banner39

Uzun bir gemi seyahati

Mirko ani bir çıkışla yaklaşık bir yıl önce Alehin, Capablanca, Tartakower, Lasker, Bogolyabov gibi satranç sanatının en tecrübeli ve eski ustalarının arasında yer alıvermişti.

Alıntı 14.02.2014, 21:03 14.02.2014, 21:03
Uzun bir gemi seyahati

Gece yarısı New York’tan Buenos Aires’e gidecek olan büyük yolcu vapuruna, son saatin olağan telaşı ve hareketliliği hâkimdi. Arkadaşlarını uğurlamak için karada bulunan misafirler itişip kakışıyor, başlarında yana yatık kasketleriyle telgrafçı gençler isimler haykırarak salondan salona koşuşturuyorlardı; bavullar ve çiçekler vapura zar zor taşınıyor, çocuklar merdivenleri merakla koşarak inip çıkarlarken, orkestra güvertedekileri eğlendirmek amacıyla yılmadan çalıyordu. Ben bu curcunanın biraz uzağında, gezinti güvertesinde bir tanıdığımla sohbet etmekteydim, tam bu esnada yanımızda iki üç kuvvetli flaş patladı; anlaşılan kalkıştan hemen önce muhabirler meşhur birisiyle röportaj yapıp fotoğrafını çekiyorlardı. Dostum o tarafa baktı ve gülümsedi. “Geminizde olağanüstü bir tip var, Mirko.” Bu haber karşısında yüzümde oldukça şaşkın bir ifade oluşmuş olmalı ki, açıklayarak ekledi: “Mirko Czentovic, dünya satranç şampiyonu. Bütün Amerika’da doğudan batıya katılmadığı turnuva kalmadı, şimdi de yeni zaferler için Arjantin’e gidiyor.”

Gerçekten bu genç dünya şampiyonunu ve hatta kariyerindeki hızlı yükselişi ile ilgili bazı detayları da o zaman hatırladım; benden daha dikkatli bir gazete okuyucusu olan dostum, bu detaylara bir sürü anekdot da ekleyiverdi. Mirko, ani bir çıkışla yaklaşık bir yıl önce Alehin, Capablanca, Tartakower, Lasker, Bogolyabov gibi satranç sanatının en tecrübeli ve eski ustalarının arasında yer alıvermişti; 1922 yılında New York’taki satranç turnuvasında sivrilen yedi yaşındaki harika çocuk Rzecewski’den beri, önceden adı sanı duyulmamış hiçbir satranç oyuncusunun şanlı loncaya girişi, halk arasında böylesine güçlü heyecan ve ilgi doğurmamıştı, çünkü Mirko’nun entelektüel vasıflarına bakarak, bu kadar parlak bir kariyer yapabileceği önceden kesinlikle sezilemezdi. Bu satranç ustasının özel hayatında herhangi bir konuşma esnasında imla hatası yapmadan tek bir cümle bile yazamadığı sırrı ve kendisine kızgın bir meslektaşının alaylı bir şekilde, “hiçbir konuda kültürlü değildi” demesi ortalığa sızıvermişti. Tuna Nehrinde kayıkçılık yapan, beş parasız bir Güney Slavı’nın oğluydu. Bir gece, babasının minik kayığını hububat yüklü bir vapur çarpıp parçaladığı zaman Mirko on iki yaşındaydı ve babasının ölümünden sonra, o ücra köyün papazı kendisine merhamet gösterip yanına almıştı. Ve bu iyi papaz, ağzını açmaya üşenen, ağırkanlı, geniş alınlı bu çocuğa evde ders vererek, köy okulunda öğrenemediklerini telafi etmek için çok uğraşmıştı.

Ama bütün zahmetleri boşunaydı. Mirko, kendisine yüz defa açıklanmış olan harflere ilk defa görüyormuş gibi bön bön bakıyordu; zor çalışan kafasının en basit dersleri bile kavrayacak gücü yoktu. On dört yaşında olduğu halde, hesap yapması gerektiğinde hâlâ her seferinde parmaklarını kullanıyordu; hele bir kitap veya gazete okumak, bu ergenlik çağındaki çocuk için iyice zahmetli bir işti. Oysa Mirko isteksiz veya inatçı biri asla değildi. İtaatkârlılıkla her denileni yapardı; su taşır, odun keser, tarlada yardım eder, mutfağı toplardı; insanı çatlatan yavaş bir tempoda da olsa, kendisinden istenen her işi güvenilir bir şekilde yerine getirirdi. Ama bu tuhaf çocuğun merhameti, papazı en çok yıldıran yönü tamamen kayıtsız oluşuydu. "Yap" demeden hiçbir şey yapmıyordu, hiç soru sormuyor, diğer çocuklarla oynamıyordu ve açıkça görev verilmedikçe, kendiliğinden hiçbir meşguliyet yaratmıyordu; Mirko ev işlerini hallettikten sonra çayırdaki koyunların baktığı gibi, boş bakışlarla, etrafındaki olaylara ilgisiz, vurdumduymaz bir tavırla odada otururdu. Papaz akşamları uzun, köylü piposunu tüttürerek jandarma çavuşuyla her zamanki gibi üç el satranç oynarken, bu sarı saçlı genç ses çıkarmadan yanlarında oturur, uykudan kapanan gözkapaklarının altından kareli tahtaya ilgisizce bakar dururdu.

Bir kış akşamı, iki oyuncu günlük satranç partilerine dalmışken, anayol tarafından gelen bir kızağın minik çanlarının gittikçe hızlanan tınısını duydular. Kasketi karla kaplı bir köylü paldır küldür içeriye girdi, yaşlı annesi ölüm döşeğindeymiş, papaz kutsal seremonisi için acele gelebilir miymiş? Papaz derhal adamın arkası sıra gitti. Birasını henüz bitirmemiş olan jandarma çavuşu son bir pipo yaktı, ağır konçlu çizmelerini giymeye hazırlanırken, Mirko’nun bakışlarının, üstünde yarım kalmış oyun olan satranç tahtasına pürdikkat sabitlendiğini fark etti.

“Oyunu tamamlamak mı istiyorsun, ha?” diye şaka yaptı, oysa uykulu gencin tahtanın üstündeki tek bir taşı bile kıpırdatmayı beceremeyeceğinden öylesine emindi ki. Çocuk çekingen bir tavırla ona doğru baktı, sonra başını salladı ve papazın yerine oturdu. Jandarma çavuşu on dört hamleden sonra yenilmiş ve yenilgisinin dikkatsizce yapılmış yanlış bir hamle olmadığını itiraf etmek durumunda kalmıştı. İkinci oyun da aynı şekilde sonuçlandı.

“Balam’ın eşeği!” diye hayretle haykırdı papaz tekrar geri döndüğünde ve İncil’le pek arası olmayan jandarma çavuşuna, iki bin sene önce böyle bir mucize sonucu, dilsiz bir yaratığın birdenbire bilgelik dilini konuştuğunu anlattı. İlerlemiş saate rağmen papaz yarı cahil asistanını düelloya davet ederek meydan okumaktan kendini alamadı. Mirko onu da kolaylıkla yendi. Oynarken sabırlı, yavaş ve azimliydi; geniş alnı devamlı satranç tahtasına eğik bir vaziyetteydi. İnkâr edilemez bir güvenle oynuyordu; Jandarma çavuşu da papaz da ondan sonraki günlerde ona karşı hiçbir satranç oyununu kazanamadı. Yetiştirdiği gencin diğer konularda ne kadar geri olduğunu herkesten daha iyi bilen papaz, bu tek yönlü ve tuhaf kabiliyetin daha zor bir sınava ne kadar dayanabileceğini cidden merak etmeye başladı. Papaz biraz eli yüzü düzgün olsun diye Mirko’nun bakımsız saman sarısı saçlarını köy berberinde kestirdikten sonra onu kızağıyla komşu şehre götürdü; ana meydandaki kahvenin bir köşesinde, kendileriyle boy ölçüşemeyeceğini tecrübeyle öğrendiği tutkulu satranç oyuncularının buluştuğunu biliyordu. Papaz üstünde ters yüz edilmiş koyun postu ve ayaklarında yüksek konçlu, ağır çizmeleriyle saman sarısı saçlı, kırmızı yanaklı on beş yaşındaki genç oğlanı kahveye iterek girdiğinde masada oturan oyuncular az şaşırmadılar; çocuk satranç masalarından birine çağırlıncaya kadar çekingen ve gözleri utançtan yere dikilmiş bir halde bir kenarda dikildi durdu. Mirko ilk oyunda yenildi, çünkü sevgili papazın Sicilya açılışı oynadığını hiç görmemişti. İkinci oyunda en iyi oyuncuyla berabere kaldı. Üçüncü ve dördüncü elden itibaren hepsini sırayla yendi.

Elbette küçük bir Güney Slav taşra şehrinde heyecan verici bir olayın yaşanması son derece nadir görülür; bu nedenle orada bir araya gelmiş olan kentin saygın kişileri için bu köylü şampiyonun ortaya çıkışı derhal günün konusu haline geliverdi. Ağız birliği edilerek, harika çocuğun mutlaka ertesi güne kadar şehirde kalmasına karar verildi, amaç satranç kulübünün diğer üyelerini de toplamak ve özellikle satranç düşkünü yaşlı Kont Simczic’i de şatosunda haberdar etmekti. Yepyeni bir gururla evlatlığını süzen, ama yeni keşfinin mutluluğuna kapılıp yönetmekle yükümlü olduğu pazar ayinini kaçırmak istemeyen papaz, Mirko’yu yeni bir sınav için orada bırakmayı kabul etti. Masrafları satranç grubu tarafından üstlenen genç Mirko otele yerleştirildi ve o akşam hayatında ilk defa bir klozet gördü. Ertesi gün, pazar öğleden sonra, satranç odası hıncahınç doluydu. Mirko dört saat boyunca hiç kıpırdamadan tahtanın başında oturarak, ağzını tek bir sefer açmadan ve kafasını bile kaldırmadan, oyuncuların hepsini ardı ardına yendi; sonunda bir simultane parti oynanması teklif edildi. Simultane partide, çeşitli oyunculara karşı tek başına oynaması gerektiğini bu cahile anlatmak epey zaman aldı. Ama Mirko kuralı anlar anlamaz hemen işe girişti, ağır, gıcır gıcır sesler çıkaran ayakkabılarıyla sakin sakin masadan masaya giderek sonunda sekiz oyundan yedisini kazandı.

Böylece konuşmalar da başladı. Bu yeni şampiyon aslında o kentten olmadığı halde, şehre yerel gururu alevlendirmişti. Haritada varlığını hemen hemen hiç kimsenin fark etmediği o küçük kentin belki de meşhur bir adamı dünyaya salma gururunu yaşama zammı artık gelmişti. Aslında sadece garnizon kabaresi için kantocu ve kadın şarkıcı organize eden Koller adında bir menajer, bir yıllık ücreti karşılanırsa, bu gence Viyana’da tanıdığı mükemmel ama mütevazi bir ustanın yanında satranç sanatı ihtisasını yaptırmaya hazır olduğunu bildirdi. Altmış senedir her gün satranç oynayan ve şimdiye kadar karşısına hiç böyle olağanüstü bir rakip çıkmamış olan Kont Simczic, gerekli miktarı hemen bağışladı. İşte o günden itibaren kayıkçının oğlunun hayret verici yükselişi başladı.

Satranç, Stefan Zweig, Sayfa6 Yayınları, İstanbul 2012

banner53
Yorumlar (0)
25
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?