banner39

Tarihe Bakış Açışı

Osmanlı İmparatorluğu’nun, terfilerin genel olarak liyakat sistemiyle gerçekleştirildiği, şaşırtıcı derecede açık bir toplum modeli geliştirmiş olduğu görülmektedir.

Alıntı 02.08.2013, 15:45 02.08.2013, 15:45
Tarihe Bakış Açışı

AVRUPA’YA GİRİŞİNDEN EN PARLAK DÖNEMİNE OSMANLI DEVLETİ

1299 yılında kurulan Osmanlı Devleti’nin orduları, Bizans ile ittifakın sağlanmasının ardından, koşulların değişken olduğu ve karmaşıklığın hüküm sürdüğü 1338 yılında ilk defa Balkanlar’a girdiler. Biri Bulgar ve diğeri Sırp olmak üzere iki eski imparatorluğun kalıntıları, bu dönemde varlıklarını sürdürüyordu. Bulgar devleti, çoğu zaman birbirleriyle savaş hâlinde olan üç farklı krallıktan oluşurken, Sırp İmparatorluğu’nda şartlar çok daha kaotikti. Gerçekten de Balkanlar, genel olarak, zayıf iktidarlarca yönetilen ve birbiriyle sürekli çatışma hâlinde bulunan büyüklü küçüklü prensliklerden meydana geliyordu.

Osmanlılar, Bulgar ve Sırp imparatorluklarının ve bunların Macar veya diğer milletlerden müttefiklerinin ordularını beş büyük çarpışmada kesin bir şekilde alt ettiler. Kosova’daki savaşların ikincisi ve beş çarpışmanın sonuncusu olan muharebe 1448'de gerçekleşti. Bulgar ve Sırp imparatorluklarının kalıntılarını ortadan kaldıran savaşlarla örülü bu fetih dönemini tamamladıktan sonra, Osmanlılar, dört koldan ilerleyerek Balkan Yarımadası’nı baştan sona ele geçirmeyi iki yüzyıl içinde başardılar. Bütün bunlara ek olarak, Balkanlar’ın ötesinde Avrupa’ya ve Asya’ya uzanan, büyüklüğü Yarımada’nınkinin üç katı olan Orta Doğu ve Kuzey Afrika topraklarını aldılar. Böylelikle, Osmanlılar, dönemin Avrupa imparatorlukları içinde en genişlerinden birine dönüşerek, diğerleri tarafından saygı gören ve korkulan bir devlet hâline geldi.

Yönetici ve askerî kadroları incelenecek olursa, Osmanlı İmparatorluğu’nun, terfilerin genel olarak liyakat sistemiyle gerçekleştirildiği, şaşırtıcı derecede açık bir toplum modeli geliştirmiş olduğu görülmektedir. İmparatorluğun gücü, fethetmek ve yönetmek için ihtiyaç duyduğu personeli sağlama metotlarında yatmaktaydı. Eğitimi yapacak olan subaylar, İmparatorluk sınırları içindeki Hıristiyan cemaatlerinden onlu yaşların başlarındaki erkek çocukları toplardı. Bu çocuklar İslam’a döndürülür ve Yeniçeri askerleri olarak yetiştirilirdi. Bunlar arasından zekâ ve yetenekleriyle sivrilenler ise, İstanbul’daki Enderun mektebinde eğitilerek yönetimde ve askeriyede üst düzey kademelere yükselmeye hazırlanırdı.

15. yüzyılın ilk yarısında Sultan 2. Murat tarafından kurulan ve İslamî bilimlerin yanısıra Türkçe, Arapça, Farsça, dilbilgisi, şiir, coğrafya, matematik, mantık ilmi, saray gelenekleri, resmî nezaket kuralları ve imparatorluk bürokrasisi gibi konularda eğitim veren bu okul, 1908 yılına dek varlığını sürdürdü.

Sancakbeyi derecesiyle mezun olan öğrenciler orduda, vilayet veya saray bürokrasisinde çeşitli görevlere atanırlardı. Akabinde, rütbeleri hızla yükselirken, aralarından bazıları Sadrazamlığa kadar ulaşabilirdi. İmparatorluğun en yüksek kademelerine -uygun görüldükleri takdirde- Avrupa milletlerinden erişkin Hıristiyanların atanması da mümkün olabiliyordu. Bu kişilerin kabulünde aranan tek şart olan İslam’a dönme koşulu tıbbî, mali veya ekonomik danışmanlar ve sefir-i kebirler sözkonusu olduğunda göz ardı edilebiliyordu. Sonuç olarak, bu tür kademelerin, İmparatorluğun Rum, Ermeni veya Yahudi tebaalarına mensup kişilerce doldurulması sık rastlanan bir durumdu.

Osmanlı Türklerinin başlangıçtaki nüfuslarının görece azlığı dikkate alındığında, ulaştıkları başarı azımsanmayacak kadar büyüktü. Bu başarı, iki temel sebebe dayanmaktaydı. İlk olarak, Osmanlı Ordusu, sayıca az olmasından kaynaklanan zayıflığına karşın üstün bir eğitim, disiplin, güdüleme, çağdaş silahlar ve savaş taktikleri kullanıyordu. Bu iki yüzyıl boyunca, Osmanlı orduları, Balkanlar’da ve Avrupa’nın kuzey ve doğusunda girdikleri hiçbir savaşta yenilgiye uğramadılar. İkinci ve daha önemli bir sebep, Osmanlıların, İmparatorluğu yönetmekteki örgütlenme yöntemleri ve bu yöntemlerin altında yatan gerçekçi, çok etnikliliğe dayanan felsefeydi. Sonuç olarak, Balkanlar’ı fethetmek amacıyla her bir kilometre kare için savaşmaları gerekmedi. Sırpların ve Hıristiyan Bogomil mezhebinin yaşadığı iki bağımsız prenslik olan Bosna (Bosnia) ve Hersek (Herzegovina), Osmanlı ordularına kapılarını açtı ve tıpkı günümüz Bulgaristan’ının güney bölgesinde yaşayan Pomak etnik grubu gibi, bu halklar da toplu halde Müslümanlığa geçtiler. Bu üç örneğin hiçbirinde toplu din değiştirmelerin zorlama sonucu gerçekleştiğine dair herhangi bir kanıt bulunmamaktadır.

Keza, Eflâk (Wallachia), Boğdan (Moldova), Transilvanya ve Bucak (Bessarabia) prensliklerini ele geçirirken, Osmanlılar, günümüzde Romanya’yı oluşturan ilk üçü arasından yalnızca Transilvanya’da savaşmak zorunda kaldılar. En nihayetinde, her dördü de kendilerini Osmanlı tebaası, Osmanlı İmparatorluğu’nu da beylik olarak tanıdıklarının bir ifadesi olarak Osmanlı hazinesine yıllık vergi ödemeye başladılar. Bunun dışında, Osmanlı, içişlerini kendi kraliyet hanedanları aracılığıyla yönetmeleri için beylikleri tamamen serbest bırakmıştı. (Daha ayrıntılı bilgi için Ek C’ye bakınız).Günü-müzün Bulgar tarihçilerinden Rossitsa Gradeva’nın kelimeleriyle anlatmak gerekirse:

Osmanlı’nın Balkanlar’daki hâkimiyeti boyunca, yönetenler ile tebaaları arasında karşılıklı uyum hâkim olmuştur. Osmanlı idaresi altındaki Yarımada, yine bir siyasi yapıya dâhil edilmiştir. Rumeli (Rumların Diyarı), Osmanlı İmparatorluğunun bu düzensiz, çalkantılı bölgeye hükmetme hakkını elinde tuttuğunu kanıtladığı bir laboratuvar işlevi görmüştür. Osmanlılar, tarihi deneyimlerden dersler çıkarmayı bilmiş ve Roma örneğini yakından takip etmişlerdir. Onların yönetimindeki geniş topraklarda, yalnızca uzak bölgeler arasında daha iyi bir iletişim sağlamaya değil, bölgeler arası ticarete ve en önemlisi, Osmanlı otoritesinin söz konusu topraklardaki kontrolünü arttırmaya imkân tanıyan yol ağları genişletilerek, dağların en yüksek tepelerinden dahi yollar geçirilmiştir. Osmanlı Devleti, yönetimini kurarken, yerel gelenekleri, coğrafi farklılıkları ve tabii ki kendi ihtiyaçlarını göz önünde bulundurduğu karmaşık bir yaklaşım benimsemiştir.

Osmanlı yöneticileri, dinlerinin dünyanın diğer tüm dinlerden kesin bir üstünlükle ayırt edilmiş olduğuna inanan Müslümanlardan oluşuyordu. Bu nedenle, Müslüman olmayan kişiler “kâfir” olarak niteleniyor ve bu gayrimüslimler, resmî olarak Müslümanlardan farklı kabul ediliyorlardı. Binaenaleyh, Osmanlı İmparatorluğu’nda tebaa iki farklı sınıfa ayrılıyordu. Bunlardan ilki, Müslüman etnik grupları kapsarken, “reaya” adı verilen ikincisinde Müslüman olmayan gruplar bulunuyordu. İkinci sınıf grupların, alt sınıfların birleşmesinden oluşan karışık bir çehresi vardı.

Mamafih, Osmanlılar, dindar Müslümanlar olmalarının -karşılıklı fayda sağlayacak durumlarda- Gayrimüslimler ile işbirliği yapmalarına engel olmayacağını bilecek kadar zeki ve özgüven sahibiydiler. Üstelik Gayrimüslimlerin bu işbirliklerinden yarar sağlamasını engellemeye çalışmadılar. Binaenaleyh, Osmanlı yönetimi altındaki topraklarda yaşayan Ortodoks Hıristiyanlar, yüzyıllar boyunca, dinlerinin gereklerini özgürce yerine getirme hakkına sahip olduklarından, Avrupa ülkelerinin çok daha az hoşgörülü yönetimleri altına girmeye pek de hevesli olmadılar.

93 Harbi: Tuna’da Son Osmanlı Yahudileri, Erol Haker, TİMAŞ YAYINLARI, İstanbul 2011

banner53
Yorumlar (1)
Cemeşum 2 yıl önce
Tesekurleiei
33
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?