banner39

ABD'de Irklar Arası İlişki - Irkçılık Obama ve Trump Dönemine Bir Bakış

Bu makalenin amacı, Amerika birleşik devletlerinde yoğun bir şekilde tartışılan ancak, Türk kamuoyunda ki tartışmaların ancak medya seviyesinde olduğu ırkçılığı Türk okuruna aktarmaktır. Bu yüzden, öncelikle Amerika’daki erken ırkçı uygulamaları okurla paylaşıldıktan sonra, Obama ve Trump dönemlerinde ırkçılığın yeniden nasıl hortladığını anlatacağım.

Amerika 04.07.2018, 14:48 04.07.2018, 14:48
ABD'de Irklar Arası İlişki - Irkçılık Obama ve Trump  Dönemine Bir Bakış

Fuat Kozluklu 

1991 yılında İstanbul’dan Boston’a yola çıkarken, ABD’yi, küresel cazibe merke-zi yapan dinamiklerin liberal düşünce unsurları olan “bireysel hak ve özgürlükler, eşitlik, serbest teşebbüs hakkının korunması ve basın hürriyeti” gibi temel ilkele-rin kusursuz bir şekilde uygulandığına ilişkin tanımlar olduğunu düşünüyordum. En azından kafama kazınan temel klişe buydu. Her milletten, dilden ve inançtan insanın barış içinde ve fırsatlara erişimde eşitlik ile Amerikan toplumunda ekonomik, sosyal ve siyasal olarak hiyerarşinin en tepe noktasına tırmanabileceğini düşünüyordum. En nihayetin de Obama’da Afrikalı göçmen bir babanın oğlu olarak Amerikan sisteminin en güçlü pozisyonu olan başkanlık koltuğuna oturmuştu. Bir gazeteci olarak bunun şaşırtıcı bir naiflik olduğunu çok sonradan anladım. Belki de bunda İngilizceyi çat pat denemeyecek kadar az biliyor olmamın büyük etkisi vardı.

Burada şu noktayı da vurgulamak gerekiyor; nefret, yobazlık ve ırkçılık sadece ABD’ye has bir sorun değildir. Ancak demokrasi ve adaletin sembolü olduğunun altı-nı çizen bir ülkede 2017 yılında Trump liderliğinde ortaya konan bu denli ırkçı nefret söylemleri büyük bir kaygıya yol açmaktadır. Bu yüzden, dünyanın her yerinde olduğu gibi, Türkiye’de de Amerika Birleşik Devletleri (ABD) büyük bir dikkat ile izlenmektedir.

Çok etnikli bir devlet olan ABD topraklarına ayak bastığım 1991 yılı sonbaharından itibaren zaman zaman avuç içi büyüklüğünde ama kalınca defterime düştüğüm notlar-dan birinde “burası yeni gelenleri kucaklayan sıra dışı bir ülkedir” demiştim. Eşit-liğe dair ideallerle eşi benzeri görülmemiş çok kültürlü bir ulusun kurulacağı kavramı-nın gerçeğe dönüştüğü topraklara, Kolomb’un (Colomb) “Amerika kıtasını keşfinin” 499. yılında ayak basmıştım. O yıldan bu yana ne zaman ABD’nin dünya tarihindeki emperyalist emelleri ve hamleleri üzerine kelam edilirse, bu günün Amerika’sını tarih-sel köklerini göz önünde bulundurmadan değerlendirilmemesi gerektiğini vurgularım.

Bu nedenle, korku, ırkçılık, nefret ve megalomanlık gibi hastalıklı kişiliklerin sem-bolü olarak gösterilen Donald Trump’ın başında bulunduğu ABD’de günümüzde ya-şanan ırkçılık ve ayrımcılık tartışmalarını mercek altına almadan önce bu ruhun geç-mişini hatırlamak gerekir. Barack Obama, ABD Başkanı seçildiğinde dünya genelinde büyük bir umut pompalandı. Gerçekleşmesi çok zor olan bir durum gerçekleşti. Bir Siyahî, ABD Başkanı oldu. Kimi çevrelere göre ise Obama, ırksal temelde ayrımcılığı yerle bir edecek küresel devrimin öncüsü olabilirdi.

Obama seçildikten hemen sonra, İslam dünyasının da içini ısıtacak mesajlar verdi ve sembolik ifadelerde bulundu. Obama, ilk ziyaretini Kahire’ye yapmış, İslam dünyası ile Batı arasındaki duvarları yıkmaya girişmişti. Mesajları, ABD öncülüğünde Müslü-man ülkelere yönelik yeni Haçlı Savaşları’nı sona erdirecek içerikteydi; Obama Kahi-re’de “Müslüman dünyasına sesleniyorum. Yumruğunuzu açın. Ellerinizi sıkaca-ğız” diyordu. Yarım yüzyılı aşkın süredir izlenen Washington politikalarının ürünü olan İslam dünyasında ki öfkenin yatışmasını ister gibiydi. Geçmişi unutturacak nite-likte bir hayal pazarı kuruluyordu. Ancak sekiz yıl boyunca hem ABD içinde hem de dışında büyük bir kâbus yaşandı. Ortadoğu kan gölüne döndü. Amerika’da Beyaz ırkçı akımlar güç kazandı.

Sonrasında Beyaz Amerika’nın Başkanı olan bir isim, Donald Trump, Beyaz Ev’de (White House) oturmaya hak kazandı. Trump, ABD’de ve Avrupa’da hızla yükselmekte olan ırkçı ve faşist olarak adlandırılabilecek bir dalganın sözcüsüydü. Yüzlerce milyar dolarlık bir servetin sahibi olan Trump, kendini muhafazakâr kesimden ayırabilmek için “yeni muhafazakâr” dediğimiz “Neocon”ların (neo-conservatives) söylemlerine başvurdu. Yeni muhafazakârları normal muhafazakârlardan ayıran en önemli şey, ultra milliyetçi, herhangi bir dinin ve kültürün muhafazasını dert etmeyen bu grubun ırkçılı-ğa varan milliyetçilikleriydi. Trump’ın seçim kampanyası boyunca, Spencer’ın öncülük ettiği “lets make Amerika white again” yani “haydi Amerika’yı yeniden Beyaz ya-palım” mottosunu kullanan alt-right (alternatif right: alternatif sağ) hareketine yakın durması da Trump’ın ırk perspektifinden bakan politika algısını güçlendirdi.

Trump, 2016 Kasım’ındaki seçime kısa süre kalan ultra milliyetçi ve ırkçı söylemler kullanmaya başladı. “Bütün Müslümanları Amerika’dan kovacağım” dedi. Seçildik-ten sonra çark etse de ırkçı ve nefret söylemine dair yaklaşımı gün yüzüne çıkmıştı. ABD’de Trump’ın başkanlığı ile köklerindeki ırkçı zihniyetin çok çarpıcı biçimde açığa çıktığı yepyeni bir dönem başladı.

Bu makalenin amacı, Amerika birleşik devletlerinde yoğun bir şekilde tartışılan ancak, Türk kamuoyunda ki tartışmaların ancak medya seviyesinde olduğu ırkçılığı Türk okuruna aktarmaktır. Bu yüzden, öncelikle Amerika’daki erken ırkçı uygulamaları okurla paylaşıldıktan sonra, Obama ve Trump dönemlerinde ırkçılığın yeniden nasıl hortladığını anlatacağım.


Tarihsel Arka-Plan

Kolomb öncesi Amerika tarihinin konusunu, göçler ve Kızılderililerin kurduğu me-deniyetler oluşturmaktadır; (İnka, Maya, Aztek, Olmek, Toltek...) Amerikan National Geopraphic ve New Scientist ile Science et Vie dergilerinin 1990’ların ilk yıllarında yayımladığı bilimsel verilere göre; Kolomb’un “keşfi” ile birlikte Amerikan yerlilerinin vahşet dolu makûs talihi ve tarihi başladı. Diğer bir ifadeyle Kolomb sonrası Amerika kıtasında soykırımlar, katliamlar, sömürgecilik ve ABD tarihi yazılmaya başlar.

Arkeologlara göre en az 12 bin yıl önce Asya’dan Amerika’ya geçen insanların kur-duğu uygarlıklar yüzyıllar boyu yaşadıktan sonra, Kolomb’un kıtaya gelmesiyle baş-layan süreç içinde kısa zamanda yok olmuşlardı. Kızılderililere ve özellikle de Latin Amerikalılara göre Kolomb’un “Amerika’yı keşfettiğini” söylemek, 18 ve 19. yüzyıl-larda Amerikan yazarlarınca putlaştırılmış, Batı merkezci bir kibrin belirtisiydi. Çünkü bunu demek, Kolomb öncesi Amerika kıtası uygarlıklarını yok saymakla eşdeğerdi.

Beyaz Adam, Amerika kıtasındaki kültürü ve yaşamı hiçe saydı, önyargılı bir yak-laşımla Amerikan yerlilerinin tümünü ilkel olarak nitelendirdi. Oysa Kolomb, 12 Ekim 1492’de San Salvador Adası’na ayak bastığı zaman Amerika, Eski Dünya kadar eski bir kıtaydı. Ve Aztekler, Mayalar ile İnkaların Avrupa’ya sunacağı büyük bir zenginliğe sa-hipti. Dilleri, sanatları, gelenekleri, kurumları hayranlık uyandıracak nitelikteydi.

Kolomb’un 1492’de San Salvador’da karaya çıkmasıyla birlikte Amerika’da hüküm süren Aztek, İnka ve Maya uygarlıklarının trajik süreci başlamış oldu. İlk gelen Avru-palıların karşısına çıkan Amerika, boş bir doğa parçası olmaktan çok uzaktı. Bugünkü tahminlere göre, o günlerde Batı Yarıküresinde de Batı Avrupa’daki kadar, yani 30 ile 40 milyon arasında insan yaşıyordu. 1492’de Amerika’ya varan ilk üç küçük gemi ya-nında hiçbir şey taşımıyordu. Ancak, Eylül 1493’teki ikinci keşif gezisiyle büyük çevre yıkımı da (ekolojik felaket) başladı. Kolomb’un Hispanyola adını verdiği Haiti’ye ulaşan 17 gemi, buraya 1500 kadar erkek, birkaç kadın, inekler, atlar, domuzlar, buğday, arpa, soğan, turp, portakal, şeker kamışı ve başka birçok bitki tohumu götürdü.

Sömürgeciler, üretimde yerlileri çalıştırdılar. Ancak bu işgücünün yaklaşık yüzde 90’ı sömürgecilerin Avrupa’dan taşıdığı hastalıklarla (tifo, kızamık, çiçek ve grip, vb.) kısa sürede yok oldu. Bu nedenle Afrika’dan milyonlarca köleyi Amerika’ya taşıdılar. 1505 yılında Afrikalı köleleri taşıyan ilk gemi Amerika’ya ulaştı. (National Geoprap-hic-Ekim1991) Bunlar ilk yıllarda insanın emeğine aç bir ekin olan şeker kamışı üre-timinde sonrasında da pamuk ve tütün üretiminde ölesiye çalıştırıldılar. 16. yüzyılda Kolomb’un açtığı yoldan kıtaya akın eden Avrupalılar, keşif ve istilalarıyla, Amerika yerlilerinin uygarlığını yerle bir ettiler.

Kolomb, Amerika kıtasına ayak bastıktan sonra başta İspanyollar ve Portekizliler olmak üzere Avrupalılar Yeni Dünya’da bir istila hareketini başlattı. Kolomb kıtaya ayak bastığında Amerika kıtasındaki yerli nüfusunun ne kadar olduğu tam olarak bi-linmemekle beraber, 15 ile 30 milyon arasında olduğunu belirten çeşitli görüşler vardır.

(Amerikan National Geopraphic ve New Scientist ile Science et VieEkim 1992) Günü-müzde ABD’nin bulunduğu bölgede ise Kuzey Amerika yerlileri yaşıyordu. İlk Avrupa kolonilerinin kurulmaya başladığı sıralarda Kızılderili nüfusunun 18 milyon olduğu tahmin edilmektedir.

Aztek, İnka ve Maya uygarlıklarının gelişmiş toplumsal yapılarına karşılık, Kuzey Amerika yerlileri daha geri düzeydeydi. Kızılderililer kabileler haline ve dağınık biçim-de yaşıyorlardı. Kuzey Amerika’nın çeşitli bölgelerindeki küçük topluluklar halindeki bu kabileler, yaşadıkları bölgenin coğrafik özelliklerine bağlı olarak tarım, balıkçılık ya da avcılık yapıyorlardı. Kızılderililer (Native North Americans and/or Indians) tarıma öncülük ettiler; mısır, kabak ve fasulye yetiştirdiler. Bu konuda edinilen bilgi ve dene-yim yavaş yavaş güneyden kuzeye doğru yayıldı. New Mexico’nun nehir vadilerinde mısır yetiştirilmeye başlanmıştı. Bunun ardından sulamanın ve köy yaşamının ilk be-lirtileri görüldü.

Milattan sonraki ilk yüzyıllarda bugünkü Arizona- Phoenix’de Hohokumlar Ohio’da Hopewellian’lar, Mississippi’ler, bugünkü Güneybatı ABD’de çağdaş Hopi Kızılderi-lilerinin ataları olan Anasaziler, Kuzeybatıdaki Büyük Okyanus kıyılarında olasılıkla Kolomb öncesi Amerikalı Kızılderililerin en uygarları yaşıyordu. Kolomb, gösterilmek istenenin aksine Rönasans ruhunun yarattığı cesur bir denizci ve girişimci değildi. Bu-radan hareketle ifade edersek, “Hayır, Kristof Kolomb Yeni Dünya’yı keşfetmedi. O sadece Batı sömürgeciliğinin vahşi ve de acımasız bir ajanıydı.” Ancak bilim in-sanlarının yüzyıllardır yaptıkları çalışmalar sonucu üzerinde birleştikleri görüş; “Av-rupalıların kıtadaki uygarlıkları kısa sürede yerle bir ederek Amerika’nın hâkimi olduklarıdır.”


İki dünya arasındaki karşılaşma birçok acıya ve yıkıma neden oldu. Avrupalılar, Amerika halklarını, kendilerininki kadar zengin ve eski bir tarihe sahip insanlar olarak değil, evcilleştirilebilen ve sömürülecek bir fauna (hayvansal doğanın parçası) olarak gördüler. Bu konuda Amerika’da yaşayan İtalyan bir mafya babasını anlatan “Godfat-her” adlı sinema filmi oldukça ufuk açıcıdır. Filmde uyuşturucu satılacak bölgelere karar verilirken, Beyaz bölgelerine satılmaması gerektiğini, çünkü Beyazların onlardan olduğunu, ancak Zenci bölgelerinde satılabileceğini çünkü Zencilerin insan olmadı-ğını söylerler. Burada bahsedilen hayvan sadece küçük düşürücü bir kelime değildir; gerçekten uzun zamanlar Beyaz Amerikalıların Zencilere bakışı “Zencilerin tıpkı go-riller gibi bir hayvan” olduklarıdır. Sadece Zenciler beyinsel açıdan gorillerden biraz daha gelişmişti. Konuşabiliyorlardı ve insan gibi davranabiliyorlardı. Ancak bu onla-rın insan olduğu anlamına gelmiyordu. Bu yüzden Beyazlar onlar üzerinde tasarruf yetkisine sahipti; tıpkı bir sığır üzerinde olduğu gibi. Nitekim daha kölelik yıllarında zayıf gözüken Zenci erkekler iğdiş edilmiş ve güçlü erkeklerin güçlü kadınlarla çiftleş-tirilmesi yoluyla çiftliklerde ve tarım arazilerinde iş yapabilecek güçlü “hayvanların” doğması sağlanmış oluyordu.

Sömürgeciler, Avrupa’ya insan ve hayvan göçünü başlatırken, Eski Dünya’dan getir-dikleri hastalıklar kıtada hızla yayılarak yerlileri kasıp kavurdu ve kısa bir süre içinde yüzde 95’inin ölümüne neden oldu. Üretim için bölge halklarını sömüren Beyaz Adam, vahşi ve dizginlenemeyen kazanç hırsıyla köle-efendi düzenini inşa etti. Kolomb öncesi uygarlıklar yok olurken, doyacakları kadar avlanan ve tarım yapan insanların nesli ku-rutulmuş; yerine, açgözlü, doğayı alt ederek güç egosuyla vahşileşen, bu uğurda cina-yetler işleyen, acımasız ve kibirli insanlar gelmişti (New Scientist, 1992).

Amerika kıtasında kolonileşmeye başlayan ülkeler, okyanusun öbür ucundaki Av-rupa ülkeleriydi. Bu ülkelerin başını İspanya, Fransa, Büyük Britanya ve Hollanda gibi ülkeler çekmekteydi. Koloniler kurulmadan önce kıtada çok önceleri Kuzey Doğu Asya dolaylarından göç etmiş yerliler (Kızılderililer) bulunuyordu. Kıtada kurulan bu kolo-nilerin yarıdan fazlası, birçok konuda kendi devletine bağlıydı. Bu konulardan biri de vergilendirme konusuydu. (Ana Britannica ve Büyük Larousse)

Boston kentinde Amerika’daki kolonistler 16 Aralık 1773’te bugün müze olan Cong-ress Caddesi’ndeki 306 nolu ‘Old South Meeting House’ adı verilen binada toplanarak Amerikan bağımsızlığı için start verdiler. Samuel Adams liderliğindeki binlerce kişi, dik-kat çekmemek için ‘Mohawks’ ve ‘Narragansett’ yerlileri (Kızılderililer) gibi giyinmişler-di. Bu binada Büyük Britanya’dan gelen yüksek vergili binlerce ton çayın denize dökülerek başkaldırı harekatının başlatılması kararlaştırılmıştı. 1760’ların başında Britanya İmpara-torluğu ile Amerika’daki kolonileri ve Amerikan yerlileri (Indianlar) arasında patlak veren anlaşmazlıklar ve çatışmalar, 1775-76’da Britanya (İngiliz) sömürge yönetimine karşı ba-ğımsızlık savaşına dönüştü. Bu savaşın önderleri George Washington (Amerikan Kuvvet-leri Komutanı), Benjamin Franklin, Thomas Jefferson ve Samuel Adams idiler. Britanya İmparatorluğu’na karşı ayaklanan koloniler, 1775 ile 1783 yılları arasında Amerikan Ba-ğımsızlık Savaşı’nı başlattılar. 4 Temmuz 1776’da Thomas Jefferson tarafından kaleme alınan Bağımsızlık Deklarasyonu (Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi) ile birlikte Amerika’daki 13 İngiliz kolonisinin bağımsızlığı ilan edildi. Bu bildirge insan haklarının ilk formasyonu yapıldı ve ilan edildiği tarih (4 Temmuz) ulusal bayram olarak benimsendi. 1781’de de savaş alanında zafer elde edildi. Böylece Amerika’da “yeni bir ulus doğdu”.

Aydınlanma Dönemi’nin de etkisiyle İngiltere’ye karşı bağımsızlık ilanıyla başlatılan ayaklanma, günümüz ABD’nin bağımsızlık savaşı olarak bilinir. 1781 yılında Yorktown’da-ki mücadelede 7 bin İngiliz askerinin teslim olmasıyla bu bağımsızlık savaşı, Amerika için zaferle son bulmuştu. Bağımsızlığını ilan eden Amerika, gelişen ekonomik yapısını desteklemek için Afrika kıtasından köle ticareti yapmaya başlamıştı. Transatlantik köle ticareti olarak da adlandırdığımız bu ticaret biçimi, sadece Amerika’ya özgü bir ticaret biçimi değildi. Transatlantik köle ticareti, Afrikalı kölelerin Avrupalılar tarafından esir edilmelerini ve satılmalarını içeren Atlantik Okyanusu kıyılarında faaliyet gösteren bir ticaret biçimiydi. Öyle ki Afrika Kıtası’nın Atlantik kıyısı ve Afrika’nın iç kesimlerindeki yerlilerin satılması ve istismarına dayanan transatlantik köle ticareti, Portekizliler tarafın-dan 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar sürdürülmüştü (Ana Britannica ve Büyük Larousse).

Buraya kadar anlattığımız tarihsel gelişme Amerika’daki sömürgeci güçlere belli bir zihinsel miras bıraktı. Bu “Beyaz Adam üstün, Yerliler alt kültür mensubu” zihni-yetiydi. Bu zihinsel yapı üzerinde asırlarca sürecek ırkçı, ayrılıkçı ve vahşi bir söylem yükseldi. Bir yanıyla Ku Klux Klan, bir yanıyla NRA ve aşırı sağa can nefesi veren bu akımların son dayanak noktası, Donald Trump’ı iktidara taşıyan Spencer’in de öncüleri arasında olduğu alt-right dinamikleriydi.


Kronolojik Açıdan Irkçılık ve Amerika’da

Irkların Sosyo-Ekonomik Durumu

Buraya kadar, Amerikan devletinin kuruluşu ile ilgili bilgiler aktarıldı. Ancak bu bö-lümde, Amerika’da Siyah ırka yönelik tutumun nasıl dönüştüğü belli bir kronolojiye göre anlatılarak daha sonraki bölümler için güçlü bir altyapı sağlanmış olacaktır. Ame-rika’da özellikle Siyahîlere yönelik ırkçılık asırlar süren uzun bir dönem boyunca Ame-rikan kamuoyunu meşgul etmiş ve ırkçılıkla mücadeleler ancak 19. yüzyılın sonlarında başlayabilmiştir. 1619 yılında ilk siyah köleler Virginia’ya getirildi. 1793’de pamuk çırçı-rının icadı güney eyaletlerinde köle işçi talebini artırdı. Çıkarılan Kaçak Köleler Yasası, kuzey eyaletlerinin güneyden kaçan köleleri iade etmesini gerektiriyordu, ama yasa ku-zeyde çok seyrek uygulandı. 1808 yılında yabancı ülkelerden köle getirilmesi yasaklandı. 1861’de Güney eyaletleri Birleşik Devletler’den ayrıldı ve Konfederasyon kuruldu. İç Savaş başladı. 1863 yılında Başkan Abraham Lincoln, konfedere devletlerdeki bütün köleleri 1 Ocak 1863’ten itibaren özgür ilan eden Özgürlük Bildirgesi’ni yayımladı. 1865 yılında iç Savaş kuzeyin zaferiyle sona erdi. Lincoln suikast sonucu öldürüldü. ABD Anayasası’na eklenen 13. ek madde köleliği yasa dışı ilan ederek yasakladı. 1868’de Ana-yasanın 14. ek maddesi, bütün Afro-Amerikalılara tam vatandaşlık hakkı tanıdı. 1870’de siyah erkeklere oy kullanma hakkı verildi. 1896’da Yüksek Mahkeme, ırk ayrımcılığının yasal olduğu kararını verdi ve güneyde ayrımcılık uygulamalarının kapısını açtı.

1900’lü yıllar da ırk temelli mücadeleye sahne oldu ve nihayetinde Siyahîlere yöne-lik bazı pozitif uygulamalar hayata geçirildi. 1947’de Jackie Robinson, Amerikan Major Beyzbol Ligi’nde oynayan ilk siyah oyuncu oldu. 1948 yılında Başkan Harry S. Truman, Amerikan silahlı kuvvetlerinde ayrımcılığı kaldıran bir idari emir yayımladı. 1954’de Yüksek Mahkeme “Brown Eğitim Kurulu’na karşı” davasında okullarda ayrımcılığı anayasaya aykırı buldu. 1955’de Rosa Parks adlı siyah kadın, Alabama’nın Montgomery kasabasında siyahlarla beyazların ayrı koltuklara oturduğu bir otobüste yerini beyazla-ra vermeyi reddetti. Parks’ın bu nedenle tutuklanması, ünlü siyah lider Martin Luther King liderliğinde ırk ayrımcılığı uygulanan otobüslere karşı bir yıl süren başarılı bir boykotu başlattı. 1963 yılında King, Alabama’nın Birmingham kentindeki bir protesto sırasında tutuklandı. King daha sonra Washington’da ünlü “Bir Rüyam Var” adlı ko-nuşmasını yaparak Siyahîlere karşı uygulanan ırkçılığın vehametini tüm çıplaklığıyla ortaya sürerken geleceğe dair de bir vizyon ortaya koydu.

1900’lü yılların ikinci yarısından sonra, her ne kadar Amerikan halkı büyük oranda renk ve ırk temelinde sabordinasyonun (gruplar arası sıralama) yanlış olduğunu kabul etse de Amerikan devletinin, ırk temelli alerjisinin bazı durumlarda açığa vurulduğu görülmektedir. Ancak yine de bu dönem ırk temelinde çok pozitif gelişmelerin yaşan-dığı bir dönem olmuştur. 1964 yılında Başkan Lyndon Johnson, Medeni Haklar Yasa-sı’nı imzalayarak yürürlüğe soktu. Martin Luther King, Nobel Barış Ödülü’nü kazandı. 1965 yılında medeni haklar için savaşan ünlü siyah lider Malcolm X öldürüldü. Kongre, Seçim Hakları Yasası’nı kabul etti. 1966’da Edward Brooke, Massachusetts’den sena-tör seçilerek, İç Savaş’tan sonraki Restorasyon döneminden bu yana Senato’ya giren ilk siyah oldu. 1967’de Başkan Johnson, Yüksek Mahkeme’nin ilk siyah üyesi olarak Thurgood Marshall’ı mahkemeye yargıç olarak atadı. 1968’de Martin Luther King, Ten-nessee’nin Memphis kentinde suikast sonucu öldürüldü. 1989’da General ColinPowell, ilk siyah ABD Genelkurmay Başkanı oldu. 1990 yılında Douglas Wilder, Virgina valisi seçilerek, ilk siyah eyalet valisi oldu. 2001 yılında Colin Powell, ilk siyah ABD Dışişleri Bakanı oldu. Haziran 2008’de Illinois Senatörü Barack Obama Demokrat Parti başkan adaylığı yarışını kazanarak, iki büyük partiden başkan adayı olan ilk siyah oldu. 4 Ka-sım 2008’de Obama, ABD Başkanlığını kazanan ilk siyah oldu.

Hali hazırda Amerika’da Siyahîlerin durumları incelendiğinde, Siyah ırka mensup bireylerin içinde yaşamakta oldukları sosyal, ekonomik ve siyasal şartların pek de iç açıcı olmadığı görülmektedir. An itibariyle, Amerikalıların 3’te 1’i dar gelir grubunda veya yoksulluk sınırında bulunmaktadır. 325 milyonluk ABD nüfusunun yüzde 13,6’sını Siyahîler oluşturmaktadır. Resmi istatistiklere göre, ülkede yıllık kişi başına düşen milli gelir beyazlar için 53,889 dolar iken Siyahîler için 32068 dolar olduğu hesaplanmıştır. Amerika’da 50 milyondan fazla insan açlık sınırında hayata tutunma mücadelesi ver-mektedir. Bu sayının yarıdan fazlasını Siyahîler oluşturmaktadır. Günlük hayatın her alanında aktif rol alan Siyahîlerin yaklaşık yüzde 25’i polisten haksız muamele gördü-ğüne ve gittikleri sosyal mekânlarda haksızlığa uğradığına inanmaktadır. 1960’lara dek siyahlar bazı lokantalara gidemez veya otobüslerde ön sıralarda oturamazdı. Tuvaletle, el yıkama lavaboları bile ‘siyah’ ve ‘beyaz’ için ayrı ayrıydı! Şimdi ise iş başvurularında siyahların bin bir gerekçeyle kıstaslara uygun bulunmadıkları ifade edilerek geri çevril-dikleri, 50 eyaletin birçoğunda siyahların ve beyazların oturduğu mahallelerde eğitim kalitesinin ve eğitmenlerin yeterliliklerinin çok farklı olduğunu görülmektedir.

Bu bölümde son 20 yılda özellikle de Barack H. Obama ve Donald Trump yöne-timleri döneminde ırkçılığın nasıl birden bire hortladığı ve ırklar arası ilişkilerin nasıl gerildiği çok sayıda örnek verilerek anlatılacaktır.

Barack Hüseyin Obama, Irk ve Irkçılık

Amerika Birleşik Devletleri tarihinin ilk siyah başkan adayı Barack Obama, 2008 se-çimlerinde Vietnam gazisi, Cumhuriyetçi aday John McCain’i geçerek ilk siyahî başkan seçilmişti. Siyah Demokrat Senatör Barack Obama’nın ABD’nin ilk siyah Başkanı seçil-mesi, siyah Amerikalıların tarihinde en önemli dönüm noktalarından biri, belki de en önemlisi oldu. Obama, son 70 yılın en ağır ekonomik krizi sırasında göreve başlamıştı. 800 milyar dolarlık kapsamlı bir toplu durumu (konjonktür) teşvik programı uyguladı ve iflasın eşiğindeki Amerikan otomotivcilerini devlet yardımlarıyla ayağa kaldırdı. Bü-yüme hızı son zamanlarda düşmeye başladıysa da Amerikan ekonomisi krizden güçle-nerek çıktı. 15 milyon kişi daha çalışma imkânına kavuştu. 2010 yılında yüzde 10 olan işsizlik oranı yüzde 5’e düştü. Ekonomideki bu başarılı tırmanışta Siyahîlerin yoksulluk seviyesinde hatırı sayılır bir iyileşme sağlanamadı. Siyahîler Amerikan toplumunun re-fah endeksindeki yeri eskiden olduğu gibi alt sıralarda kaldı.

Kenyalı bir baba ile Amerikalı bir annenin oğlu olan 44. ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama, Senatör olduğu yıllarda 2004 Demokratik Parti’nin Milli Konferansı’nda yaptığı konuşmayla Beyaz Amerikalıların gönlünde yer etmişti: “Siyahî Amerika yoktur, beyaz Amerika yoktur. Latin Amerika ve Asyalı Amerika da yok. Sadece Birleşik Devletlerin Amerikası vardır.”(Barack Obama The Audacity of Hope). Hawaii’nin ırklar arası havu-zunda yetişmiş Obama için asıl olan, kölelikten, Japon esir kamplarından ve Meksikalı ce-zaevlerinden, kültürel çatışma ve işyerindeki haksızlıklardan, eğitimde fırsat eşitsizliğinden kurtarılmış, teninin rengine değil, karakterine göre yargılanmak, Amerikan toplumunun yegâne ideali olmalıydı. Irk konusundaki görüşlerini dile getirirken, yarı Endonezyalı ama sıkça Meksikalı ya da Porto Rikolu ile karıştırılan bir kız kardeşe sahip Obama, kayınbirade-ri ve kuzeninin Çin kökenli olduğunu, İngiltere’nin efsane kadın lideri Margareth Teacher’ı andıran akrabalarının bulunduğunu anımsatıyordu. “Irklar üstü politikaya” dikkat çeken ve bunun kökleşmesi gerektiğini vurgulayan Obama, “The Audacity of Hope: Thoughts on Reclaiming the American Dream” adlı Türkiye’de Pegasus Yayınları tarafından Türk-çeye çevrilen kitabında “Irk hakkında net olarak düşünmek, dünyayı ikiye bölünmüş bir ekran gibi seyredebilmeye benzer. Bir yandan istediğimiz, idealimizdeki Amerika’yı izlerken bir yandan da Amerika’yı olduğu gibi, günahlarına, sevaplarına, engellerine umutsuzluk ya da utançla gözlerimizi kaçırmadan bakabilmeliyiz.” diyordu.

ABD’de ırkçı davranışların yol açtığı hayatın her alanında acımasızca karşınıza çı-kan dengesizlikler, demografik gerçekler vardır. Teksas, Kaliforniya, Massachusetts, New Mexico, Rhode Island ve Hawaii gibi çok sayıda bölgenin büyük kısmı genel için-deki azınlıktır. Obama’nın ırk ve ırkçılık üzerine yaptığı tespitleri kendi yaşamından örneklerle paylaşmak, renk körü bir toplum olduğunu iddia eden ABD’ye ilişkin ger-çekleri sergilemek açısından daha etkili olacaktır. Obama’nın yaşam öyküsünü anlattığı ‘Barack Obama, The Audacity of Hope’ adlı kitabında söylediklerini alıntılayarak de-vam edelim: “2050 gibi kısa bir süre sonra uzmanlar, Amerika’nın çoğunluğunun beyazlardan oluşmayacağını söylüyor; tabii ekonomi, politika ve kültürümüzde şimdiden net olarak anlayamayacağımız etkileri de beraberinde getirerek.

Eşitlik için sürdürülen savaş kazanılmış, azınlıkların yaşadığı sıkıntılar genel-likle kendi kendilerine bırakılmıştır. İstatistiklere göre: Hemen her sosyoekono-mik gösterge, bebekten yaşlılığa yaşam süresi, işsizlik, ev sahipliği oranları, Siyahî ve Latin Amerikalılarda beyazların çok daha altındadır. Amerika’nın tüm yönetim kurullarında azınlıklar yeterince temsil edilmemektedir.

Benim tipik bir Afrikalı Amerikalı olarak bugünkü pozisyonuma gelene ka-darki şans eseri denebilecek birçok olaylarla ve tesadüflerle geldiğim şimdiki gö-revim beni sıradan bir Afrikalı Amerikalı erkeğin başına gelebilecek engellerden korusa da ben de anlamsız polis durdurmaları, vale parkı sırasında elime tutuş-turulan araba anahtarları, süpermarkette arkamda dolaşan güvenlik gibi bir sürü şey yaşadım. Sadece teninin rengi yüzünden yapmak istediğin bir şeyi “yapamaz-sın” denmesinin nasıl bir his uyandırdığını, ağzında nasıl acı siyahî bir öfke tadı bıraktığını bilirim (Barack Obama).

Pek çok azınlık için, özellikle de Afrikalı-Amerikalıların günlük faaliyetleri esnasında Amerikalıların yaşamlarında yerleri olmadığına dair duygularını ifade etmeleri ilave bir sıkıntıdır. Bireyler her gün yeniden kendilerini ispat etmek zo-rundadırlar. Hata payları çok kısıtlıdır ve şüpheli durumlarda suçsuz olduklarına nadiren kanaat getirilir. Siyahî bir çocuğun böyle bir dünyada yolunu açabilmesi okulun ilk gününde çoğunlukla beyaz sınıfların kapısında hissedeceği tereddütle başa çıkabilmesine bağlıdır.”

Sıra dışı bir cesaretin ve umudun sembolü olan Barack Hüseyin Obama’nın ırkçı-lık, ayrımcılık ve nefret üçgenindeki deneyimleri aslında bildik şeylerdi. Zira hemen her Siyahî Amerikalı Obama’nınkine benzer, hatta çok daha acı veren deneyimlere sahipti! ABD Başkanı Barack Obama, ırkçılık olayını on yaşındayken dedesi ve büyükannesinin yaşadığı apartmanda yaşadığını vurgulamıştı. Obama, Ocak 2017’de bir televizyon prog-ramında asansördeki bir kadının kendisi içeri girdiği zaman indiğinde şaşırdığını belirtti.

“Kadına yukarı çıkmak ister misiniz? diye sorduğumda ‘hayır’ dedi ve ben de devam ettim. Ardından asansörün aşağıya indiğini gördüm. Benden hemen sonra yukarı çıktı. Benimle asansöre binme konusunda endişelenmişti” dedi. Obama, Siyahî bir adam olarak “korkulan olma” duygusunun büyüdükçe devam ettiğini de sözlerine ek-ledi. Eski Başkanlardan Jimmy Carter’ın Eylül 2006’da vurguladığı gibi Obama’nın Beyaz Ev’de olmasından çoğu Amerikalı rahatsızdı. Amerikalıların büyük çoğunluğu özünde bir başkanın siyah olmaması gerektiği inancına sahipti. Irkçılığın tarihsel izlerini en çarpıcı cümlelerle sık sık dile getiren Obama “bir rüya” gibiydi! O’nun seçilmesiyle ırkçılı-ğın insanlık tarihinin utanç sayfalarında kalmakta olduğuna inanılıyordu.

Ne yazık ki Obama, Beyaz Ev’deki yasalar gereği iki dönemle sınırlı sekiz yıl süren Başkanlığı döneminde beyaz adamın ırkçı ve nefret söylemleriyle karşı karşıya kalmak-tan kurtulamadı, onlara engel olamadı. Özellikle Cumhuriyetçilerin sesi olan medya organlarında küstah ifadeler, ırk iması ağır basan yorumlar yayımlandı. Hiç şüphesiz Obama, Vatandaşlık Hakları Hareketi’nin sembol kahramanları Martin Luther King, Rosa Parks ve John Lewis gibi liderlerin özgürlüğün kapılarını daha da açmak için da-yaklara, tutuklamalara ve tehditlere göğüs gererek verdikleri onurlu bir mücadele serü-veninin sonucu Beyaz Ev’e gelebilmişti. Bu bile başlı başına büyük bir zaferdi.

Obama, beyazların evrim geçiren ırkçı davranışları ve söylemlerine karşı çaba sarf ederken, yol kazasıyla bir seferinde Afrikalı -Amerikalıları yaralayan ‘zenci’ ifadeli ırk-çılık açıklaması yaptı.1 2015 yılı Haziran ayı ortalarında Güney Carolina’nın Charleston kentindeki Afrika kökenlilerin gittiği kiliseye silahlı beyaz genç tarafından düzenlenen saldırıda 9 kişi yaşamını yitirdi. ABD Başkanı Obama, kilise katliamının ardından WTF televizyonundan Mark Maron’a verdiği mülakatta, ülkesinin ırkçılığı ortadan kaldır-mak için ilerleme kaydettiğini ancak yapılması gereken daha birçok şeyin olduğunu belirtti. Obama, bu noktanın altını çizerken ülkede tabu olarak görülen ‘zenci’ ke-limesini kullandı. Tepkilere karşın bu kelimeyi kullanmaktan pişmanlık duymadığını da kaydetti! Obama, “Irkçılıktan hala kurtulmuş değiliz. Toplum içinde ‘zenci’ ke-limesini kullanmayarak nezaketli olmakla ilgili bir şey değil bu. Bu, Amerika’da hala ırkçılığın var olup olmadığına dair bir ölçüt de olamaz. Toplumlar 200 ila 300 yıl önce olan her şeyi bir gecede silip atamazlar.” dedi.

Beyaz Ev Sözcüsü Josh Earnest, Afrikalı-Amerikalıların tepkisi üzerine Obama’nın yap-tığı açıklamayla ırkçılık konusunda kat edilen mesafeye dikkati çekmek istediğini vurguladı. Earnest, ABD Başkanı’nın böyle bir ifadeyi kullanmasının tartışmaya yol açmasının kendi-lerinde sürprize neden olmadığını ifade etti. Obama’nın doğaçlama konuştuğunu anlatan Earnest, onun “Babamdan Rüyalar” adlı kitabında da ‘zenci’ kelimesini daha önce kul-landığını hatırlattı. Gençlere, 1950, 1960 ve 1970’li yıllara göre ırkçılık konusunda ABD’de birçok şeyin değiştiğini söylediğini belirten Obama, ancak köleliğin ve ayrımcılığın izlerinin hala etkisini sürdürdüğünü vurguladı. Obama, Beyaz Ev’de göreve başladığında adeta bir kurtarıcı olarak karşılanmıştı. Ancak Başkanlık bilançosu umulduğu kadar parlak çıkmadı. Obama’nın belki de yerleşik Washington düzeninin dinamiklerini kırmaya gücü yetmedi.

1 Amerikalılar, yüzyıllar boyunca Siyahîler’e etmediklerini bırakmamış ve devir değiştikçe, bir önceki ka-ranlık devri hatırlatan kelimeleri hem utandıkları için hem de Afrika kökenli nüfusun tepkisi üzerine lügatlerinden ayıklamışlardır. Köle olarak getirip insandan saymadıkları dönemde ‘Nigger’ denilen siyahî-lere, kölelik kalkınca 1800’lerde Colored (renkli) denmiştir. Ama o da ırkçılığın yasal olarak devam ettiği dönemleri hatırlatıyor diye kaldırılmış, 1960’lardan itibaren siyah manasına gelen “black” kelimesi kulla-nılmaya başlanmıştır. Aslında zenci sözcüğü Arapça kökenli olup ‘siyahî’ anlamına gelmektedir. (Arapçada zenc = siyah) Dünya’nın geçirdiği evrimle birlikte birçok ırk meydana gelmiştir. Zenciler de oluşan bu ırklardan biri olup zenci kelimesi ayrı bir ırkı temsil etmek için kullanılır. Aynı zamanda zenci sözcüğü Siyahî her insanı kapsayan genel bir ifadedir. Bu noktada her zencinin aynı ırka ait olmadığının bilinmesi de gerekir. Nigger, “Negro” kelimesinden türetilen bir kelime, köle sahiplerinin köleleri çağırırken kullan-dığı bir aşağılayıcı bir hitap şekliydi. Bütün toplumsal kesimlerden siyahlar için saldırgan bir ifade içerir.

Oysa ABD’nin ilk Siyahî başkanı, özellikle de ülkesindeki ırkçılığı önleyip ‘barıştırıcı’ ol-mayı hedefledi. Hayatın gerçeğini şekillendiren güç karşısında Başkan olması acı gerçeği değiştirmeye yetmedi. Hatta ırkçılık vakaları dramatik şekilde arttı. Siyahîlerin polis tarafın-dan öldürülmesi, ABD kentlerinde şiddetli protesto eylemlerine yol açtı. Charleston’da bir kilisede Siyahî cemaate yapılan kanlı saldırı ve Dallas’ta polislerin keskin nişancı tarafından öldürülmesi toplumu sarsarken, O’nun, olaylar sonrasında toplumu yatıştırıcı ve birleştirici tonlamaları ağır basan sözleri pek de karşılık bulmuyordu.

ABD’deki silahlı saldırıların artmasına rağmen Obama silah taşıma yasalarını değiş-tirmeyi başaramadı. Kongre’deki Cumhuriyetçi çoğunluk Obama’nın reform girişimini bloke etti. Barack Obama’nın ülkedeki dört milyon kaçak göçmene resmi statü kazan-dırma girişimi hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Başkanın kararnamesi Yüksek Mahkeme tarafından iptal edildi. Başkan Obama Cumhuriyetçi Parti’nin direnmesine rağmen ge-nel sağlık sigortasını başlatarak, Amerikan sosyal güvenlik sisteminin en büyük reform-larından birini gerçekleştirdi. 11 milyon Amerikalı sağlık sigortası kapsamına alındı. Ancak reform eleştirildi ve özel sağlık sigortaları bu programı uygulamadı. Trump da göreve başlar başlamaz ilk iş olarak Obama’nın sağlık sigortası reformunu rafa kaldırdı.

Amerikalı filozof, akademisyen, aktivist, yazar, popüler bir aydın ve Amerika’nın De-mokratik Sosyalistleri gurubunun saygın bir üyesi olan Cornel Ronald West, Obama’nın görevde bulunduğu dönemde Mart 2015’de konuk olduğu televizyon programında günü-müzde Afrika kökenli Amerikalıların hala nasıl ezildiğini çok çarpıcı sözlerle aktardı. Siyahî Amerikalıların özgürlük ve eşit haklar mücadelesinin efsane isimleri Martin Luther King ve Malcolm X’i kendisine model almış bir Babtist rahibin oğlu olan Harvard üniversitesi mezu-nu West, 1980’de Princeton’dan Filozofi mastırı alan ilk siyahî olarak tarihe geçmişti. Cornel Ronald West, Harvard ve Princeton’da hocalık yaptı. Paris Üniversitesi’nde dersler verdi. Siyahîlere karşı şiddet hareketleri yoğunlaştığı dönemde Mart 2015’te CBS TV’nin ünlü gece programına, David Letterman şova konuk olduğunda Başkanı Afrika kökenli ABD’de Siyahîlerin hala nasıl olup da ezildiğini keskin ve de somut ifadelerle ortaya koydu. Dr. West çıkarılacak çok önemli ve tüyler ürperten dersler verdi.2

2 Letterman: Şimdi sıradaki konuğumuz saygın bir entelektüel ve New York’taki The Union İlahiyat Okulunda pro-fesör. Aynı zamanda yeni çıkan “Black Prophetic Fire”ın da (Beklenen Siyah Yangın) yazarı Dr. Cornel West!..

Seni ağırlamak zevk. Öncelikle sana iki şey söylemeliyim, sonra söz sende olacak. Radyoda röportajını dinle-dim. Resmen büyülendim. Çok da ikna ediciydi. Şunu fark ettim. Bu adam benden çok daha zeki. Pekâlâ. Bu bir. İkincisi şu; Güneyi, zenci ve beyazların ayrı okullara gittiği günleri, George Wallace’ı, köprünün geçildiği Selma Yürüyüşü’nü, medeni haklar mücadelesiyle ilgili her şeyi, Lyndon Johnson’ı ve onun bundaki rolünü iyi biliyorum. Ben de kendi neslimdeki çoğu insan gibi “Irk ilişkileri konusunda doğru yoldayız” diye düşündüm. Daha güçlü, daha olumlu ve daha eşit oluyoruz sanmıştım. Bu konuda biraz cahillik etmiş olabilirim. Artık sen konuşabilirsin.

West: Hayır, cahillik ettiğini zannetmiyorum 33 yıldır bu programda verdiğin kaliteli hizmet için teşekkür ederek başlamak istiyorum.
Letterman: Teşekkürler.

West: Hayır, hayır. Sen ve ben biliyoruz ki birileri bizi sevmiş olduğu için bugün böyleyiz. Bu fark yaratıyor karde-şim. “Akıllı” denince anlayış şu olmalı: Telefonlar bile akıllıysa o zaman biz bilge, merhametli ve cesur olalım. Amerika’da ırktan bahsettiğimizde beyazların üstünlüğü mirasının üzerinden konuşuyoruz. Sadece zenciler değil, Kızılderililerle başlıyor bu. Sonra melezler, sarı ırklar geldi. Zenci ve beyaz kardeşlerimiz de birçok açıdan başkalarını insanlıktan çı-kararak insanlıktan çıktılar. Demokrasinin olması gerektiği gibi olması için, hak edilmemiş ayrıcalık ya da çıkar peşinde koşma anlayışından kurtulmak gerek.

Letterman: Herkesin ırk ilişkilerinin çok daha iyi olduğunu düşünmesi artık zenci bir başkanımız olmasıyla zirve yaptı. Millet şöyle düşündü. “Bu asla olmazdı ama oldu işte.”

Rodney King olayı ABD’de ırkçılığın bitmediğinin hatta halen çok canlı kaldığının

West: İşte sorun da bu kardeşim. Bir zenci, Başkan olmuş. Orası şüphesiz. Bir yanda manevi açıdan müthiş bir başarı elde edilmiş. Dünyadaki en güçlü makama ulaşılmış yani. Bunun her renkten kıymetli gencimiz üstündeki etkisi, Karizma-tik, zenci bir adamda beyin olduğu görüldü. Orada bir zenci güç sahibi. Ama manevi başarı ile gerçek durum arasında fark var. Bugün hala her 28 saatte genç bir zenci ya da melez bir genç polis tarafından vuruluyor. Zenci başkanımız, zenci adalet bakanımız var ama biri de çıkıp o çocukları öldürdüğü için o polisleri Federal Mahkeme’de yargılamadı.

Millet şunu soruyor; “Durun bir dakika. Yüksek mevkilerde zenciler var ama adalet söz konusu olunca görevlerini yapmıyorlar. Neler oluyor?” Bu yüzden asıl soru bu, nasıl insanlarımız var bizim? Sadece zenciler değil, hepsi.

Letterman: Tamam. Çarpıcı bir istatistik. Bir de şu an bitik durumdayız. Her yerde çirkinlik. Beyazlar zencilere şiddet uyguluyor, peki bu nasıl iş? Başkanımız zenciyken şiddet olayları yaşanacak duruma nasıl geliniyor? Ne zaman bitecek bu?
West: Temel olan şu: Öncelikle, inkâr etmeyecek ve kabul edeceğiz. Bırakın fakiri, çalışkanı, zenciyi, herhangi birine sevgi duyuyorsanız onlara haksızlık edilmesinden nefret etmelisiniz. Adil muamele görmemelerine sinirlenmelisiniz. Tabii bunun cesaret, namus, dürüstlük ve doğruyu söyleme isteğiyle alakası var. Şu an hainler döneminde yaşıyoruz. Açgözlülük çağındayız. Varsa yoksa para aşkı. Her şeyin hâkimi para ama benim hâkimim olması gerekmiyor. Para, mal mülk ve güç sevdalısı çok fazla. Ana akım edebiyatta da bu böyle, başkanımız için de bu böyle. 50 günde 500 Filistinli bebek öldürüldü. Tek kelime etti mi? Siyasi hesaplar. Ahlaki inanışlar, fakirler için de aynı şey geçerli. Dünyanın en zengin ulusunda zenci çocukların yüzde 40’ı yoksulluk içinde yaşıyor. Ahlaki nefrettir bu. Ses çıkaracaklar nerde? Başkan şöyle diyor: “Fox Haber yüklenecek, sağcılar yüklenecek, Neo-liberal fırsatçılar büyük bir sorun değil diyecek çünkü herkesin siyasi hesapları var.” Doğruyu kim söyleyecek peki? Gerçek, popülerliğini gözetmeden yokluk çekenlerin konuşmasına izin vermekten geçer. Nerede senin namusun? Yeterince namuslu insan kalmadı. Bir kısmı da bu ve bu, her renk için geçerli.

Letterman: Suç insanda mı yoksa siyaset sisteminde mi?

West: İkisinde de. Çünkü sorumluluk almamız gerek. Ona şüphe yok ama o makama geliyorsun ve Wall Streetlileri getiriyor, insansız uçaklar (Drone) kullanıp hala casusluk yapıyorsun. İnsan “Dur, yaptığın seçimler bu mu?” diyor. Se-çimleriniz güven oluşturmalı. Kardeşinizi şeytanlaştırmayacak, eleştireceksiniz. Başınız derde girer ama olsun.

Letterman: En başta söylediğime döneyim 1947’de doğduğumdan bu yana Amerikan hayatı ve yaşamı çok gelişti. Ona şüphem yok. Orası şüphesiz zaten. Zenci ve beyazların ilişkisinde gelişme oldu mu? Çökmüş durumda mı? Yoksa düzelmeye devam ediyor da sadece kötüleri mi duyuyoruz? Şu anki durum değerlendirmen nedir?

West: Kesinlikle gelişti ama şunu kabul edelim: İlk başta durum çok kötüydü zaten. Tabii kölelik durumları vardı. Mahalleler ayrı.. Okul sistemimiz ayrılıkçı, birçok açıdan çökmüş bir sistem. Sosyal ve kişisel açıdan müthiş gelişmeler yaşandı ama. Bu çok önemli.

Letterman: Mahkûmlara ve okullu çocuklara harcanan parayı söyler misin?

West: Çarpık önceliklerimiz var. 1970’ten beri başkanlık binasını genişletmek için, 1 trilyon dolardan fazla para harcandı. 90’lardan beri nüfus beş katına çıktı ve suç oranı düştü. Ama hapishaneler hala genişletiliyor. “Neler oluyor?” diyor insan. Birileri para kazanıyor. Açgözlülüğe döndük. Para sevdasına! Para sevdası tüm kötülüklerin anasıdır.

Letterman: Şu seni şaşırtmıyor mu? Nihayet gey camiasındaki insanlar kabul ediliyor ve bu ülkede halk için bir farkındalık oldu, bu durum.
West: Daha mı ileride geylerle ilişkiler yani? Zenciler ve beyazlar arasındaki ilişkiden daha mı ileride? Letterman: Hayır, hayır! Bence çok mesafe kaydettik. Kıymetli eşcinsel kardeşlerimin yanı sıra trans kardeşlerimi kucaklayarak bunu yaptık. Onlar da şunun farkına varmalı: Sistemde belli konumlara geldiğimiz halde hala servetin yüzde 43’ü, nüfusun yüzde 1’inin. Bilhassa orta ve üst sınıflarda eşcinsel kardeşlerimiz kucaklanıyor ama eşcinsel fakirler hala cehennem azabı çekiyor. Bu bana Hindistan’daki kıymetli kardeşlerimi anımsatıyor. Dalit (En alt kast. Dokunulmazlar) camiasında harika insanlar, şahsiyetler var. Dalit başkanları, dokunulmaz başkanlar oldu ama Dalit kardeşlerimin büyük kısmı hala sefalet içinde. Aynısı Amerika için geçerli. Üst konumlarda bulunan pek çok zenci var. Bunlar “Bana bakın” diyen müthiş tavus kuşları. Hâlbuki tavus kuşu uçamadığı için hava atar. Soru şu: Bodrumda sıkışıp kalmışların hesabını tutuyor musun? Sayı sadece zenciler de değil. Beyazlar, melezler de var. Değişmesi gereken asıl şey sistemin kendisi.

Letterman: Bodrum katlardaki zencilerle ilgilenme artık daha mı parlak durumda değil mi?

West: Hayır, daha kötü. Daha kötü, daha kötü. Kıymetli gençlerimizin ruhlarına bakıyorsunuz. Ferguson’daki müt-hiş liderlerde bunu gördük. Genç zenci arkadaşların ruhlarına bakın. Öncülük ediyorlar, güçsüz ailelerden, kötü toplu-luklardan gelmişler. Kurumsal medya sürekli bunlarla uğraşıyor, bunları eşeliyor. İnsan olmak kazanılmış bir erdemdir. Adaletsizliğe uyum sağlamak, ilgisizliğe ayak uydurmak olmaz. Bu yüzden manevi bir kesinti yaşanıyor paranız olsa bile. Çünkü John Coltrane’nin ünlü şarkısıyla öğrettiği şeyin kapasitesini kavrayamamışız: “Yüce olan Sevgidir / A love supreme.” Sevmeyi biliyor musunuz? Sevmeyi müzisyenler anlatır. Çoğu zengin değildir ama müziğe âşıktırlar. Müzik şahane. Geleneğimize dayanıyor bu. Curtis Mayfield, CarolKing, StephenSondheim, Duke Ellington. Onlar aşk savaşçılarıydı. Daha genç nesilde bunu kaybediyoruz. Çok paraları, büyük malikâneleri falan olmasa da gençleri eğitmenin zor tarafı da bu. Sonunda iş dönüp dolaşıp sevgiyi anlamaya gelecek. Sadece sevgiyi anlamaya değil, adaletin halk arasında sevgi gibi görülüp görülmediğine de gelecek.

Letterman: Oturmuş seni dinlerken IQ’mun (Zeka) düştüğünü fark ediyorum. Tanrı seni korusun, Doktor Cornel West. West: Seni de David Letterman. çok açık bir kanıtıydı. 3 Mart 1991 gecesi Rodney King adlı 25 yaşındaki siyahî genç, arabasıyla hızlı gittiği gerekçesiyle polis tarafından durdurulmak istendi. Polisin “ke-nara çek” çağrılarına önce uymayan King, birkaç ışık gittikten sonra Lake View Terra-ce olarak adlandırılan bölgede arabasını durdurdu. King’i arabadan indiren biri Latin 3’ü beyaz 4 polis memuru, King’i cop ve tekmelerle acımasızca dövdükten sonra şok tabancalarıyla vurdular. Olay yeri yakınında evinin balkonundan gelişmeleri izleyen George Holliday adlı bir mahalle sakini, amatör kamerasıyla polislerin King’i dövdüğü anı görüntüledi. Görüntüler, medyanın eline geçince bütün dünyada günlerce gösteril-di. Tepkiler üzerine 4 polis memuru hakkında dava açıldı. Yargılanan 4 polis memuru, 29 Nisan 1992 günü, tamamı beyazlardan oluşan jüri tarafından suçsuz bulunarak be-raat ettirildi.

Mahkeme sonrası, Los Angeles Belediye Başkanı Tom Bradley, jürinin kararının videodaki gerçeği örtemeyeceğini belirterek, bu 4 polisin Los Angeles emniyetinde ça-lışmayı haketmediklerini söyledi. Dönemin ABD Başkanı George H. Bush ise herkesi sakin olmaya ve mahkeme kararına saygılı olmaya çağırdı. Ancak bu çağrılar işe yara-madı. Aynı gün akşam saatlerinde Güney Los Angeles’ta 6 gün sürecek isyan başladı. Olayların kontrolden çıkması üzerine, Los Angeles’a Amerikan ordusu ve deniz piya-deleri girdi. Altıncı gün kontrol altına alınabilen şehirde bilanço ağırdı; 54 ölü, 2 bin yaralı, yaklaşık 1 milyar dolarlık maddi hasar, 10 bin tutuklu. İsyan diğer şehirlere de sıçrama eğilimi gösterince, San Francisco’da 1400 kişi, Las Vegas’ta 200 kişi, Seattle’da 100’den fazla kişi tutuklandı. Ülkenin hemen her yerinde siyahlar sokaklara döküle-rek protesto gösterileri yaptılar. King daha sonra yaptığı açıklamada soygun suçun-dan hüküm giydiğini hapishaneden şartlı olarak tahliye edilmiş olmasına karşın alkollü araç kullandığı için polisten kaçmaya çalıştığını itiraf etmişti. Beraat kararından birkaç ay sonra, federal sivil kanunları ihlal etmek suçundan mahkemeye sevk edilen Stacey Koon, Theodore Brieno, Timothy Wind ve Laurence Powell adlı polislerden Koon ve Powell suçlu bulunarak 2’şer yıl hapis cezasına çarptırılmış, King’e ise 3,8 milyon do-lar tazminat ödenmesine karar verilmişti. Olayların tırmanması üzerine televizyon-dan halka seslenen King, “Birlikte geçinebilir miyiz?” sözleriyle ayaklanmaların sona erdirilmesini istemişti. 1991 yılında kendisini ölesiye döven polislerin beraat etmesi üzerine 1992 Nisan ayında 54 kişinin öldüğü Los Angeles isyanının başlamasına neden olan Rodney King, 2012 yılının Haziran ayında 47 yaşında evinin yüzme havuzunda ölü bulundu. O gün itibariyle son derece sıradan olan bir dövülme olayının bu beklenme-dik sonuçları yaratmasındaki tek sebep, şeffaflığı aniden arttıran amatör video kamera görüntüleri ve CNN televizyonunun işbirliğiydi.


ABD’de siyah öfkenin yakın tarihteki bir diğer olayı 2014 yılında yaşandı. Missi-ouri eyaletinde 18 yaşındaki silahsız siyahî genç Michael Brown, ismi açıklanmayan polis memuru tarafından öldürüldü. Ve aylar süren büyük bir siyah isyan yaşandı. 10 Ağustos 2014’te Brown’un ölümünün ardından başlayan protestolarda polis 32 kişiyi gözaltına aldı. Ferguson polisine yardım için diğer bölgelerden 300 polis geldi. Pro-testolarda polisin, askeri tarzdaki araçlar kullandığı ve aşırı güç kullanımına yöneldiği görüldü. ABD Başkanı Barack Obama, açıklama yaparak, Brown’un “yürek burkucu” olarak niteledi. Obama, olaylardaki şiddete ve polisin güç kullanımına yönelik kaygıyı dile getirdi. Obama, Brown’ın polis tarafından öldürülmesi olayıyla ilgili olarak, Adalet Bakanlığı ve FBI’a, sahadaki yerel yetkililerle birlikte olayı bağımsız biçimde soruştur-ma talimatı verdiğini bildirdi. Beş gün sonra Brown’ı öldüren polis memurunun ismi, Darren Wilson olarak açıkladı. ABD Adalet Bakanı Eric Holder, olaylara müdahalede polisin askeri teçhizat kullanmasını eleştirdi. Missouri Valisi Jay Nixon da Ferguson semtinde güvenliğin denetimi görevinin, protestoculara karşı aşırı güç kullanmakla eleştirilen yerel polisten, Missouri eyaleti otoyol devriyesine devredileceğini kaydet-ti. Ancak öfke dinmedi. Protestoların devamı üzerine, Vali Nixon ve diğer yetkililer, eyalette olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan etti. ABD Adalet Bakanı Holder, Brown’ın cesedinde federal otopsi yapılması talimatı verdi. Missouri Valisi Nixon, Fer-guson’a Ulusal Muhafız Birliğinin konuşlandırılması emrini verdi. Obama, ABD poli-sinin askeri teçhizatla donatılmasını içeren programların yeniden gözden geçirilmesi çağrısında bulundu. Ferguson civarında polis Siyahî bir kişiyi daha, kendisine bıçak çektiği ve tutarsız davranışlarda bulunduğu iddiasıyla vurarak öldürdü.

Uluslararası Af Örgütü, ABD’ye “polis şiddetine son verin” çağrısı yaptı ve ta-rihinde ilk kez ABD’ye gözlemci heyeti gönderdi. Ferguson’daki olayları izleyen AA muhabiri, ABD polisi tarafından ölümle tehdit edilip darp edilerek gözaltına altına alındı, beş saat hücrede tutuldu. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu Amerikan po-lisinin Ferguson’daki olaylarda gazetecilere yönelik muamelesinin ‘utanç verici’ oldu-ğunu belirtti. St. Louis’de 12 üyelik jüri, kanıtları incelemeye başladı. Jüri 9 beyaz, 3 Siyahî üyeden oluşuyor. Ferguson’daki olayları takip ettiği sırada AA muhabirine silah doğrultan ve ölümle tehdit eden polis memuru süresiz açığa alındı. 25 Ağustos günü Brown’in cenazesi defnedildi. Eylül ayı başında da ABD Adalet Bakanlığı, protestocu-lara karşı aşırı güç kullanmakla eleştirilen Ferguson polisi hakkında kapsamlı soruş-turma başlattı. Federal yargıç, polisin protestocuları, uyarıdan beş saniye sonra hala yerinde durmayı sürdüren medya mensuplarını ve mahalle halkını tutuklamasına yara-yan ‘5 saniye kuralı’nı askıya aldı.

Ekim ayına girildiğinde ABD’nin St. Louis kentinde beyaz bir polis memurunun gö-revde olmadığı esnada Siyahî bir genci daha vurarak öldürdüğü belirtildi. St. Louis poli-si, adını açıklamadığı 18 yaşındaki Siyahî gencin silahlı olduğunu ve güvenlik güçlerine üç el ateş ettiğini ileri sürerken, gencin yakınları ise siyahî gencin elinde sandviç oldu-ğunu ve polisin bunu silah sanarak ateş ettiğini savundu. Ve 11 Ekim 2014’te Brown’dan sonra yine bir gencin öldürülmesi, protestoları ve olayları tekrar alevlendirdi. Protesto-ların dördüncü gününde 50 kişi gözaltına alındı. Vali Nixon, sistematik eşitsizlikleri ele almak için bölgesel komisyon kurdu. Amerika genelinde 70’in üzerinde şehirde yapılan protestolarla ABD polisinin Siyahîlere ve Latinlere yönelik şiddeti protesto edildi. Ka-sım ayına girildiğinde ABD kaynamaya devam ediyordu. Birleşmiş Milletler (BM) İşken-ceye Karşı Komite, ABD’de polisin uyguladığı şiddet, Guantanamo hapishanesindeki tu-tukluların durumu ve tutukluların maruz kaldığı kötü uygulamaları mercek altına aldı. Michael Brown’ın babası Michael Brown Sr, “Biz BM’ye oğlumuz için adalet aramaya geldik. Başlama noktası olarak daha iyi bir yer olamazdı” dedi. Olaylar bastırılamıyordu. Siyahî Amerikalılar sokaklardaydı, polisle çatışıyordu. Missouri eyaletinde Vali Nixon, polis memuru Wilson ile ilgili jürinin kararı öncesinde olağanüstü hal ilan etti. Brown’un babası Michael Brown Sr, oğlunun ölümüyle ilgili soruşturma kurulunun ka-rarı öncesinde yaptığı açıklamada barış ve sükûnet çağrısında bulundu.

24 Kasım 2014’te Ferguson’daki olayla ilgili tartışmalar devam ederken polis, bu kez de Cleveland’da elindeki oyuncak tabancadan şüphelendiği 12 yaşındaki siyahî bir çocuğu vurarak öldürdü. Bu sırada Ferguson kentindeki mahkeme, 18 yaşındaki silah-sız siyahî genç Michael Brown’u öldüren polis memuru Darren Wilson’a ceza verilme-mesine karar verdi. ABD Başkanı Barack Obama, ABD’nin kanunlar ülkesi olduğunu belirterek, “Ferguson’daki jürinin kararını kabul etmek zorundayız.” dedi. Obama protestolarda sükûnet çağrısı yaptı. 18 yaşındaki silahsız siyahî genç Michael Brown’ı öldüren polisin yargılanmasına gerek görmeyen mahkeme kararından sonraki ikinci günde de ülkenin dört bir tarafında yeni protesto gösterileri düzenlenirken, olayların merkezi Ferguson’daki gerilim devam etti. Barack Obama, Ferguson’da olanları baha-ne ederek şiddete başvuranlara hiçbir sempati duymadığını ama toplumun bazı ke-simlerine adil davranılmadığı duygusuyla hayal kırıklığı yaşayanları anladığını söyledi. Gösteriler sadece Ferguson’la sınırlı kalmadı. Başkent Washington olmak üzere New York ve Los Angeles dahil 170 şehirde katil polislere yönelik gerekli hukuki adımların atılmamasını protesto eden binlerce kişi sokağa döküldü. Protestocuların bir kısmı Mic-hael Brown’ın öldürüldükten sonra cesedinin 4.5 saat boyunca caddede bekletilmesini sembolize etmek adına 4.5 dakika süreyle yerde yatarak ölü taklidi yaptı. Siyahî genci öldüren polis memuru Darren Wilson, konuya ilişkin sessizliğini bozarak ABC televiz-yonuna mülakat verdi. Konuşmasında eylemini savunan Wilson “Ben görevimi doğru bir şekilde yaptım” diye konuştu. Öldürdüğü gencin beyaz olması halinde aynı şekilde davranıp davranmayacağı sorusuna da Wilson “aynı şekilde davranırdım” diye cevap verdi. Brown’ın iri ve çok güçlü bir çocuk olduğunu, kendisine yumruk at-tığını ve silahını almaya çalıştığını öne süren Wilson, hayatının tehlikede olduğunu düşündüğünü iddia etti.


Kalp krizi geçirdiği söylenen kadını, polisin bulunduğu yere getiren gruba biber gazı sıkılması da ABD kamuoyunun tepkisini çekti. İnternette yayınlanan görüntülerde baygın kadının biber gazına maruz kaldığı görülüyor. Baygın kadının çocuğu “O be-nim annem” dese de polis gazla onu da uzaklaştırıyor. Öte yandan St. Louis’de bir eve düzenlenen operasyonda iki FBI görevlisi silahla vuruldu. Yetkililer, olayın gösterilerle ilgisi olmadığını söyledi. Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad El Hüseyin, Ferguson olayları üzerine “ABD’ye itidal ve kurumsallaşmış ayrım-cılığın kökünü kazımak için kararlı çaba gösterme” çağrısı yaptı. Rusya Dışişleri Ba-kanlığı İnsan Hakları Temsilcisi Konstantin Dolgov da “Ferguson olayları, ABD’nin ırksal sorunlarının dışa vurumudur” yorumunu yaptı.

Yapılan araştırmalar, Amerika Birleşik Devletlerinde polis tarafından Siyahîlere karşı kurumsallaşmış bir ırkçılık ve önyargı ile yaklaştığını ortaya koymaktadır. Haf-tada ortalama iki Siyahî Amerikan vatandaşının beyaz bir polis tarafından öldürülüyor olmasını gösteren FBI raporları ise bu bulguları sadece güçlendirmektedir. FBI ra-kamlarına göre, polisler yılda ortalama 400 kişiyi “haklı görülebilecek gerekçelerle” öldürüyor. Bowling Green State Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bir çalışmanın veri-lerine göre, polis 2005-2011’de “haklı görülebilecek gerekçelerle” 2 bin 718 kişiyi öldürdü. Ancak bu güvenlik güçlerinden sadece 41’ine cinayet ya da ölüme sebebiyet verme suçlarından dava açılabildi. Diğer hadiselerde ise Ferguson’da olduğu gibi gü-venlik görevlileri aklanarak takipsizlik kararları verildi.

Amerikan adalet sisteminde Siyahîlere yönelik ön yargıyı ve akabinde verilen ada-letsiz kararı açık bir şekilde gösteren olayların bir diğeri de Kuzey Karolina eyaletinde yaşandı. Örneğin, 2015 yılı Ocak ayında Kuzey Karolina eyaletinde işlemediği iki ci-nayet sonucu suçsuz yere müebbet hapis yatan 70 yaşındaki Joseph Sledge, eyaletin 2007 yılında kurduğu Suçsuzluk Araştırma Komisyonu’nun çalışmaları sonucu üç ki-şilik jüri heyetince aklandı. Bölge savcısı dosyanın yeniden açılacağı sözünü verirken sistemin bir hata yaptığını, bunun için de Sledge’den özür dilediğini söyledi. Hayatının yarısından fazlasını suçsuz yere demir parmaklıklar ardında geçiren Sledge, özgürlüğü ‘harika’ olarak değerlendirdi. Sledge, bugüne kadar bin 500’den fazla davayı ele alan komisyonun çalışmaları sonucu tahliye edilen sekizinci kişi olmuştu. Kuzey Carolina eyaleti tarafından Slenge’ye 750 bin dolar tazminat ödendi.

Diğer bir vaka ise 2015 Nisan ayında Alabama eyaletinde mahkeme, 1985 yılında iki kişiyi öldürme suçundan idama mahkûm edilen 58 yaşındaki Ray Hinton’ın cinayet işlediğine dair kesin bir kanıt bulunmadığına ve Hinton’ın beraatine karar verdi. Yakın zamanda yapılan balistik testler sonucu, cinayetlerde kullanılan mermilerin Hinton’ın evinde bulunan silaha ait olmadığı ortaya çıktı. Hinton, beraat ettikten sonra yaptığı açıklamada “30 yıldır ceza evinde idamı bekliyordum. Bu kadar süre boşu boşuna hapis yattım. Yapmaları gereken sadece silah üzerinde gerekli testleri yapmaktı” diye konuştu. Alabama eyaleti, Hinton’ın 30 yıl suçsuz yere hapis yatmasıyla ilgili he-nüz bir özür açıklaması yapmadı. Avukat Bryan Stevenson, bu davanın ABD yargı sis-temindeki eksiklikleri göstermesi açısından ‘örnek vaka’ olabileceğini söyledi.

Başka bir olayda ise 2014 Kasım ayında Ohio eyaletinde yalan ifade veren bir tanık yüzünden 39 yıl hapis yatan bir adam, yıllar sonra özgürlüğüne kavuştu. 1975’te Ricky Ja-ckson’ın bindiği otobüste işlenen cinayetin tek tanığı, o tarihte 12 yaşında olan Edward Vernon’du. Küçük çocuğun cinayeti Jackson’ın ve otobüste bulunan iki kardeşin işledi-ğini söylemesi üzerine jüri zanlıyı suçlu buldu. Ricky Jackson ve iki kardeş cinayetten hüküm giydi. Şimdi 51 yaşında olan tanık Eddie Vernon yıllar sonra, saldırıyı görme-diğini ve polisin ailesini tutuklama tehdidi üzerine bu ifadeyi verdiğini açıkladı. Hapis-hanedeyken annesini, erkek kardeşini ve bir kız kardeşini kaybeden Ricky Jackson, geç gelen adalete rağmen özgür kaldığı için mutlu olduğu söyledi. Cezası eyalet yasalarına göre hapse çevrilen Jackson, 73’ten beri masumken ölüm cezası alan 148’inci, bu yılki 5’inci mahkûm olmuştu.

Sırf Siyahî olduğu için yıllarca hapis yatan ya da idam edilenlerin masumiyetlerini belgelemek için çaba sarf eden ‘Innocence Project’ örgütü, ABD’de suçluları belirleme hatalarının büyük bir kısmının, kurbanların veya görgü tanıklarının Beyaz, şüphelile-rin Siyahî olduğu davalarda yapıldığına dikkat çekiyor. Örgüt verilerine göre 1989’dan 2006’ya dek ABD’de suçlu bulunduktan sonra DNA testiyle aklanan 180 kişinin yarısını Afrika kökenli ABD’liler oluşturuyordu. Ayrıca, polisin ateş açtıkları olayları inceleyen bilimsel çalışmalara göre, genç siyah bir erkeğin bir polis tarafından vurularak öldürül-mesi ihtimali, genç bir beyaz erkeğe oranla 20 kat daha fazladır.

ABD’de ırk bağlamında yaşanan olaylar çok açık bir şekilde göstermektedir ki ege-men medya aygıtlarının gösterdiğinin aksine, sosyal adalet ve refah, Amerikan toplu-munun alt katmanlarına, özellikle Afrikalı-Amerikalılar ile Latin’lere yayılamamakta-dır. Dünyada bilinenin ve gösterilenin tam aksine, Amerika’da ırklar arası ilişkilerin ve sosyal ve ekonomik uçurumun gün geçtikçe kötüleştiğini de belirtilebilir. Siyahî bir başkan olan Obama döneminde bile ırkçılık gittikçe daha da kötü bir hal almış ve ner-deyse Amerika’da sosyal bir patlama meydan gelmiştir. Bir sonraki bölümde de göste-rileceği gibi Trump döneminde de durum pek iç açıcı değildir. Hatta ve hatta Trump’ın, Beyaz ırkın üstünlüğüne dayalı söylemlerle başa geldiğinin de açık bir şekilde belirtil-mesi gerekmektedir.

Donald Trump, Irk ve Irkçılık

Irkçı kavramların Trump tarafından dillendirildiği seçim kampanyası sırasında (2016) bir yaz gecesi yaşananlar, siyah-beyaz ateşinin canlı kor ateşinin en somut ör-neklerinden biri olarak kayda geçmişti. Temmuz 2016’da Dallas’ta beş polis memuru öldürüldü, kısmen ağır olmak üzere altı polis ise yaralandı. 11 Eylül 2001’deki New York Dünya Ticaret Merkezi ikiz küllerine uçaklarla düzenlenen terör saldırılarından bu yana ABD’de bu kadar çok güvenlik görevlisi hayatını kaybetmemişti.

Cinayetler 48 saat zarfında iki Siyahînin polis tarafından öldürülmesini protesto gösterisi sırasında işlendi. Sadece Dallas kana bulandı. Oysa Dallas, polisin görev an-layışı ve polis şiddeti açısından ABD’nin örnek kenti sayılıyordu. Başka hiçbir kentte daha fazla siyah polis, beyaz polisle birlikte görev yapmıyor. Beş polis, tek bir şahıs tarafından infaz edilmişti. Failin, beyaz polis düşmanı olduğu ortaya çıkarılana kadar komplo teorileri üretildi. Şiddet olayları, ABD’nin önemli bir kırılma noktasına yak-laştığı döneme, Donald Trump’ın seçim döneminde aylardır kullandığı ırkçı ifadelerin gergin atmosferine rast gelmişti.

Trump ve taraftarları, ırkçılık sınırlarını yeniden çizmekle Pandora’nın kutusunu bir kez daha açtılar. Trump’ın ‘büyük’ Amerika’yı yeniden canlandıracağına ilişkin söylemleri ABD’nin yeniden ‘beyazlaştırılmasından’ başka anlam taşımıyordu. Gazete sütunların-da TV ekranlarında ve radyo programlarında hemen her gün, ülkede siyahlara yönelik ne ölçüde ırkçı ve ayrımcı politikalar uygulandığına dair tartışmalar yapılıyordu. Amerika, 1960’lı yıllarda Martin Luther King önderliğindeki Sivil Haklar Hareketi’nden sonra, va-tandaşlar arasındaki ayrımcılığı ortadan kaldıracak düzenlemeler yapmıştı. Birçok eyalet-te de ırkçılığa ve ayrımcılığa ağır cezalar getiren yasalar kabul edilmişti.

Bütün bunlara rağmen, hukukçular, kanaat önderleri ve sıradan halk, ülkede halen siyahlara karşı adaletsizliğin sürdüğünü haykırmaktadır. “ABD’de Demokrasi” adlı ki-tabın yazarı Alexis de Tocqueville’nin işaret ettiği gibi; “Beyazlar, siyahîleri kendi seviyelerine getirmekten çekinmektedirler. Çünkü kendilerinin de onlar gibi ola-bilmelerinden kuşku duyarlar.”

Trump’ın hayat hikayesi, aslında ırklara yönelik bakış açısını açıklar mahiyettedir. Donald Trump, Alman kökenli bir aileden gelmektedir. Berber olan büyük babası Fre-derick Trump, 1885 yılında henü

banner53
Yorumlar (0)
21
parçalı az bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?