banner15

Uzlaşamama hastalığına çareler

Bu kitap, Müslüman dünyasının önündeki yol haritasını çıkarmaya yönelik bir adımdır, diye tarif ediyor yazar. Trajedinin farkındaki kimseler, kitabın İslâm dünyasının günümüzdeki durumunu ele almasını ve çözüm getirmesini bekliyorlar.

Uzlaşamama hastalığına çareler

Çağdaş İslâm dünyası, salgın halini almış sayısız hastalıklara bağımlı hale gelmiştir. Ahlakî uyuşukluk ve entelektüel felç, içeride yıkıcı hareketler, dışarıdan boyunduruk altına alma çabaları, adaletin ve âdil muamelenin yokluğu, sömürü ve yozlaşma, cehalet, hastalık ve yoksulluğun aşırı boyutlara ulaşması, israf, bağımlılık, güvensizlik, uzlaşmazlık ve öldürücü mücadelelerle uzayıp giden liste çok uzun ve acı vericidir. Bu hastalıkların çokluğu ve şiddeti, doğal ve ekonomik zenginliklere sahip olanlar da dâhil bütün ulusları ve insanları yeryüzünden silip atabilecek niteliktedir.

Böylesine öldürücü hastalıklarla kuşatılmış bir haldeyken, İslâm ümmetinin nasıl hayatta kaldığını merak etmemek mümkün değildir. Bu ümmetin bugüne kadar korunmuş ve halen de varlığını sürdürebiliyor olmasının nedeni; hem Kur’ân mirasına hem de Resulullah’ın Sünnet’ine hâlâ tutunuyor olmasıdır. Ayrıca bu ümmet içinde Allah’a dayanmaya devam eden ve O’nun rehberliği ve affını samimiyetle isteyen bazı doğruluk timsali insanların hâlâ varlığıdır. Bu durum, sırf Resulü aralarında olduğu için Allah’ın, kâfirleri bile cezalandırmadığını ve hâlâ tevbe etme ihtimallerinin bulunduğunu açıklayan âyetten de anlaşılabilir. (Enfal, 33)

Günümüzde İslâm ümmetinin başındaki en tehlikeli hastalık, uzlaşmazlık ve ihtilâftır. Bu hastalık her bölgeyi, her şehri, her toplumu etkileyecek hale geldi. Zararlı etkisi fikirlere, inançlara, ahlâka ve davranışa, konuşma ve etkileşim biçimlerine nüfuz etti. Hem kısa hem de uzun dönem hedefleri ve maksatları etkileyerek dönüştürdü. Tıpkı karanlık bir hayalet gibi, insanların ruhunu kuşatıyor, atmosferi zehirliyor ve sonunda kalpleri kısır ve ıssız yerlere dönüştürüyor. Birçok insan birbiriyle ihtilâf içinde. Bu durum tüm İslâm esasları, emirleri ve yasaklarının, yalnızca insanları uzlaşmazlığa sevk ettiği ve onları öldürücü bir çatışmaya sürüklediği izlenimini doğuruyor.

Bu eğilim, Kur’ân ve Sünnet esaslarına tamamen aykırıdır. Kur’ân ve Sünnet’te, Allah’ın birliğini (tevhid) ikrâr etme esas görevine vurgu yapıldıktan hemen sonra, tek bir husus öne çıkarılmaktadır: İslâm ümmetinin birliği (ittihad). Bu emirlerin hedefi; Müslümanlar arasında barış ve uyumu bozan, mü'minlerin kardeşliğini mahveden her türlü ihtilâfı ortadan kaldırmaktır. Ayrıca İslâm esaslarında, Allah’a ortak koşmanın (şirk) yasaklanmasından sonra, ümmet içinde uzlaşmazlıktan daha çok kötülenen bir davranış yoktur. Allah’ın ve Resulullah’ın emirleri, Müslümanları birliğe ve dayanışmaya, kalplerini birleştirmeye ve çabalarını tek bir dâvâda uzlaştırmaya çağıran sözlerle doludur.

Müslümanlar yalnızca Allah’a iman edip ibadet ettiklerinden, peygamberleri, kitapları, namazda yöneldikleri kıbleleri ve varlık nedenleri tek ve aynı olduğundan, ortak bir dâvâda birleşmeleri gerekir: "Doğrusu tevhid dini olan Müslümanlık, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de Rabbinizim, artık Bana kulluk edin." (Enbiya, 92)

Maalesef buna rağmen Müslümanlar, tartışmasız bir şekilde, yalnızca Allah’a iman ve ibadet inancını unuttular ve birbirleriyle güçlerini birleştirme çağrısını terk ettiler.

Bu durumun doğuracağı tehlikelerin tamamen bilincinde olmalı ve İslâm dünyasındaki bölünmüşlük krizinin köklerine inmeye çalışmalıyız. Başlangıç olarak, Müslümanların kalbindeki "iman boyutu"nu yeniden canlandırmalıyız. Bu boyut Müslümanların birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen ana faktör olmaktan neredeyse tamamen çıktı. Bu durum İslâm anlayışının bozulmasının, zararlı uygulamaların ve gayrimüslim toplumların baskıları ve dayatmalarının bir sonucudur. İman boyutunun yeniden canlandırılması ve doğru İslâm anlayışı, ilişkilerimizi pekiştirmenin, farklılıklarımızı anlamanın ve bu farklılıkların kalplerimizde pas tutan tüm kötü izlerini silmenin tek garantisidir. Böyle bir yenilenme ne kadar rahatlatıcı ve ne kadar da huzur verici olurdu. İslâm’ı doğru öğrenmek ve anlamak, bize çeşitli eylem kategorilerini doğru dürüst takdir etme fırsatı verecektir: Neyin tavsiye edilir veya izin verilir olduğunu, neyin zorunlu veya yükümlülük olduğunu vs. Böylelikle dâvâmızın yüksek hedeflerini göz önünde bulundurabilecek, uzlaşmazlık ve tartışma yoluyla sürekli itişip kakışmaktan kurtulacağız. Ancak ahlâkî emirlere olan saygımızı, İslâmî davranış etiği ve normlarını da kaybettik. Bu yüzden kolaylıkla ayrılığa ve ölümcül çatışmaların tuzağına düştük. İşte Kur’ân’ın "dar ve sınırlı bir varoluş" ve bir başarısız hayat olarak adlandırdığı miras budur. Bu miras yüzünden sonunda âcizlik ve yıkım içinde kalakaldık. Gerçekten de Rabbimizin uyarısı bu yöndeydi: "Allah’a ve Peygamber’ine itaat edin; çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir." (Enfal, 46)

Kur’ân bize peygamberlerin ümmetlerinin tarihini anlatarak onlardan ders çıkarmamızı istiyor. Bu tarih bize ulusların yükselişini, medeniyetlerin kuruluşunu ve gelişimini açıkça gösteriyor. Ayrıca nasıl gerilediklerini de anlatıyor. Gerileme ve çöküşün; dar görüşlü hizipçiliğin, ihtilâfın ve uzlaşmazlık hastalığının doğrudan sonucu olduğu konusunda bizi ikaz ediyor: "Allah’a yönelerek O’na karşı gelmekten sakınınız, namaz kılınız, dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka olan, her fırkanın da kendisinde bulunanla sevindiği müşriklerden olmayınız." (Rum, 31-32)

Ayrılığa ve bölünmeye yol açan anlaşmazlıklar, Resulullah’ın rehberliğini terk etme ve O’na yabancılaşma anlamına gelmektedir. Allah, Kur'ân’da Resulullah’a "dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar"a ilişkin olarak şöyle diyor: "Fırka fırka olup dinlerini parçalayanlarla senin hiçbir ilişiğin olamaz." (Enam, 159) Bu âyet insanların hoşgörüsüz, diğerlerini dışlayıcı, "ilâhi vahyin tek gerçek sahipleri" olma iddiasından doğan bütün hizipçilikleri lânetlemektedir.

Bu âyet Kur'ân’dan önceki dönemlerin ehl-i kitâbına da uygulanabilir: Onların sorunları yalnızca çok az bilgiye sahip olmaları ya da bilgilerinin onları yanıltması değildi; bu bilgileri adaletsizlik yapmak ve karşılıklı husumet tohumları ekmek için kullanmalarıydı: "Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden ayrılığa düştüler. (Âl-i İmran, 19) Bu âyetin ışığında Müslümanların, gerçekten son hakiki dinin ve bu dinin içerdiği hakiki ilim ve rehberliğin doğru emanetçileri mi oldukları, yoksa önceki dinlerin mensuplarının zayıflıklarının ve onların karşılıklı kıskançlık ve nefretlerinin ve diğer yıkıcı davranışlarının mı mirasçıları oldukları sorulabilir.

İhtilâf, karşılıklı kıskançlık ve dini hizipçilik İslâm öncesi dönemde Yahudi ve Hıristiyanların felaketine ve dinlerinin geçersiz kılınmasına doğrudan etki eden faktörler oldu. Onların tarihi, sahih kitabın (Kur'ân) ve Hz. Muhammed’in peygamberliğine tutunanlar için açık ve kalıcı bir derstir. Kur'ân’ın yerini alacak başka bir kitap olmayacağını ve Kur'ân’ın hükmünün ebediyen geçerli olacağı idrak edilirse, bu ders daha da etkileyici olacaktır. Bu hakikat, İslâm ümmetinin başında şu an bulunan hastalıkların ölümcül olmadığı yönünde biraz iyimserlik veriyor. Bu hastalıklar, ümmetin bu acziyette ısrar etmesi halinde iltihap üretmeye devam edebileceği gibi, tedavi de edilebilir. Bu sonuç birçok kimsenin arzuladığı bir sonuçtur. Eğer bu hastalıklar atlatılabilirse, bölünmeler duracak ve ümmet yeniden doğru yola, sağlıklı ve hayat dolu yola girecektir. Son ilâhi mesajın sunduğu bu imkânlar, İslâm ümmetine önemli sorumluluklar yüklemiştir.

Peki, bu sonucu nasıl elde edeceğiz? İlk olarak insanlar arasında olaylara bakış açıları ve işlerini yürütme tarzlarında doğal farklılıkların bulunduğunu kabul etmeliyiz. Her bireyde toplumu inşaa etmek için zorunlu olan çeşitliliğe büyük ölçüde katkıda bulunan doğal bir benzersizlik vardır. Hepsi birbirinin aynısı olan ve aynı kapasitelere sahip insanlar arasında sosyal ilişkiler kurmak imkânsız olurdu. Bu durumda karşılıklı etkileşim, ne vericilik ne de gelişim imkânı sağlanırdı. Halbuki, yetenek ve beceri çeşitliliği bireyin zihinsel ve işlevsel becerilerindeki çeşitlilikten doğar. Bu doğuştan ve sonradan kazanılmış farklılıklar birleştiğinde, insanın gelişimine ortam oluştururlar. Bütün bunlarda Allah’ın kudret ve hikmetinin yansımalarını görüyoruz.

Eğer görüş farklılıkları sağlıklı bir çerçevede işletilirse, aklı zenginleştirir, entelektüel gelişimi hareketlendirir ve bakış açılarının genişletilmesine yardım edebilir. Böylece meselelere, konulara geniş ve derin etkileri çerçevesinde, daha doğru ve daha ayrıntılı olarak bakabiliriz. Maalesef gittikçe zayıflayan bir ümmet ile böyle bir şey mümkün değildir. Sağlıklı farklılıklardan kaynaklanan olumlu avantajların tümü, yerini kronik uzlaşmazlık hastalığı ve ölümcül zehrine bırakmıştır. Bunlar da ruhlarımızı zayıflatıp, eritmekte ve bizi intihar sürecine itmektedir. Durum, farklı görüşlere sahip olanlardan bazılarının fizikî varlıkları itibariyle yok oluşa sürüklenmesine, bir kısmının ise İslâm düşmanlarını kendilerine, aynı temel inançları paylaşan Müslüman kardeşlerinden daha yakın görmelerine yol açmaktadır. Eski ve yakın dönem İslâm tarihi, ümmetin düşmanlarının uzlaşmazlık, mücadele ve iç savaş ateşini beslemeye devam ettiği zaman ortaya çıkan birçok üzücü ve acılı sahneyle doludur. Bu durum her geçen gün yoğunluğunu arttırarak sürmektedir.

İnsanlar çoğu zaman meselelere dengeli ve bütüncül bir şekilde bakamıyor ve sorunun çeşitli boyutlarını göremiyor. Dar bakış açıları onların, yalnızca küçük bir yönü görmelerine neden oluyor. Bu yön her açıdan şişirilip büyütülüyor ve diğer tüm yönlerin veya sorunun tamamının dışlanmasına yol açıyor. Başkalarını yargılama, reddetme veya kabul etmenin temeli haline geliyor. Bu yönü güçlendirmek için, farklı görüşe sahip Müslümanlara karşı din düşmanlarından bile yardım alınabiliyor.

...

Şiddetli uzlaşmazlık (ihtilâf), bencilce arzu ve istekler (hevâ) sürekli gelişme ve büyüme eğilimine sahiptir. Kişinin ruhunun derinliklerine nüfûz etmekte, aklını, tavırlarını ve duygularını kontrol altına almaktadır. Sonunda o şahıs, olayların genel ve bütüncül görüntüsünü kaybetmektedir. Süreç içinde İslâm’ın ortak, yüce amaçlarını ve temel esaslarını görmezden gelmektedir. Böyle bir kişi hikmet ve uzak görüşlülükten mahrum kalmakta, İslâmi ahlakın temel ilkelerini unutmaktadır. Tüm denge ve öncelik duygusunu kaybetmektedir. Bilgiye dayanmadan konuşma, ilim sahibi olmadan hüküm verme ve destekleyici kanıt olmaksızın uygulama böyle bir kişiye kolay gelmektedir. Bu gibi kimselerin sayısı arttığında, suçlamalar yayılmakta, insanlar haksız yere sapkın, günahkâr ve hatta kâfir olarak yaftalanmaktadır.

Bu kusurlara sahip bir kişinin dünyasına karanlık, bakışına karamsarlık hâkim olur ve kolayca fanatizmin kucağına düşebilir. Aslında bu durum ilim, hikmet ve ihtiyat nuruyla aydınlanmayan sefil nefsin bir yansımasıdır: "Allah’ın nur vermediği kimsenin nuru olmaz." (Nur, 40)

Körü körüne takipçilerin ve tecrübesiz kimselerin eline düşen fıkıh ekolleri, hikmet ve yetenek sahiplerinin verdiği fıkhî hükümler ve görüşler, bir tür yarı entelektüel hizipçilik ve siyasal fanatizm halinde yozlaştırılmaktadır. Şu ya da bu görüşü desteklemek için Kur'ân âyetleri ve hadisler seçici bir şekilde kullanılmakta ve belli bir hizbin görüşüne uymayan her âyet ya da hadis geçersiz veya neshedilmiş olarak değerlendirilmektedir. Bu durumun net sonucu; fanatizmin artmasıdır ve böylelikle yaygın ifadenin; "Rabia Kabilesinin yalancısı, Mudar kabilesinin doğru söyleyeninden daha iyidir" -bir başka ifadeyle, ister yanlış isterse doğru olsunlar onlar benim insanlarım- olduğu İslâm öncesi cehalet dönemine dönülmektedir.

İlk Müslümanların arasında ihtilâf yoktu. Onların görüş farklılıkları vardı ve bunlar inkâr ile hizipçiliğe sebep oluşturmuyordu. Fikir ayrılığı yaşıyor ama birbirlerinden kopmuyorlardı. Çünkü gönül ve maksat birliği onlar için nefsî değerlendirmelerden çok daha önemliydi. Şahsî zaaflarından kurtulmaya, işledikleri hataları düzeltmeye istekliydiler. Resulullah, ashabın içinden en iyilerden olan birini haber verdi ve o sahabenin cennetlik olduğunu müjdeledi. Sahabe, bu övgünün nedenini anlamak için o kişinin davranışlarını ve yaptıklarını incelemeye koyuldu. Sonunda Resulullah bu kimsenin başarısının nedeninin, hiçbir zaman kalbinde herhangi bir Müslümana karşı kin izi bulunarak yatağına yatmaması olduğunu söyledi. Görünüş itibariyle birbirimizden çok farklı görünmeyebiliriz. Bununla birlikte başımızdaki felaketin kaynağı, içimizde, kalplerimizdedir. Birbirimizden kopuk yaşama eğilimimiz, yalnızca kendimize ihanetin ifadesidir. Allah şöyle buyuruyor: "Günahın açığını da, gizlisini de bırakın." (Enam, 120)

Geriye baktığımızda İslâm dünyasının ümmet bağlamında Kur'ân ve Sünnet’e olan bağlılığına dayandırdığı meşruiyetle bir zamanlar tek bir devlet olduğunu görürüz. Günümüzde ise kendi aralarında sayısız ve şiddetli uzlaşmazlıklar bulunan birçok küçük devlet haline gelmiştir. Bu devletlerin her biri beraberlik ve bütünlük içinde olduklarını seslendirseler de, her devlet birbiriyle çatışan farklı oluşumlara sahne olmaktadır.

Aslında bizim krizimiz entelektüel bir krizdir ve çok ağır bir problemdir. İslâm dünyasının entelektüel faaliyetleri ve üretimi güçlü olduğunda, İslâm ümmeti yeniden varoluşunun temel ve en yüksek meşruiyetini Kur'ân ve Sünnet’e bağlılıktan aldığında; işte o zaman İslâm’ın mesajını yüceltebilecek, maddi şartların ağırlığına ve önümüzdeki engellere rağmen bir medeniyet inşaa edilebilecektir. Elbette güçlükle beraber şüphesiz bir kolaylık vardır. (İnşirah, 5)

Kur'ân ve Sünnet’ten sapmamız, bizi ihtilâfa ve yıkıma götürdü: "Allah’a ve Peygamber’ine itaat edin; çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider." (Enfal, 46) İslâm, her kabile ya da grubun kendi ilâhının bulunduğu Arabistan’daki bu bölünmüşlüğe son verdi. Bütün bu sahte ilâhları hükümsüz kıldı.

Ekonomik açıdan ve düşünce yönünden yalnızca tüketen toplumlar haline dönüşen günümüz Müslümanlarının maddî kaynakların yetersizliğinden veya şartların zorluğundan şikâyet etmeye hakları yoktur. Zira asıl hastalığımız, imanımızın kuşatıcılığını, bir ve ortak hedefler bilincini yitirmemizdir. Hayatımızdaki daha yüce maksat ve meşruiyet bilincinin de kaybolup gitmesiyle İslâm toplumlarının hem azmi hem de istikrarlı entelektüel çabaları felç olmuştur.

Aklımızı etkisi altına alan bu entelektüel felçle, davranışlarımızı etkileyen ahlâkî buhrandan kurtulmak için entelektüel formasyona ve önceliklerin yeniden belirlenmesine önem vermeliyiz. Bunlar, yeni kuşakların eğitimini şekillendiren özellikler olmalıdır.

Bu hedeflere ulaşmamız için, Kur'ân ve Sünnet’e sarsılmaz bağlılıklarıyla dikkat çeken örnek neslin (Asr-ı Saadet Müslümanlarının) mirasına dönmekten başka bir yol yoktur. Bu mirasın ilkelerinden olan, hakiki ilim arayışını ve bu ilmin uygulamaya konulmasını yorulmaksızın sürdürmektir. Bu araştırma ruhunu yeniden yakalamaya ve bu ruhun devamını sağlayacak güvenceler oluşturmaya ihtiyacımız var. İlim ile ahlâk arasındaki münasebet yeniden kurulmalıdır. İçtihat yapma fonksiyonunu düzenlemek için hüküm çıkarma, sonuca varma ilke ve kurallarının uygulamaya konulması gerekir. Ümmetin birliğini sağlamak üzere araştırmalar yapılmalı ve İslâmî dayanışmayı gerçekleştirme maksadıyla işbirliği alanları belirlenmelidir. Bütün bunların, Allah’ın inâyetiyle, açık ve sistematik bir yöntemle yapılması ve sürdürülmesi gerekir.

Bu kitap önümüzdeki yol haritasını çıkarmaya yönelik küçük bir adımdır. Bizi kuşatan derin trajedinin bilincinde olarak bazı kimseler, böyle bir kitabın İslâm dünyasının günümüzdeki objektif durumunu ele alması ve tek bir ülkede bulunan, birbirinden bağımsız doksanüç örgütten oluşan İslâmî hareketin çağdaş farklılıkları ve tartışmalarına çözümler getirmesini önerdiler. Elbette böyle bir durum, İslâmî ideallere karşı lakaytlığın zirvesinde olduğumuzu, çatışan çıkar ve eğilimler bataklığına saplandığımızı gösterir.

Ancak fanatiklerin saldırganca cesaretleri ve kibirli iddialarına, dikkafalı, entrikacı ve plancı işbirlikçilerin sorunlu ve kavgacı yapılarına dikkat etmek gerekir. Bütün bu eğilimleri doğrudan çürütmek ve çeşitli İslâmî grupların görüşleri ve menfaatlerini açıkça ve dürüstçe ifşa etmek, bana göre İslâm dünyasına barış, huzur ve işbirliği getirmeyecektir. Ancak Allah’ın izniyle, Müslümanları, özellikle de gençleri, İslâm ahlâkı ve âdâbına yönelik açık bir ilim ve kavrayışla donatmak, böyle bir barış, uyum ve işbirliğini başarmanın ön şartı ve güvencesidir.

Ümmet içinde çatışan çeşitli grupların, farklılıkları ele alırken İslâm ahlâkı ve ilkelerini bilmeleri, bu ilkeleri bütün işlerinde dikkate almaları, gençlerin bu ilkelere göre yaşamak üzere eğitilmeleri, kuşkusuz ümmetin enerjisinin büyük bir kısmını açığa çıkaracaktır. Bu enerji şimdi faydasız iç çatışma alanlarında boşa harcanmaktadır.

Müslüman akıl, kendi medenî rolünün bilincine vardığında, ümmete ait olmasına rağmen inkâr edilenleri geri kazanmayı hedefleyecektir. İslâmî mücadelenin bilinçli neferleri, ümmetin birlik ve sağlığının yeniden onarımını, sonunda İslâm medeniyetini yeniden inşaa etmek için güçlü ve istikrarlı bir temel inşaa etme acil görevini üstlenmelidir. Ölümle hayat arasında tek bir an vardır. Eğer kararlılığımızda samimi isek, Müslümanları İslâm karşıtı etkilerden kurtarmamızı engelleyecek hiçbir şey yoktur. Allah’ın yardımıyla mü'minlerin birleşecekleri gün gelecek ve o gün kaybedenler, anlayamadıkları hakikatleri yok sayanlar olacaktır.

İhtilaf - Farkın Farkındalığı, Taha Cabir Alvanî, Mahya Yayıncılık, İstanbul 2012

————

Prof. Dr. Taha Cabir Alvanî’nin ilk kez 1986 yılında Arapça olarak yayınlanan eseri, daha sonra 1993 yılında Uluslararası İslâm Düşüncesi Enstitüsü’nün kültürün İslâmîleştirilmesi serisi kapsamında The Ethics of Disagrement ismiyle İngilizce olarak yayınladığı baskı esas alınarak Türkçeye çevrilmiştir.

Güncelleme Tarihi: 19 Kasım 2015, 20:40
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35