Müslümanlar neden geri kaldılar?

Bir halkın yükseliş ve çöküş sebepleri her zaman çok karmaşık ve çeşitlidir. O sebeplerin de sadece bir kısmı objektiftir.

Müslümanlar neden geri kaldılar?

Bu sorun uydurma veya basit bir tefekkürün eseri değildir, Cebelitarık’tan Endonezya’ya kadar bütün bölgelerde mevcut sakinlik ve atalet manzaraları bu soruyu zorunlu kılmaktadır. Bazıları tarafından “İslam’ın Gecesi” olarak tarif edilen bu durumun kendini açıkça göstermesi, Hindistan’ın İngiltere tarafından işgali ile I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar olan dönemi kapsamaktadır. Tıpkı sonuçlarının günümüze kadar bütün gücüyle hissedildiği gibi onun daha derin sebepleri ve çok eskilere dayanan başlangıcı bulunmaktadır.

Bir halkın yükseliş ve çöküş sebepleri her zaman çok karmaşık ve çeşitlidir. O sebeplerin sadece bir kısmı objektiftir ve böylece değerlendirme ve öğrenmeye açık, diğer bir kısmı ise insanların kalp ve iradelerinde bulunduklarından dolayı ulaşılmaz ve açıklanamazdır.

Sayacağımız bölgeler dışındaki geniş alanlarda sayısız nesil “fellih” (köylü) tarih dışında kalıp yerinde sayarak yaşar ve ölürken, aynı zaman diliminde hayat, irade ve aydınlanmanın kaynaklarının tarih boyunca Mısır, Yunanistan, Roma, Arabistan, Hindistan, Çin ve Meksika’da, bugün ise Avrupa ve Amerika’da ortaya çıkma sebepleri nelerdir? Başkalarıyla, aynı güneş ve aynı şartlar altında oldukları halde biçimsiz ve bilinmez olarak gezinmeye devam ederken, bir halkın birdenbire kendini bulması ve kahraman, aziz, şair beşiği olmasını sağlayan nedir?

Açıklamalar bir dairede toplanmakta liderler, kurumlar, ekonomik şartlar v.s. suçludur. Halk cahildir ve bu yüzden ahlaksız liderlere tahammül etmektedir. Liderler ise bencildir ve halkını bilinçlendirmemektedirler. Kurumlar ortamın kültür seviyesinin sonucudur ve kendi açısından da düzenin, daha doğrusu aynı kurumların sonucudur. Burada sebep nedir, sonuç ne olabilir?

Tarih, sözgelimi matematik gibi kesin doğru değildir. Onun kendi kuralları vardır fakat bu kurallara bakarak hadiselerin cereyanını tahmin etmek veya cereyan etmiş olanlarını kesin olarak açıklamak mümkün değildir. Tarih hayat ile alakalı bir hikâyedir. Hayat ise özgürlüğün, kendiliğinin ve öngörülmediğin tezahürüdür. Onun son tanımlanmasında hayat sır olarak kalır. Bu sebepten dolayı, bir halk neden geri kalır sorusuna kesin ve tam bir cevap yoktur ve olamaz.
Alan sınırlaması sebebiyle mümkün olmadığı gibi bu makalenin hedefi Müslüman halkların gerileme sebeplerini araştırma hatta saymak bile değildir. Fakat ona rağmen diğerlerinden, taşıdıkları önem itibarıyla ayrılan iki sebebi zikredeceğim: Dış sebep Moğol İstilası, iç sebep İslam’ın teolojik yorumu.

Her ne kadar Moğol istilasıyla alakalı olarak çok yazılıp çizildiyse de, bu facianın korkunç boyutlarının insanların zihinlerinde hiçbir zaman yeterince anlaşılmadığını düşünüyorum. İslam için hayatî önem taşıyan muazzam büyüklükteki alanda yüzlerce şehir ve insan eli ile yaratılan ne varsa yeni ve hatta eski tarihte Örneği bulunmayacak şekilde yok edilmiştir. Birçok bölgenin nüfusu, son insana kadar, tamamen ortadan kaldırılmıştır. Ayaklar altına alınmış insanların bir daha ayağa kalkmaları mucize sayılabilir.

Diğer taraftan; İslam’ın sadece teolojik olarak anlaşılması onun sadece din mesajı olarak algılanması ve böylece dış dünyayı düzenleyen ve değiştiren rolünün dışlanması hatta yok sayılması İslam toplumunun gücü ve direncini içerden zayıflatarak barbarların kolay avı haline gelmesine sebep olmuştur.

Şimdi bu makalenin gerçek görevine dönelim. Ki bu görev sadece ve sadece sebeplerin karmaşıklığı, içinde milyonlarca Müslümanın dini, ülküsü, hayat tarzı veya hayat felsefesi olarak İslam, “halkların geri kalmalarının sebebi olabilir mi?” meselesini değerlendirmektir. Geçmişte İslam halkları veya onların büyük çoğunluğu geri kalmış değillerdi. Bugün ise geri kalmışlık vardır.
Fakat Müslümanlar İslam’ı takip etmemektedirler. İlki için şahit olarak tarihi, ikincisi için kendimi, sizi ve hepimizi alıyorum.

II.

İslam; Kur’an, Hadis ve diğer kaynaklarda mevcut bulunan mesajların toplamıdır. Fakat aynı zamanda İslam gerçek dünyada yar olan bir hadisenin, hukuk, şehirler, devletler ve medeniyetler yaratan hareketin adıdır. Hem mesaj olarak hem de gerçek tarihi olay olarak o gerilemeyi reddeder. İslam’ı savaşçı din kabul edip ona saldıranları, onu “ibadette bile sakin olmayanların, insanları Tanrı İmparatorluğuna hazırlamak yerine dünyayı fethetme hedefleri olanların, oruç tutmaları daha çok içinde güç ve merhamet ile tat ve zevkin umutsuz bir karışımı olan kimselerin dini” olarak görenleri hatırlayalım.

Motifleri ne olursa olsun bu saldırıda biraz gerçek vardır. İslam her zaman iç ve dış, ahlakî ve tarihî, bugünü ve ahireti, iki dünyayı istemiştir. İslam bu ikili davetle tanımlanabilir. Allah’a ve iyiliğe karşı İslam teslimiyeti emrediyordu fakat kötülük, zulüm, düşmanlar, hastalık, pislik ve bâtıl inanca karşı onun sadece tek bir emri vardı: Mücadele. Fransız İslamolog Jacques Rissler İslam’ın beş değil altı ana emri (İslam Şartı) olduğunu iddia eder; ona göre İslam’ın altıncı şartı mücadeledir. Kuşkusuz, gerçek İslam’ın ruhu ve sözünün en güvenilir yorumcuları ilk Müslümanlar olmuştur. Aşağıda vereceğimiz bilgiler onların, İslam davetinde kadere boyun eğmek değil, dünyanın fethedilme ve değiştirilme talebinin sesini duyduklarını açıkta ortaya koymaktadır.

İslam Deklarasyonu / İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları, Aliya İzzetbegoviç, Fide Yayınları, İstanbul 2007

Güncelleme Tarihi: 15 Kasım 2013, 14:49
banner53
YORUM EKLE

banner39