?" "Arapça bilmek, Müslüman bir dava adamı için olmazsa olmazdır. Şimdi bir de kendini savunmak için Allah’ın dilini mi önemsizleştirmeye çalışıyorsun?" "Allah’ın dili mi? Arapça, bildiğim kadarıyla sadece Arapların dili. Peygamberimiz Arap olduğu ve Araplara hitap ettiği için, Kur’an da Arapça vahyolunmuş. Ve hatta şunu bile diyebiliriz: İlahî vahiy, peygamberimiz tarafından Arapça olarak konuşulmuştur." "Bak sen, dilin de bir pabuç gibi uzun maşallah! Daha doğru dürüst bir ilmin olmadığı halde, boyunu aşan konulardan ahkâm kesmekten de geri durmuyorsun. Bu halinle bir de kendini vakfetmekten falan söz etmektesin. Sen ancak bizimle cedelleşmekten başka bir iş yapmazsın. Bize ukalalık yapanlar değil, itaatkâr ve haddini bilen insanlar lazım. Sen, iyisi mi bırak bu işleri de git kendi mesleğine yönel. Evine bir ekmek götür. Bu işleri de erbabına bırak. Hem bu işler senin gibilerin üstüne vazife değil. Tamam, okudun ve iyi kötü bir diploman var. Ama bir mühendissin sen, âlim değil. Sana tavsiyem, bir iş bulup çalışman. İstersen, bir arkadaşımın şantiyesi var, seni oraya göndereyim, biraz tecrübe kazan, eline de üç beş kuruş geçsin."

Gemi, Ümit Aktaş, Mana Yayınları, İstanbul 2016

Güncelleme Tarihi: 22 Ocak 2016, 21:17
banner53
YORUM EKLE

banner39