Yaşamak zor, ölmek kolaydı

Kar, yağmur ve fırtınadan geçerek gelirseniz, yapmak istediklerinizi güneş çıkıp her şey düzeldiğinde daha kolaylıkla yapabilirsiniz.

Yaşamak zor, ölmek kolaydı

19 MAYIS 1925’TE, Amerika’nın Nebraska eyaletinin Omaha şehrinde, Malcolm Little isimli sevimli bir bebek dünyaya geldi. Malcolm Little, zenci bir ailede hayata merhaba demiş siyah tenli, gözleri ışıl ışıl parlayan bir bebekti. Elleri, ayakları minicikti. Kara bir üzüm tanesi gibi çok tatlıydı. Gülücükler saçar, evin neş'e kaynağı olurdu. Güzellikler saçan bu yavrucağı bitip tükenmeyen bir çile bekliyordu. Fakat o, yaşayacaklarından habersiz, etrafına masum masum sevgi dağıtmaya devam ediyordu.

O yıllar Amerikan tarihinin en kara dönemleriydi; çünkü insanlar arasında siyah-beyaz ayrımı yapılıyordu. Beyazlar üstün ırk kabul ediliyor, siyah renkte olan insanlara ise, acımasızca zulmediliyordu. Siyah renkli insanlar büyük acılar çekiyordu. Aklınıza gelebilecek her türlü insanlık dışı muameleyle karşı karşıya geliyorlardı. Sanki siyahların bulaşıcı bir hastalığı varmış gibi beyazlar onlardan fersah fersah kaçıyordu. Her tarafa tabelalar asmışlar ve siyahlar için bir sürü yasak koymuşlardı:

Siyahlar giremez!
Siyahlara kapalı!
Siyahlar dokunamaz!
Siyahlar buradan geçemez!
Siyahlar buraya oturamaz!

Ve daha neler neler...

Siyahlar beyazlarla aynı lokantada yemek yiyemiyor, aynı okula gidemiyor, aynı musluktan su bile içemiyorlardı. Neredeyse insan yerine bile konmayan siyahların bazı yerlerde oy kullanması da yasaktı. Eğer bir siyah otobüse binmek istese, otobüsün en arkasına geçmesi gerekiyordu. Ön sıralara oturma gibi bir hakkı kesinlikle yoktu. Önler beyazlarındı! Otobüs boş olsa da siyahlar ön tarafa geçemezdi. Eğer otobüs çok dolu ve beyaz insanlar arka sıralara doğru gelmeye başladıysa, siyahların onlara yer vermeleri gerekiyordu. Oysa siyah da beyaz da aynı ücreti veriyordu. Otobüste bile aşağılanmak ne de ağır gelirdi siyahlara... Kendilerini hor gören beyazlara cevap veremez, susmak zorunda kalırlardı. Kelimeler boğazlarında düğümlenirdi. Cevap verecek olsalar kimbilir başlarına ne gelirdi? Hakaret, dayak, işkence, ceza ve belki de hapis. Bu yüzden susuyordu siyahlar. İçlerinde patlayan volkanlara rağmen susuyorlardı. Garibanlık bu olsa gerekti. Hakaret işitmedikleri bir gün bile yoktu.

Oysa hiçbir suçları yoktu. Sadece siyahtılar. Amerika’ya güle oynaya gelmemişlerdi. Yıllar önce vatanları Afrika’dan zorla getirilmiş, köleleştirilmiş ve kendi lisanları, kültürleri onlara çoktan unutturulmuştu. Soyisimleri bile değiştirilmiş, böylelikle kökleri ile olan tüm bağları koparılmıştı. Afrika’nın hangi ülkesine ait olduklarını bile bilmiyorlardı. Kendilerini Afro-Amerikan olarak tanımlıyorlardı. Yani Afrika’dan Amerika’ya göç etmiş Afrikalılar... Afro-Amerikanlar sömürgecilik günlerinin talihsiz mağdurlarıydı. Onları zorla Amerika’ya getiren beyazlar, şimdi ise zorla geri dönmelerini istiyorlardı. Ya da Amerika’da kalacaklarsa, bütün bu vahşete katlanacaklardı. Ne de olsa artık onlara eskisi kadar ihtiyaç yoktu.

Her gün beyazlar tarafından binlerce kez aşağılanan bu masum siyah insanlara türlü işkenceler yapılıyor hatta birçok siyah cinayete kurban gidiyordu ve Amerika sokakları her gün siyahların gözyaşlarıyla yıkanıyordu. Zavallı siyahlar, en düşük ücretli işlerde çalıştırılıyor, beyazlarla aynı işi yapsalar bile daha az ücret alıyorlardı; çünkü onlar zenciydi. Beyazların gözünde, ‘pis zenci!’

Sırf tenlerinin rengi siyah olduğu için bu insanlara eziyet ve hakaret ediliyor, gariban siyahlar gittikleri her yerde hor görülüyordu. Bu kötü muamelelerin adına IRKÇILIK denir. Irkçılık kısaca kendi ırkını başkalarının ırkından üstün görmek ve sırf ırkından dolayı başkalarına zulmetmek, aşağılamak demekti. Yürek yakan, göz yaşartan bir tabloydu bu... Siyah olarak yaşamak zor, ölmek ise çok kolaydı.

Bunca zorluğa rağmen zavallı siyahlar hayata tutunmaya çalışıyordu. İşçilik, amelelik, hizmetçilik hangi iş dersen onu canla başla yapıp eve ekmek götürmeye çalışıyorlardı. Yaşadıkları zulümü çocuklarına hissettirmemeye çalışıyor ve yüzlerinden tebessüm eksik olmuyordu.

Karınları zar zor doyan bu insanlar, paraları olmadığı halde ve bir sürü sefalet yaşadıkları halde yine de küçük şeylerden mutlu oluyorlardı. Kalpleri sevgi doluydu. Ah keşke şu beyazlar da, siyahlara karşı azıcık sevgi dolu olsalardı. Siyahların tertemiz yürekleri vardı. Oysa ırkçı beyazların kalbini kara bir perde kaplamıştı. Bu yüzden siyahları asla kabullenmek istemiyorlardı. Amerika sokaklarında büyük bir nefret dolaşıyordu. O karanlık günlerde siyahların çektiği sıkıntıları dile getiren ve onların haklarını savunan, cesaretli çok az insan vardı.

Siyahları savunmak bile bile ölüm fermanını imzalamak demekti; çünkü ırkçı beyazlar, siyah halkı susturmak ve sindirmek istiyordu. Siyahların konuşması önüne geçilemeyecek bir isyanın başlaması anlamına gelirdi. O yüzden sesi biraz fazla çıkan siyahlara hayat dar edilirdi. Her türlü zorbalığa rağmen sesini kesmeyenler ise, eninde sonunda, katilleri nedense bir türlü bulunamayan cinayetlere kurban giderdi. Her an ölümle yüzyüzeydi siyahlar. Korku iliklerine kadar işlemişti. Öldürülmeleri için büyük bir nedene gerek yoktu. Ufacık bir bahane yeterdi; çünkü onların hayatı çok ucuzdu. Siyahlar için susmak, o an için canlarını korumanın tek yoluydu.

İşte Malcolm Little adlı, o siyah, şirin bebek böyle bir dünyaya doğmuştu. Fakat o, ileride hayatı pahasına siyah halkın hakkını arayacak, susmayacak ve büyük bir kahraman olup siyahların ve beyazların hayatlarına etki eden az sayıda insandan biri olacaktı. Böylelikle adı tarihe altın harflerle kazınacaktı. Onun mücadelesi ve bitmek bilmeyen gayreti bütün mazlumlara, ezilmişlere, haksızlığa uğramışlara ve hakkını arayanlara örnek olacaktı.

Malcolm X - Hacı Malik El-Şahbaz, Sevgi Başman, İlkgençlik Yayınları, İstanbul 2013

Güncelleme Tarihi: 10 Ocak 2014, 21:16
YORUM EKLE

banner39