Turgut Cansever ile sohbet

Dev şehirlerin dev ölçekli yolları ve binaları arasında küçülüp yok olan insanın, çevrenin oluşumundaki sorumluluğunu unutması da kaçınılmazdır.

Turgut Cansever ile sohbet

Cansever Hoca, insan hayatını çevreleyen ve dünyayı güzelleştiren sanat olarak mimarîyi, İslâmî kültür ortamının niteliğini belirleyen sanat olarak görür, şiir ve musikî gibi diğer sanatların da farklı kültürlerde çok farklı nitelikler kazandığını düşünürdü. Türk-İslâm-Osmanlı kültür çağının en üst ifadesi mimarîde tezahür etmişti. Bu açıdan bakarak, günümüz Türkiye’sinde, bırakın diğerlerini, Müslümanların kendileri için meydana getirdikleri yapıları ve çevreleri bile tek kelimeyle "felâket" olarak görürdü.

Güzel, sağlıklı ve kullanışlı bir mimarî çevrenin oluşumu için, o çevrede yaşayacak olan insanların katılımını temel prensiplerden biri olarak gören Cansever Hoca, çevreyi koruma sorumluluk ve şuurunun ancak böyle doğabileceğine inanmıştı. Derdi ki: İnsan, çevrenin oluşumuna katılabilirse, onu daha fazla güzelleştirmek ister, böylece zaman içinde mimarîyi fark ederek anlamaya ve tadına varmaya başlar, onunla yaşar, onu geliştirir. Hatta birlikte gelişir. Batı'da mimarî başta Katolik kilisesi olmak üzere çeşitli güçler tarafından bir çeşit güç gösterisine dönüştürülmüş, devâsâ yapılar sadece Ziya Paşa gibi yabancıları değil, o ülkelerdeki insanları bile ürkütmüş ve yönlendirmiştir. Bunu fark eden totaliter rejimler de devâsâ yapılarla insanları ezmenin, ufalamanın yollarını aramışlardır. Dev şehirlerin dev ölçekli yolları ve binaları arasında küçülüp yok olan insanın, çevrenin oluşumundaki sorumluluğunu unutması kaçınılmazdır.

Cansever Hoca, bu düşüncelerini her vesileyle, her ortamda enine boyuna anlatmaktan bıkmazdı. Çok zengin ve renkli bir düşünce dünyası vardı; ilim ve sanat adamlarından çoğunun kendilerini ihtisas sahalarına hapsetmek için kullandıkları kavram ve terimler, onun dilinde tarihe, felsefeye, estetiğe, sosyolojiye, tasavvufa ve metafiziğe, kısaca, bilginin ve düşüncenin uçsuz bucaksızlığına açılan ışıklı kapılara dönüşmüştü. Lao Tse ile Yunus, İbnül-Arabî ile Nietzsche, Gazzalî ile Heidegger, Mevlânâ ile Max Scheler, onun dünyasında, Sinan’la, Van der Rohe’la, La Corbusier ile buluşur ve onun diliyle söyleşirlerdi. Çeşitli şekillerde dayatılan bir yığın yanlış görüş, sakat iddia peşin hüküm, hocayla bir saat konuştuktan sonra, yerlerin şaşırtıcı doğrulara bırakırdı. Artık Ortaçağ’a, Rönesans’a Selçuklu'ya, Osmanlı'ya başka bir gözle bakmaya başlardınız.

Dünyayı Güzelleştirmek - Turgut Cansever'le Konuşmalar, Beşir Ayvazoğlu, Timaş, İstanbul 2012

Güncelleme Tarihi: 04 Şubat 2016, 20:57
banner53
YORUM EKLE

banner39