Amerika akademisinde İslam araştırmaları / Omid Safi

11 Eylül’ün ardından Amerika’daki üniversite ve kolejlerin hemen hiçbirinde, yaşanan olayı öğrencilerine “açıklayabilecek”, kendi halkına olayla ilgili bilgi verebilecek ve medyayla konuya dair iletişime geçebilecek bir departman olmadığının farkına varılmıştı. Ancak, kısa bir süre içerisinde, İslam araştırmaları kadrolarında kayda değer bir artış görüldü.

Amerika akademisinde İslam araştırmaları / Omid Safi

Dünya Bülteni - DÜBAM

Kuzey Amerika akademisinde yürütülen İslam araştırmalarına dair görüşlerimi paylaşmam istenmişti. Bu alandaki çalışmalara öncülük eden kişilerin çoğunun hocalarım olduğunu, ve bu alanın akranlarımın yıllarca süren çalışmalarıyla son halini aldığını dikkate alırsak, bu isteğe sessiz kalmam beklenemez. Son yirmi yıldır İslami çalışmalar alanındaki gelişmeleri yakından takip edebilme şansım oldu. Bu durumu göz önünde bulundurarak, umuyorum ki, bu alandaki güncel durum hakkında yargıda bulunabileceğim.

1990’ların başlarında İslam çalışmaları alanında yüksek öğrenim hayatıma başlamıştım. O günlerde hemen hepimiz “yönümüzü değiştirmiştik”. Zira üniversiteye başladığımızda, hiçbirimiz İslam araştırmaları alanında profesör olmayı planlamıyordu. Bir çoğumuzun, özellikle de farklı ulus kimliği taşıyan Müslümanların, doktor, avukat, mühendis olmak ya da ne kadar şüpheyle yaklaşılsa da “ticaret yapmak” gibi, üniversite sonrası alışılageldik hedefleri vardı. Fakat bu alanda çalışma yapmaya karar veren bizler, Seyid Hüseyin Nasr, Hamit Algar, Roy Mottahedeh, Bruce Lawrence, Vincent Comell, Carl Ernst, Michael Sells, Annemarie Schimmel gibi isimlerin yolundan gitmeyi tercih ettik.

Benim bu süreçteki serüvenim de oldukça karışıktı: bir tıp okuluna kabul edilmiş, ancak doktoraya başlamak adına bu okuldan vazgeçmiştim. Bunun üç ya da dört yıl öncesinde, bu alanda meslek edinmenin nasıl bir tecrübe olduğunu ya da ne kadar maaş alabileceğimi sorgulamaya başlamıştım. 1999’da doktorasını bitirmek üzereyken bu sorulara yanıt arayan birinin yaşadığı şoku hayal edin. İslam araştırmaları alanında toplamda dört iş imkanı vardı, ve bunların hepsi Kuzey Amerika’daydı. Aslında 1980’lere kıyasla bu bile önemli bir gelişmeydi; zira o günlerde İslam araştırmaları alanında devlet kadrosunda çalışılabilecek yalnızca bir iş imkanı vardı. Tüm ülkede!

Bu artışa neden olan ise şüphesiz ki 11 Eylül’dü. 11 Eylül’ün ardından Amerika’daki üniversite ve kolejlerin hemen hiçbirinde, yaşanan olayı öğrencilerine “açıklayabilecek”, kendi halkına olayla ilgili bilgi verebilecek ve medyayla konuya dair iletişime geçebilecek bir departman olmadığının farkına varılmıştı. Bu rollerin birbirinden farklı olmasının yanı sıra, konuya dair eksikliklerin listesi de bir hayli uzundu. Ancak, kısa bir süre içerisinde, İslam araştırmaları kadrolarında kayda değer bir artış görüldü. 11 Eylül’den sonraki birkaç yıl içerisinde, 2008’deki ekonomik krize kadar olan süreçte, İslam araştırmaları alanında her yıl 40 ila 50 iş pozisyonu belirdi.

Söz konusu dönemde, Amerika Din Akademisi (American Academy of Religion - AAR) ve Kuzey Amerika Ortadoğu Araştırmaları Kuruluşu (Middle East Studies Association - MESA)’nun İslam araştırmaları alanında yaptıkları çalışmalarda önemli bir ayrım bulunuyordu. Tahmin edileceği üzere MESA’nın odaklandığı ana konular Ortadoğu, Filistin-İsrail sorunu, Mısır ve İran’ı ihtiva ediyordu. İki kurum arasında büyüklüğe dair de bir fark vardı: MESA’nın birkaç bin üyesi varken, AAR’nin bugün yaklaşık 12,000 üyesi bulunmaktadır. Ancak, 1990’larda AAR’nin İslam araştırmaları bölümünün 30 ila 40 arasında üyesi bulunmaktaydı. Daha basit bir ifadeyle açıklamak gerekirse, o günlerde İslam araştırmaları, Amerika’da din alanında yapılan çalışmalar arasında “marjinal” bir konumdaydı.

Ortadoğu’nun ötesinde din alanına odaklanmasının yanı sıra, AAR’yi MESA’dan ayıran bir diğer önemli unsur, AAR’nin daha çok teori üzerinde durmasıydı. AAR’nin bir çok üyesi, İslam alanındaki tartışmaları daha geniş bir perspektifle dini araştırmalarda bir yere oturtmaya çabalıyorlardı. 1990’larla birlikte bu, sadece post-kolonyal ya da feminist eleştirinin değil, aynı zamanda antropolojik yaklaşımın, farklı alanlarda yapılan “teorik” çalışmaların, Said eleştirisi ve post-Said eleştirinin ve daha fazlasının da dikkate alınması gerektiği anlamına geliyordu. AAR kendi içerisinde, dini gelenekten gelen, dini pratikleri uygulayan birinin bu alanda nasıl akademisyen olabileceği ya da olamayacağına dair tartışmalara sahne olmuştu. AAR’nın çıkış noktasını bir şekilde, National Association of Biblical Instructors (İncil Eğitmenleri Ulusal Derneği) gibi bir dini yapı oluşturuyordu. Journal of the American Academy of Religion (Amerika Din Akademisi Dergisi), Bible and Literature (İncil ve Edebiyat) dergisi olarak yayın hayatına başlamıştı. Hristiyanlık üzerine bölgesel çalışmaların ötesine geçebilmek ve tüm din geleneklerini araştıran en büyük uluslararası akademik kurum olabilmek için köklü düzenlemeler, gelişim ve intibak gerekliydi.

Bugün, din akademisinde uzlaşı sağlanana kadar ne kadar çaba harcandığının farkında olmaksızın, normatif/tanımlayıcı yaklaşıma geçiş yapan İslam araştırmaları alanındaki akademisyenleri, daha çok Müslüman olanları kastediyorum, görmek bana üzüntü veriyor. İslam araştırmaları bölümündeki öğrencilere sıklıkla Rebecca Chopp’un AAR’deki “Kardeş Katlinin Ötesinde bir Çatışma” adlı, ustaca yapılmış başkanlık konuşmasını dinlemelerini salık veriyorum. Müslüman akademisyenler için normative/tanımlayıcı bir yaklaşım benimsemenin yolları mevcut ancak bunu, konu hakkındaki tartışmaların tarihinin farkında olmadan yapamazlar. Yapamayız.

Bunlar mutlak ikilikler değiller. Asla bir araya gelmeyecek iki zıt kutuptan da bahsetmiyoruz. Bununla birlikte, kimse bir özel ya da devlet üniversitesinde sınıfa girip, İslam geleneği hakkında azınlığın görüşünü ya da kendisini İslam’ın sınırlarının ötesinde tanımlayan Müslümanları yok sayan normatif ifadelerde kolayca bulunamaz. Bu tarz normatif bir dil kullanımı, en basit ifadeyle akademik geleneğe aykırıdır. Bu tarz ifadelerde bulunan Müslüman bir akademisyen, Ortodoks Musevi bir meslektaşının, dersinde reformcu Musevilerin aslında gerçek Museviler, Mahayana Budistlerinin gerçek Budisler ya da Katoliklerin Hristiyan olmadığını söylediğini bir düşünsün: Herhangi biri bunların söylendiği bir dersin ne kadar zor geçeceğini ve bölüm yetkililerinin müdahalesine uğrayacağını tahmin edebilir. Müslüman akademisyenlerin Şii’leri Sufi’leri, felsefecileri ya da feministleri özünde yollarından sapmış ya da “gerçek” Ortodoks İslam’ın dışında kalmış Müslümanlar olarak etiketlediğini hala sıklıkla duyuyoruz.

Diğer bir ifadeyle, asıl zorluk biz nerede durduğumuzun farkında olmadığımızda başlar. Bazı konular, akademinin dışındaki başka mecralarda –El Mağrip Enstütüsü, Zaytuna, ALIM programı ya da aRihla dergisi gibi- tartışılmaya muhtaç olabilir. Ya da üniversite derslikleri bazı konuları tartışmak için en uygun mekanlar olmayabilir. Her mekanın bir adabı vardır. Bizler her ne kadar bu adapları değiştirmeye, benimsemeye ya da karmaşıklaştırmaya çalışsak da, bu adaba uygun davranmak bizler için de oldukça önemlidir.  

Tüm bu tartışmalara rağmen, bazı önemli gelişmeler de yaşanmadı değil. Bundan on yıl önce İslam araştırmalarında 30 ya da 40 akademisyen bulunmaktayken, bugün AAR’nin İslam araştırmaları bölümünde 800 kadar üye bulunmakta. İslam araştırmaları bir dönem “marjinal” bir alan olarak görülmekteyken, bugün bu alanda kayda değer gelişmeler gözlenmekte.  

AAR’deki İslam araştırmalarının temeli, Hristiyanlık tarihi bölümünde İslam, Yahudilik ve Hristiyanlık karşılaştırmaları yapılan panellerle atıldı. Daha sonra bu konuya paralel olarak, İsmail Faruk gibi normatif yaklaşımı benimseyen akademisyenlerin öncülüğünde İslam araştırmalarına dair söyleşiler başladı. Müslüman olmayan bir dizi akademisyen ise din araştırmaları modeli üzerinde çalışmalarını sürdürmekteydiler. Wendy Doniger tarafından yönetilen çalışmalar bu iki grubun ayrılmasına neden oldu. Bu ikinci grup, 1980’lerde İslam Çalışmaları adında yeni bir çatı altında bir araya geldi. Bu yaklaşımın dini olmayan doğası İslam Çalışmaları başlığındaki “Çalışmalar” sözcüğüyle vurgulanıyordu. Bugün İslam Çalışmaları Bölümü, AAR’deki çeşitlilik ihtiva eden ve güçlü yapısıyla örnek gösteriliyor. Buna ek olarak, son üç yıl içerisinde üç yeni alt bölüm kurarak başarılı bir açılım yaptık: İslami Mistisizm sınıfı, Kur’an sınıfı ve İslami Çağdaş sınıf.  

Son birkaç yıl içerisinde üç farklı koldan İslam Çalışmaları’ndaki Müslüman akademisyenlerin yükselişini hedef alan saldırı ve eleştiriler, İslam araştırmaları alanında Müslüman akademisyenlerin artan önemini gösteren önemli bir unsurdur. Bu eleştirilerden bazıları Richard Martin’inkinde olduğu gibi dostça kaygılarla, bazıları ise Aaron Hughes ve David Freidenreich’in eleştrileri gibi hükmü kalmamış, ağır, yanlış ve indirgemeci bir anlayışla yapılıyordu. Her şeye rağmen, Müslüman olmayan akademisyenlerden gelen bu saldırı ya da tepkiler bir şeylerin kökten değiştiğine işaret ediyordu.  

Bu gelişme, AAR’ye o güne kadar görülmemiş sayıda kadın ve farklı ırktan insanın akın etmesine neden oldu. Değişim adeta bir anda gerçekleşmişti. Bir yıl içerisinde İslam Çalışmaları Bölümü’ndeki kadın oranının yüzde 50’nin üzerine çıktığını hatırlıyorum. Bir sonraki yıl ise, akademide ilk kez düzinelerce siyahi akademisyen vardı. Her ikisi de önemli gelişmelerdi. Bu çeşitliliğin öncesinde İslam Çalışmaları Bölümü’nde Musevi ve Hristiyan erkeklerin egemenliği söz konusuydu.

Yaşanan tüm gelişmelere rağmen, hala önemli sorunlar bulunmakta. AAR’deki büyüme farklı geçmişlere sahip Müslümanlar sayesinde sağlanmıştı. Ancak bu Müslüman öğrencilerin çok azı dini araştırmalar hakkında teorik bilgi sahibiydi. Teori konusunda, diğer alanlara kıyasla hala daha az donanımlı durumdayız. Bir diğer sorun ise İslam araştırmaları mezunu birçok öğrenci, Ortadoğu ya da Yakındoğu araştırmaları gibi konularda yüksek lisans yapıyor. Bu da bir çok öğrencinin, doktora seviyesinde din araştırmaları yapmaya başladığında teorik olarak yetersiz olmasına neden oluyor.

Din araştırmalarında tartışılması gereken en önemli konu rakamlarla ilgili. Beşeri bilimlere akının yaşandığı bu günlerde, neredeyse Amerika’daki bütün üniversite ve kolejlerde din/teoloji bölümleri mevcut. Bu bölümlerde, İslam araştırmaları alanında tam zamanlı fakülte çalışanı oranı ise yaklaşık yüzde 10. Görünen o ki, Kuzey Amerika’da İslam araştırmalarına gösterilen ilgi daha da artacak. Princeton ve Berkeley gibi saygın üniversitelerdeki “Yakın Doğu Departmanları”nın yapısı bugünün koşullarına uygun değildi. Bu departmandaki programlar Arapça, İbranice, Süryanice, Arami ve eski Mısır uygarlığını inceliyor; metin ve dil analizleri üzerine yoğunlaşılıyordu. II. Dünya Savaşı sonrasında hükümet desteği ve dönemin şartları “Ortadoğu Araştırmaları”na eğilimin artmasına ve akademik ilginin Soğuk Savaş tarafından belirlenen daha güncel, politik gündemle de ilgili konulara kaymasına neden oldu.

Din araştırmaları programları, Amerika’daki neredeyse bütün üniversitelerde önem kazandı ve İslam hakkında akademik çalışmalarda bulunanlara beşeri bilimlere eklemlenme imkanı sağladı. Ancak bizim için, özellikle de Müslüman akademisyenler için, İslam araştırmalarının din propagandası yapılan ve din araştırmalarının suistimal edildiği bölümler olarak algılanmasının önüne geçmek büyük bir önem arz ediyor. Bizler kendi konumumuzu tayin edebiliriz ve etmeliyiz de. Bunu gerçekleştirmek antropoloji, post-kolonyalizm, feminizm, Afro-Amerikan çalışmaları ve diğer disiplinlerin teorik yaklaşımlarına aşina olmakla mümkün olabilir. İslam araştırmaları bölümlerindeki birçok akademisyen bu fikre oldukça açık olmakla birlikte, hala bu alanları yabancı, seküler, “gerçek” İslam değerleri üzerindeki Batılı dayatmalar olarak gören çok sayıda akademisyen de mevcut. Biz İslam’ı bu disiplinlerle karşıtlık ilişkisiyle konumlandırdıkça, kendi kendimizi marjinalleştirme ve bağlamdan koparma riskini de arttırıyoruz.  

Bu, politik dingincilik ya da oto-sansür amaçlı bir argüman değil. İslam araştırmaları alanında dünya görüşleri birbirlerinden çok farklı, zeki ve karizmatik çok sayıda Müslüman akademisyen bulunmakta. Benim kendi beklentim, biz akademisyenlerin teorik tartışmalara daha fazla aşina oldukça, Amerika akademisinde daha sağlam bir yer edinmeye devam edebileceğimiz yönünde.

Son olarak, bu günlerde İslam araştırmaları bölümündeki bir dizi akademisyenin, akademideki rolleri ve kendi cemaat ve/veya kamudaki entelektüel rolleri arasında git-geller yaşadığına şahit oluyoruz. Aslında birçok Müslüman akademisyen bunun çok yönlü kimliklerinin bir parçası olarak algılanması gerektiğine inanıyor. Sherman Jackson, Amina Wadud, Jonathan Brown, Kecia Ali, Ingrid Mattson gibi akademisyenlerin bu iki rolü ustalıkla sürdürebildiğini görüyoruz. İslam araştırmalarında gelecek nesillerin de bu rol modelleri örnek almaları umulabilir.

Amerika’daki kuruluşlarla karşılaştırıldığında İslam araştırmalarının tarihi oldukça karmaşık. Bir yandan, bugün Amerika’daki bir çok saygın üniversitede lisans üstü programlar mevcut. Bu edinim, üniversitelerin aramızdan ayrılmış dehaların boşluğunu doldurmaya çabalamaksızın geçirdiği on yıla rağmen gerçekleşti. Ne Harvard Üniversitesi Annemarie Schimmel’in ne de Chicago Üniversitesi Fazlur Rahman’ın yerini tam olarak doldurabildi. Bir süre öncesinde birçok program, hem cinsiyet hem otorite anlamında tek adam tarafından idare ediliyordu. Duke, Yale ve Berkeley üniversiteleri de bu profile uyuyordu. Ancak bu, 11 Eylül’ün ardından değişti. Bugün, farklı üniversitelerde İslam konusunda iki, üç ya da dört uzman fakülte üyesi bulunuyor. Harvard, Yale, Princeton, Chicago, Duke, UNC, Stanford, Columbia, Penn, NYU, Emory, Georgetown, Michigan gibi köklü üniversiteler de buna dahil.

 

Kaynak: http://www.jadaliyya.com

Dünya Bülteni için çeviren: Sedcan Altundal

Güncelleme Tarihi: 15 Temmuz 2014, 11:31
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER