banner39

Amerikan Ulusal Güvenlik Stratejisinde Süreklilik ve Değişim

Amerika'nın yeni ulusal güvenlik stratejisi, soğuk savaşın küresel kurumsal düzenlemelerini tahrip eden “teröre karşı savaşı” sonlandırırken onun mirasını da arkasına alarak yürüyeceği sinyalini veriyor

Amerika 04.07.2018, 14:31 11.07.2018, 14:55
Amerikan Ulusal Güvenlik Stratejisinde Süreklilik ve Değişim

Prof.Dr.Sedat Aybar

Amerikan idaresinin niyetinin ne olduğunu anlamak ve analiz etmek bugün hala önemli. Bu pek çok çevrede yaygın olarak kabul gören Amerikan İmparatorluğunun, küresel Pax Amerikana’nın sona ermiş olduğu ön kabulüne rağmen böyle. Küresel üre-tim, tüketim ve büyüme eğilimlerine hükmettiği ve silahlanmaya ayırdığı kaynakların düzeyinin yüksekliği göz önüne alındığında kaçınılmaz olarak her türden jeo-strate-jik analizin merkezine Amerika’nın küresel kurgusunu, küresel yönelimlerini anlamak oturuyor. Bu anlamda ABD’nin Savunma ve Askeri stratejilerini bir araya toplayan, Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinin incelenmesi de önem taşıyor.

Bu stratejinin, Mart 2018’de Amerikan Dışişleri Bakanı Tillerson’ın sabah saatle-rinde Başkan Trump’dan aldığı bir twitter mesajıyla uzun zamandır beklendiği gibi işini kaybettiğini öğrenmesinin ardından daha da ivedilikle ele alınması gerekiyor. Bu olaydan bir hafta önce, Amerikan ekonomisinin başındaki en üst bürokrat Gary Cohn, alüminyum ve çelik ithalatı üzerindeki gümrüklerin arttırılmasını protesto ederek is-tifa etmişti. Bu görev değişikliklerine üst üste koyarak baktığımızda ekonomik alan ile güvenlik alanının merkeze oturduğu çıkar çatışmalarının giderek şiddetlendiğini söyleyebiliriz.

Ancak bu yeni ulusal güvenlik stratejisi küresel gelişmeler açısından ne anlam ifade ediyor? Özellikle Orta- Doğu ve Türkiye’yi ne tür bir kurgu içinde değerlendiriyor? Git-tikçe gerginleşiyormuş gibi görünen Türk-Amerikan ilişkileri açısından bu gelişmeler ne anlam ifade ediyor? Türkiye’nin YPG/PKK terör unsurlarının ABD tarafından silah-landırılmasına tepki olarak, terör örgütlerine karşı giriştiği Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Operasyonları bu yeni ulusal güvenlik stratejisiyle nasıl ilişkilendirilmeli? ABD bu yeni belgeyle nasıl bir küresel jeo-strateji tahayyülü oluşturuyor? Bu ve buna benzer soruların cevaplarını, bu yazı kapsamı içinde ele aldığımız yeni Ulusal Güvenlik Stratejisinin kurgulandığı perspektifi analiz ederek vermeye çalışacağız.

ABD’de Değişim Fırtınası

Her yıl, Karaipler’den gelip Amerika’nın güney eyaletlerini etkisi altına alan, 2005 yılındaki Katrina, 2008’deki Ike, geçen seneki Maria, Irma ve Sandy gibi isimlerle anı-lan, biraz da küresel iklim değişikliklerini yansıtan kasırgalar, seçimlerde ve siyasi ya-şamda da türbülanslar oluşturmaya başladı. Bu kasırgalar çoğu kez maddi zarara ve can kaybına neden oluyor. Giderek maliyetleri artan zararlara neden olan bu doğal afetler, Amerikan devletinin yaraları sarmak için gösterdiği çabaların zayıflamasına ve yetersiz kalmasına neden oluyor. Fırtınalar mevsiminde devlete yönelik eleştirilerde bir artış, genel bir hoşnutsuzluk ve taleplerin radikalleşmesi basına ve medyaya yansıyor. Tropik kasırgalar, Amerikan devlet doğasının değişmesi gerekliliğini de dayatıyor.

Aslında yurt içi çıkar çatışmalarını özetleyen, Amerikan devlet doğasındaki deği-şimi “kasırgalar” ve iklim değişikliği etrafında açıklamak bilim-kurgu değil. Önceki Başkan Obama yönetiminde “iklim değişikliği” güvenlik stratejisinin merkezine otu-rurken, Donald Trump’ın, Paris İklim anlaşmasından çekileceğini söyleyerek, güvenlik stratejisinde iklim politikalarının enerji sektörüyle bağlantılı olarak ele alınacağını sa-vunması arasında ciddi vurgu farkları, tezatlıklar bulunuyor. İkili ticari ilişkilerin geliş-tirilmesi yerine misillemelerle “adaletsiz ticaret uygulamalarına” karşılık vereceğini söyleyen Trump, enerji politikasını da iklim konusundaki tedirginlikler ekseninden çı-kartarak, çıkarlar eksenine taşıyor. Trump idaresi bu politikayı, Amerikan çıkarlarına karşı işbirlikçi bulduğu barış ve güvenlik söylemleri yerine, “Amerika’nın özgürlük, demokrasi ve hukukun üstünlüğü konusundaki kararlılığı, zulüm altında yaşayan insanlara ilham kaynağıdır” söylemi etrafında “Amerikan değerlerinin” empoze edilmesiyle sürdürülmesini savunuyor (Boot, 2017). Bu bağlamda iklim politikaların-da Amerika’nın çevre korumasına yönelik uyguladığı sıkı tedbirlerin, çevreyi kirleten diğer ülkeler tarafından da uygulanmasının iklim değişikliği ile ilgili hassaslıklar için yeterli olacağını düşünüyor.

Böylece, Amerikan kamuoyuna değişim “kasırgası” Donald Trump’ın güvenlik stratejisiyle gelmiş oluyor. Bir basın açıklamasında Donald Trump, Çin’in Başkanı Xi Jinping’le yaptığı görüşmede ona, “ben size kızmıyorum, siz kendi ülkenizin çıkar-ları için çalışıyorsunuz, ben bizim kendi liderlerimize, bizim haklarımızı iyi sa-vunamadıkları için kızıyorum”, türünden bir açıklama yaptığını aktarmıştı. Trump’a göre Amerikan liderleri, kendisine kadar olan süre içinde Amerika’nın menfaatlerini korumak yerine, belli kesimlerin ve kendilerinin çıkarlarını korumuşlar, elitist dav-ranmışlar, Amerikan halkını ve refahını kaale almamışlardı (Downs, 2017). Seçmenin kendisine “önce Amerika” dediği için oy verdiğini savunan Trump, Amerikan halkının haklarının ancak kendi idaresi tarafından savunulabileceğini söylüyor.

Örneğin, Mart 2018’de açıklanan, çelik ve alüminyum ithalatına uygulanan gümrük oranlarını arttıran ve böylece bir küresel ticaret savaşı başlatan Donald Trump, bu tür ticaret savaşlarını, ABD gibi dış ticaret açığı veren ülkeler için olumsuz görmüyor. Ter-sine, ona göre korumacılık getirilmemesi ülkeye ihanet etmekle eş anlamlı. Kanada ve Meksika ile oluşturulan serbest ticaret bölgesi NAFTA’nın kurallarını Amerika lehine yeniden gözden geçirmek isteyen, Çin hariç Pasifik Okyanusuna kıyısı olan on iki ülkey-le birlikte önceki Başkan Obama’nın oluşturmaya çalıştığı Trans-Pasifik ortaklığını ikti-dara geldiği gün iptal eden Trump için ticaret savaşı Amerikalı işçiler ve sermayedarlar için iyi bir şey. Buna, şirketler kesimine sağlanan yüzde on dört civarındaki vergi indi-rimlerini ekleyin. Böylece başlatılan vergi savaşı, Amerikan menşeili sermayeyi himaye etmeyi, yurt dışındaki sermayeyi Amerika’ya geri getirmeyi hedefliyor (Natalie, 2017).

İktisadi alanda yapılan bu düzenlemelerin eyaletler bazında farklı farklı yansımaları ve getirileri oluyor. Buna göre seçmenin cevap vereceği siyasi iklim de belirleniyor. Kamuoyu yoklamalarında popülaritesini en hızla kaybeden başkan olarak tarihe geçen Trump, iktidarının ilk senesinde “Amerikan ekonomisinin belli bir büyüme eğilimi yakaladığını, 2,4 milyon yeni iş yaratıldığını bunun iki yüz bininin imalat sanayi-inde olduğunu, işsizliği son kırk beş yılın en düşük seviyesine getirdiğini, özellikle siyahlar ve Hispanikler arasındaki işsizliğin şimdiye kadar olan en düşük seviyede bulunduğunu ve ücretlerin de reel olarak son elli senede ilk kez kendi döneminde arttığını” söylüyor. Küçük işletmelerin güven endeksinin en üst düzeyde gerçekleştiği-ni ekleyen Trump, Borsa’nın da kendi döneminde çok ciddi şekilde getiriler sağladığını vurguluyor. 30 Ocak 2018’de yaptığı “Birliğin Durumu” (State of the Union) konuş-masında aktardığı bu detaylarla Donald Trump, kendi hanesine çok başarılı bir Başkan profili yazdırdığını düşünüyor.

Ekonomideki bu başarı öyküsü söylemi ve getirilen yeni düzenlemeler, ulusal gü-venliğin yeniden tanımlanmasını ve küresel stratejinin yeniden tasarlanmasını gerekti-riyor. Bu bağlamda Trump’ın yeni ekonomi, askeri ve dış politikasını açıklayan, Ulusal Güvenlik Stratejisi, gelecek savunma harcamaları, ticari müzakereler, uluslararası iş birliği kararlarına da rehberlik ediyor. Aşağıda daha detaylı ele alacağımız güvenlik stratejisi dört önemli bölümden oluşuyor; ulusun korunması, refahın teşviki barışın korunması, Amerikan etkisinin devamı. Üçüncü strateji güç çekişmesine vurgu yapı-yor. Buna göre, Ukrayna ve Kırım’da Rusya’nın pozisyonu, Çin’in adaletsiz ticari ey-lemleri, İran, Kuzey Kore gibi “nükleer tehditli haydut yönetimler” ile terörizmle mücadele kapsamında DEAŞ konusu ve Suriye, önemli belirleyici unsurlar olarak ele alınıyor (Horsley and Parks, 2017).

Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisine göre, ticaret politikası ve iktisadi gücün sadece askeri boyutuyla değil ama ona ek olarak, yurt içi savunma, sınırların korunmasını da kapsaması gerekiyor. Askeri gücün kendi üstüne düşeni yerine getirmesi için Ulusal Sa-vunma bütçesini başkan yedi yüz milyar dolara çıkarttığını açıklıyor (Garamore, 2018).

Trump idaresinin açıkladığı yeni Ulusal Güvenlik Stratejisine geçmeden önce, bu stratejinin uygulayıcılarının kimler olacağı üzerine iktidarın merkezini ele geçirme mücadelesine değinmemizde fayda var. Amerikan devlet yapısının değişimini zorlayan, neo-liberalizmin farklı bir versiyonunu uygulayacak olan kadronun küresel vizyo-nunun ne olacağının anlaşılması ile ilgili bir durumla karşı karşıyayız. Daha doğrusu bugün gelinen noktada Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın ve ekonomi’den sorumlu Gary Cohn’un tasfiye edilmesi, iktidar koridorlarındaki yarışın Pentagon ve Savunma Ba-kanlığının şahinlerinin zaferiyle sonlandığını gösteriyor. Bu durumda Trump, iş başına geldikten sonra belki de ilk kez ön görülemezliğini sonlandırıyor. Bu “öngörülebilir” olanın olumlu, barışçıl, kalkınmacı, demokratik olduğu anlamına gelmiyor elbette. Tam tersine aşağıda da detaylı olarak analiz edileceği şekliyle daha sert ve şiddete da-yalı bir jeo-politik uygulama döneminin başladığının, küresel politik oluşumların ar-dından ekonomik çıkar çatışmalarının askeri alana daha fazla taşınacağının habercisi oluyor bu gelişmeler.

İşbaşına gelen yeni kadro, bir yanda Dışişleri Bakanlığı, CIA ve FBI ile mücadele ede-rek, bir yandan FED’in başkanı Janet Yellen’i değiştirerek, Kongre ve Temsilciler meclisinde çoğunluğu ikna etmeye çalışarak, iktidara doğru giden uzun yolu kat ettiler. İş başına gelen yeni kadronun rehberi, yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi. Tekrar vurgulamak gerekirse, Ame-rika’nın çıkarları bu strateji etrafında savunulacak. Başta, Çin Halk Cumhuriyeti olmak üze-re, ABD’nin küresel hegemonyasına boyun eğmeyecek, sistem karşıtı güçleri besleyebilecek Rusya gibi unsurları dize getirmeyi hedefleyecek, Amerikan devlet doğasının bu koşullara göre uyarlanmasına da bu Güvenlik Stratejisi rehberlik yapacak.

Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi

Yukarıda bu belgenin devlet doğasının uyarlanması açısından ne kadar önemli ol-duğu vurgulandı. Ayrıca bu belgenin oluşturduğu stratejinin, hem küresel çekişmeler-de Amerikan önceliklerinin ekonomik politik gerekliliklerini hem de teröre karşı savaş stratejisi sonlanırken miras bıraktığı dinamiklerden, kuralsızlıklardan, kurumsuzluk-lardan ve hukuksuzluk ortamından yararlanarak ilerleyeceğini vurgulamıştık. Şimdi bu belgenin detaylarına bakabiliriz.

Ulusal Güvenlik Stratejisinin genel prensiplerini, piyasa ekonomisi, adil ticaret ve demokratik kuralların güvenlik boyutu ile ortak zemin üzerine inşa edilmiş politik ve ekonomik girişimler oluşturuyor. Bu stratejiler sayesinde ABD, ekonomik, politik ve askeri rekabete karşı üstünlüğünü devam ettireceğine inanıyor. Son belgede Çin ve Rusya’nın, Amerika’nın güvenliği ve refahı için tehdit oluşturan ülkeler olduğu vurgu-lanıyor. Kuzey Kore ve İran’ın içerisinde bulundukları bölgeyi istikrarsızlaştırdıkları, Amerika ve müttefiklerini tehdit ettikleri kabul ediliyor. DEAŞ ve Al-Kaida gibi ulus-lararası cihatçı ve suç örgütlerinin ABD’nin bütünlüğünü tehdit ettiği ileri sürülüyor. Aynı zamanda geleneksel ve nükleer güçlerin inşa ve modernize edilmesi, kimyasal ve biyolojik silahların sofistikasyonu, Amerika’ya ulaşabilecek gelişmiş füze sistemlerinin tehdit oluşturduğu söyleniyor.

Geçen yirmi yılda küresel ticaret, rakip ülkeler ve bunların uluslararası kuruluşlara dahil edildiği kurumsal düzenlemeler temelindeki Amerikan stratejisi bu belge ile revize ediliyor.

Bilgi rekabetinin ekonomik, politik ve askeri rekabeti hızlandırarak, enerji sektörü gibi sek-törlerin Amerikan ekonomisini ve gelecek stratejilerini şekillendireceği kabul ediliyor.

Strateji Belgesi Dört Bölüm Halinde Sunuluyor

Birinci bölüm, “önce Amerika” söylemini ulusal güvenlik stratejisine taşıyor. Bu bö-lümde sınırların korunması aracılığıyla göç kontrolünün güçlendirilmesi, göç sisteminin yeniden düzenlenmesi öneriliyor. Kritik altyapı sistemlerinin korunması ve siber aktörle-rin takibi de bu bölümde yer alıyor. Buradaki temel anlayış, ülkenin dış ülkelere açık ol-masının maliyetler doğurduğu, liberal ve demokratik sistemin Amerika’yı sömürü aracına dönüştürdüğü eleştirisi etrafında oluşuyor. Bir yerde ulusun korunması, tehditleri takip, özellikle “cihatçı” teröristlerin devre dışı bırakılmasıyla gerçekleşeceği vurgulanıyor. Ku-zey Kore’nin nükleer tehdit oluşturmasına ek olarak, İran’ın terörist gruplara yardım et-mesi, terör saldırılarının giderek daha radikal örgütler tarafından gerçekleşmesi, uyuştu-rucu ve insan ticareti bağlantılı devlet dışı aktörlerin artışı, toplumsal düzeni altüst ettiği söyleniyor. Amerikan halkının da bundan payını aldığının altı çiziliyor. Teröre karşı savaş stratejisinin ise bu tehditlere cevap vermekte yetersiz kaldığı açıklanıyor. O yüzden geç-mişteki belgede de yer alan bu konuların değiştirilmesi gerekliliği argümanı yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinin de temel gerekçesini oluşturuyor (Biçer, 2018).

Terör örgütlerinin kaynakları, maddi destek sağlayan bağlantılarının ve ilişki ağla-rının dağıtılması hedefleniyor. Tehditlere karşı erken uyarı ve imha sistemleri oluştur-mak yeni belgede daha fazla önem arz ediyor. Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesine göre, Ebola, SARS, HIV-AIDS gibi bulaşıcı hastalıklara neden olan, biyolojik tehditler, ulusal güvenliği sarsmakta ve ekonomik kayıplara yol açıyor. Bu da devlet kurumlarına olan güveni sarsıyor. İnternet kullanımındaki artış siber saldırılara karşı kırılganlığı arttırarak, daha açık hale gelen sanal ortam, bireysel ve kurumsal bilginin korunması için daha güvenli ve korumalı veri tabanları oluşturmayı gerekli kılıyor.

İkinci bölüm, ekonomik güvenliği, ulusal güvenlik stratejisi bağlamına taşıyor. Buna göre Amerikan ekonomisinin reformlarla yenilenmesi, refahın artırılması ve teşvikler gerekiyor. Yukarıda da vurgulanan küresel ısınmanın ve iklim değişikliklerinin “önemli olmadığını” savunan Trump’ın başkanlığında takip edilecek enerji politikası da bu bölümde ele alınıyor.

Dış ticaret açığı veren bir ekonominin temel dengelerini ilelebet sürdürmesi mümkün olmadığı biliniyor. Ekonomide şüphelerin yerini güvenin alması, yatırımların ve girişim-ciliğin arttırılması ve Amerika aleyhine olan dış ticaret uygulamalarının sonlandırılma-sı gerekiyor. Ekonomik gücün, adil ticaretin ve uluslararası ekonomik sistemin karşılıklı fayda sağlar şekilde yeniden inşaası, dünyada da güvenlik, barış ve refahın da artmasına neden olacağı savunuluyor. Yeni kurallar, vergi reformları ve teşviklerin oluşturulmasıyla, alt-yapının yenilenmesi, limanlar, havalimanları, su kanalları, kara yolları, demir yolları, telekomünikasyon ağlarının inşası ve geliştirilmesiyle, 5G dijital teknolojinin yapılandı-rılmasıyla ulusal rekabetçiliğin arttırılması hedefleniyor. Böylece ABD, bilimsel araştırma ve teknolojideki liderliğini sürdürebileceğine, entelektüel mülkiyet hakları adaletsizliklerine karşı kendini koruyabileceğine inanıyor. Yüksek borçluluk oranları, uzun vadeli re-fahı ve ulusal güvenliği tehdit ederken, bu borcun vergi reformları, kurumların moderni-zasyonu ve devlet birimlerinin daha verimli çalışacak biçimde yeniden organizasyonuyla, ekonominin daha verimli çalışmasının sağlanacağı düşünülüyor. Belgenin ikinci bölümü, yenilikçilik temelli ulusal güvenlik stratejisinin, entelektüel mülkiyet haklarını koruyarak, teknoloji hırsızlığının önüne geçeceğini vurguluyor. Göç ve vize kurallarının sıkılaştırıl-ması, bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik öğrencilerinin teknolojik mülkiyet hak-larının yabancı ülkelere transferini kısıtlamayı hedefliyor. Yakın gelecekte fosil yakıtların enerji talebinin belkemiğini oluşturacağını öngören belge, takip edilen iklim değişikliği politikalarının enerji sektörünü şekillendirmeye devam edeceğini, bu yüzden kömür, do-ğalgaz, petrol ve yenilenebilir enerji ile nükleer enerji kaynaklarının kontrolünü hedef-liyor. Üstün nükleer teknolojilerin, yeni nesil nükleer reaktörlerin, üstün bilgisayarların, karbon tutma-depolama teknolojileri gibi yeni enerji teknolojilerinin geliştirilmesine de belgede yer veriliyor.

Amerika’nın haklarının ve küresel iktisadi çıkarlarının şiddet kullanarak savunulacağını vurgulayan belge, üçüncü bölümde ülke huzurunun korunmasını üstün ve caydırıcı askeri gücün tekrar inşaasına bağlıyor. Bu, siber ortam, uzay çalışmaları ve diğer kabiliyetlerin güç-lendirilmesini, ortak tehditlere karşı durmak için müttefikler ve ortakların desteklenmesini de içeriyor. Bu kapsamda Çin ve Rusya’nın asıl tehdit olarak görülmesinin ardında devletin iktisadi alana öncülük yaptığı bir rejimle Çin’in dünyada söz söyleme hakkını elde ediyor ol-masıyla, Rusya’nın eski askeri gücünü enerji koridorları üzerinden tekrar elde etme çabaları içinde olması yatıyor. ABD’nin bu iki rakip gücü liberal demokratik ortama çekme çabasının boşa çıktığı tespitini yapan belge, bu ülkeler rejimlerini muhafaza ederek, nükleer silah ve teknolojilerini yenileyip, güçlendiklerini vurguluyor.

ABD açısından, Çin’in modernizasyonu ve küresel ekonomik yayılması, Ameri-ka’nın yenilikçi teknolojilerini oraya taşıması sayesinde oldu. Avrupa Birliği, ABD ve NATO’yu tehdit olarak gören Rusya’nın, askeri gücünü güncelleyerek, nükleer kabi-liyetini arttırmaya çalışıyor olması da ABD’yi huzursuz ediyor. Bu satırlar yazılırken, Amerikan seçimlerine müdahale ile suçlanan Rusya’ya karşı ABD’nin ekonomik am-bargo ve yaptırımlar uygulamaya koyduğu haberleri ajanslara düştü (15 Mart 2017). Bu kararın alınmasını, soğuk savaş dönemi “casusluk” faaliyetlerini düzenleyen zımni anlaşmayı sona erdirecek bir eylem olarak görülen, aynı zamanda İngiliz istihbaratına da çalışan eski Rus çifte ajanı Sergei Skripal’ın Londra’da öldürülmesinin kolaylaştırdı-ğı söylenebilir. Ekonomik olanın güvenlik ile bağlantılı olduğunu kanıtlayan bir başka örnekle karşı karşıya olduğumuzu açıklıyor, bu gelişmeler.

ABD’ye göre, Çin ve Rusya’nın bu duruşları Avrasya hudutlarında istikrarsızlık yaratmak-tadır. Aynı şekilde İran’daki rejimin uluslararası terörizmi desteklemekle suçlanıyor olmasıyla, İran’ın balistik füze ve nükleer silahlar geliştirmeye yönelik çabalarının, Amerika için tehdit olduğu savunuluyor. Kuzey Kore ise son yirmi beş yıldır, bir tehdit unsuru olarak algılanıyor. Oraya yönelik askeri baskıların, son gelişmeler ışığında belli bir diyalog ortamı yaratmasının da arifesinde olduğumuz izlenimi veriliyor. ABD’nin bu tehditlere karşı vereceği cevap, askeri kabiliyetini yenilikçi temellerde geliştirmeyi öngören yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi oluyor. Bu özellikle üretim faaliyetlerinin Çin’e ve ucuz emek bölgelerine kaymasının ulusal güvenliğe olumsuz yansıdığı anlayışını da destekliyor. Yeni belgede yurt içi üretim sektörlerinin, savun-ma sanayiinin ve tedarik zincirlerinin desteklenmesi ulusal öncelikleri oluşturuyor. Önemli bir takım askeri üretimin özellikle yurt içinde yapılması destekleniyor. Soğuk savaş ve nükleer silahsızlanma döneminde önemi azalan nükleer silah yatırımları, bilim, mühendislik ve tek-nolojik yeniliklerle yeniden ele alınması gündeme geliyor. Böylece, güvenlik tehdit algıları ve bunların yeniden tanımlanmaları yurt içi ekonomik yapılandırmayı da yönlendiriyor.

Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi, geçmiştekileri de yansıtır şekilde dördüncü bölümünde küresel düzeyde ABD’nin yerli ilkelerine ve çıkarlarına hizmet edecek şekilde liberal, demokratik ve hukuki etkinin küresel ölçekte arttırılmasını amaçlıyor. Bu bölüm bir noktada alternatif projeler üretemeyen, Clinton-Obama siyasi çizgisine cevap niteliği taşıyor. Temsili demokrasinin adı geçen başkanlar tarafından kimlik politikalarına kurban edilmesinin mirasçısı olarak devir alınan ulusal ve uluslararası kurumsal yapının işlev-sizleşmesinin tadını çıkaracak şekilde yeniden düzenlenmesi için yeni yönetime kapıyı aralıyor. Bu haliyle son derece önemli olan belgenin bu bölümünde gelecekte yapılacak işlerden ziyade olması gerekenler anlatılıyor.

Savunma’da Bölgesel Yaklaşım: Asya-Pasifik, Çin, Avrupa

Hint-Pasifik bölgesi her zaman olduğu gibi yeni belgede de önemli bir yer tutuyor. Özellikle Hindistan, İran ve Rusya’nın birlikte oluşturdukları Uluslararası Kuzey-Güney Transport Koridoru girişimi (International North-South Transport Corridor-INSTC) ABD’nin gerilim bloku olarak tartışılıyor (INTC, 2018).

Aşağıdaki harita Çin’in geleneksel İpek Yolunu canlandırmayı hedefleyen Tek Kuşak Tek Yol inisiyatifine alternatif olarak Hindistan’ın geliştirdiği Uluslararası Kuzey- Güney Transport Koridoru’nu gösteriyor. Bu çerçevede Hindistan’ın bölge ülkeleriyle elde edece-ği kaldıraç, Çin’in Nepal üzerinden Hindistan yarımadasını etkilemesinin önüne geçileceği hesaplanıyor. Öte yandan, Çin’in Orta Asya ekonomik kalkınma koridoru, başta Pakistan ve Bangladeş olmak üzere diğer yoksul ülkelere çok daha ciddi alternatifiler sunuyor.

Medyada geniş yankı bulan Hindistan ve Hint-Pasifik stratejisi, baba Bush yöneti-minden bu yana ilk kez Başkan Donald Trump’ın ulusal güvenlik stratejisinde yer alı-yor. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimindeki iddialı yatırımları, Güney Çin Denizinde askeri konuşlanması, sadece ABD’ce değil bu coğrafyadaki diğer ülkelerce de tehdit olarak algılanıyor. Bu türden girişimlere ek olarak yapılan nükleer santraller, nükleer ve füze tehditleri, askeri yeniliklerin yoğun olarak kullanılıyor olması, bu ülkelere geçmişteki Soğuk Savaş dinamiklerini andırıyor.

ABD’nin Hindistan ile $29,6 milyar, Çin ile $300 milyar ticari açığı bulunuyor. ABD, Hindistan’daki ekonomik boşluğu doldurabildiği sürece Hint-Pasifik de yüksek ve say-gın bir profile sahip olabilecek. Bush yönetiminin 2002 yılında açıkladığı Ulusal Gü-venlik Stratejisinde Hindistan demokrasisi 21’nci yüzyıldaki küresel ilişkileri dönüş-türücü kuvvet olarak değerlendiriliyordu. 2006’da ise gene Bush yönetimi, Pakistan ve Hindistan ile gelişen ilişkilere dikkat çekerek kalkınma ve güvenlik iklimi için Asya-Pa-sifik ortaklığında Hindistan’ın ekonomik büyümesinin önemli olduğunu vurguluyordu. 2010 yılında açıklanan Başkan Obama’nın güvenlik belgesi ise Hindistan’ı bölgedeki üç etkili ülkeden (Çin-Hindistan-Rusya) biri saymaktayken, 2015 ulusal güvenlik açıkla-malarında Hindistan potansiyel ilişkilerin gelişebileceği bir ülke konumuna yükseltili-yordu. 2017’de ise Donald Trump ve Hindistan Başbakanı Modi’nin üzerinde anlaştık-ları biçimiyle, Hindistan ve ABD ilişkilerinin gerek demokratik gerek ekonomik uyum stratejileri ekseninde derinleşmesi öngörülüyor (Ayres, 2017).

Aşağıdaki Şekil 2’den de izleneceği gibi, Hindistan’ın batı kıyılarından ABD’nin batısına dünyanın en dinamik ekonomisini teşkil eden Hint-Pasifik ekseni, geçmişte olduğu gibi bugün de ABD’nin ilgi odağına oturuyor. Çin’in, Yeni İpek Yolu ekonomi yatırımları bu coğrafyaya yeni canlanma getirse de Hindistan açısından, askeri tehdit-leri besliyor ve yeni tehditler oluşturuyor.

Asya- Pasifik’te, Çin askeri modernizasyonu gerçekleştirerek, ABD’nin geçişini sı-nırlamak ve Hint Okyanusu ile Pasifik Okyanusunu kontrol etmeyi amaçlıyor. Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi, Çin’in Tek Kuşak, Tek Yol inisiyatifini, bu inisiyatif etrafındaki ekonomik açılımları karşı saldırı olarak değerlendiriyor. Kuzey Kore’nin siber, nükleer ve balistik füze programlarını hızlandırmasını, kendisi ve müttefiklerine yönelik küresel bir tehdit algısı oluşturuyor.

ABD, Pakistan menşeili terörizm ve militan tehditlerle karşı karşıya kaldığını, nükleer çatışma potansiyeli taşıyan Hint-Pakistan çekişmeleri kilit unsur olduğunu vur-gulayan belge, ABD’nin istikrarlı diplomatik ortam için dikkatini bu bölgeye vermesi gerektiğini söylüyor. İstikrasızlık yaratmayacak bir Pakistan ve bağımsız bir Afganistan arayışında olan Amerika, tehditlere karşı bu bölgede ölçülü bir varlık sürdürmeyi he-defliyor. Hint okyanusunun kapsamlı güvenliği için ABD’nin Hindistan ile stratejisini derinleştirmesi öncelik teşkil ediyor. Çin etkisini artırırken ABD, Güney Asya ülkele-rinin egemenliği için yardımcı olmayı, Orta Asya ülkeleriyle ise terörizme karşı ittifak yapmayı hedefliyor.

Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda, Hindistan, Filipinler ve Tayland, ABD’nin müt-tefikleri olarak desteklenecek ülkeler olarak görülüyor. Bunlar aynı zamanda ASEAN ve APEC ülkeleri olarak, Asya-Pasifik’te, uluslararası hukuka göre serbest suların, kara ve deniz yolları güvenliğini sağlayarak ABD’nin bölgedeki varlığını güçlendirecek unsurlar olarak değerlendiriliyor. Daha iyi altyapı için iş birliği yapılarak bu müttefik ülkelerle çalışılacak, Avustralya ve Yeni Zelanda, ekonomik dalgalanmalardan gelen kırılganlıkları ve doğal afetlerle mücadelelerinde desteklenmesi hedefleniyor. ABD’nin bölgede Yeni Zelanda ve Avustralya dahil altı ülkeyle üst seviyede çok taraflı güvenlik anlaşması bulunuyor (Jha, 2017).

ABD, Japonya ve Güney Kore ile füze savunma kabiliyetlerini geliştirerek, Kuzey Kore’nin nükleer ve füze tehdidine karşı hazırlıklı olunması, “Tek Çin” politikasıyla uyumlu olarak Tayvan ile ilişkilerin güçlendirilmesi, Tayvan İlişkileri Mevzuatına (Ta-iwan Relations Act) göre Tayvan’ın savunma ihtiyaçlarının karşılanması öngörülüyor. Hindistan ve ABD bölgede güvenlik iş birliğiyle Filipinler ve Tayland ile ittifaklarını güçlendirip, Singapur, Vietnam, Endonezya ve Malezya’nın diğer ülkelerle deniz üze-rindeki rekabetlerini desteklemeyi istiyor.

Hindistan’ın dostluğuna hem Pakistan nezdinde hem de ekonomik ilişkiler bakı-mından verdiği önem artan ABD’nin hedefi bu dönem de Hindistan ekonomisindeki zayıflıkları bertaraf etmek olacak. Belgede bu sağlanılabilinirse ABD’nin bölgede güç kazanacağına değinilmiş. Zaten enerji sektöründe gelecek yıllarda Çin ve Hindistan’ın etkili olacağı düşünülürken, petrol ticaretinin yüzde doksanının geçtiği Hint-Pasifik bölgesinde rekabetin daha da artacağı, bu yüzden ABD’nin bu bölgede varlığını güç-lendirmesi gerektiği de belgede açıklanıyor (Ayres, 2017).

Avrupa ülkelerinin ABD için hayati önemi vurgusu da bu belgede de yer alıyor. Özellikle, İkinci Dünya Savaşından sonra Atlantik de sağlanan huzur ve refah bu iki tarafın ekonomik ve ticari ilişkileri sayesinde sağlanmış olduğu gerçeği, bunun önemi yeni belge de vurgulanıyor. Rusya’nın, Avrupa’ya yönelik izlediği politikalar, Ukrayna krizi, Kırım’ın işgali, Orta-Doğu’da Suriye rejimiyle yakın duruşu, Avrupa’nın Rus do-ğal gaz ve enerji kaynaklarına bağımlılığının artmış olması, Sovyetler Birliği’nin devre dışı kalmasıyla gerileyen askeri gücünü yeniden inşa çabaları, Rusya’yı Atlantik ekseninde ABD karşıtı bir tehdit unsuru olarak algılanmasına neden oluyor.

Özellikle Doğu Avrupa’da alt- yapı yatırımlarıyla artan varlığı Çin’i bazı kilit sek-törlerde ve teknolojide Avrupa’da önemli bir oyuncu haline getiriyor. Başta, hızlı tren (Belgrad -Budapeşte), köprü, liman inşaatları gibi alanlardaki yatırımlarına ek olarak kurduğu üretim sahaları da bulunuyor. Avrupa’da sıklaşan terör saldırıları, Orta Doğu ve Afrika’dan alınan göç, 2008 sonrası Yunanistan gibi bazı AB üyesi ülkelerin yaşadığı iktisadi sıkıntılar, işsizlik, gelir dağılımı bozukluğunun derinleşmesi, yoksulluk gibi ko-nular, Avrupa’nın da ciddi tehditlerle karşı karşıya olduğunu da gösteriyor. Avrupa’nın refah ve istikrarı ABD’nin de güvenliğinin devamı anlamına gelmesi, NATO ittifakının daha da güçlendirilmesini dayatıyor. Bu boyut, ekonomilerdeki tamamlayıcı sektör-leri üzerinden ABD ve AB’nin karşılıklı güçlü etkileşimi, her iki gücün ekonomik ve kurumsal düzenlemelerinin güvenlik konusu etrafında uyumlulaştırılmasını dayatıyor.

Bu bağlamda İngiltere’nin AB’den çıkmak için aldığı Brexit kararı da AB’nin yaşadığı önemli bir dönemeç noktasını oluşturuyor. Özellikle bu karar sonrasında İngiltere’nin Hindistan, Okyanusya ve Tek Kuşak Tek Yol inisiyatifinde aktif rol almaya çalıştığı izle-niyor. AB’den ayrılma kararının doğru bir karar olduğunu değerlendiren ABD Başkanı Donald Trump, uyguladığı milliyetçi-muhafazakar neo-liberal ekonomi politikalarına en önemli desteğin İngiltere’den geleceği hesabını yapıyor. Öte yandan, serbest piyasa ekonomisine tehdit olarak gördüğü ABD’deki yönetim karşısında Hong Kong üzerin-den finansal akımlarla Çin’deki en önemli mali kaynaklara hükmeden İngiltere, Trans Pasifik Ortaklığının Trump tarafından iptalinin ardından, Amerika’yı dışarıda bırakan alternatif bir Trans Pasifik antlaşmasının peşine düşmüş durumda.

Büyük Britanya Kraliçesi’nin devlet başkanı olduğu Kanada’nın Başbakanı Justin Trudeau’nun Çin’le serbest ticaret anlaşması yapmaya çalışmasını da bu çerçevede okumak gerekiyor. Trudeau’nun başaramadığı serbest ticaret anlaşmasını, 8 Mart günü Şili’nin başkenti Santiago’da başta Japonya, Kanada ve Avustralya olmak üzere on bir ülke imzaladı. TPP’nin daha geniş bir versiyonu olan bu anlaşma Çin’i dışarıda bırak-masına rağmen, Çin tarafından olumlu karşılandı. ABD ise kendisi için eğer daha iyi bir anlaşma fırsatı yaratılırsa TPP’yi tekrar canlandırmaya yanaşabileceğini vurguluyor (Fisher and Carlson, 2018). Batı Avrupa-Doğu Asya ekseni üzerinde oluşan gerilim noktaları ve Brexit sonrası gelişmeler küreselleşme olarak anılan sürecin akamete uğ-radığı ve ticaret savaşları bağlamında merkezine güvenlik sorununu getiren yeni bir dönemin başladığına işaret ediyor.

Bu anlamda DEAŞ terör örgütü ile şiddetlenen, daha sonra YPG/PKK terör unsurla-rının DEAŞ’a karşı kullanılması bahanesiyle silahlandırılmasıyla bölgede kaldıraç arayış-larıyla devam eden Irak ve Suriye merkezli devam eden çatışmalar ve güç çekişmelerinin yavaş yavaş Doğu Akdeniz bölgesine kaydığını izliyoruz. Bu yeni jeo-politik oluşum, taraf-ların bir nevi yeniden dizilişini gündeme getiriyor. Başta Yunanistan olmak üzere İtalya, Fransa, Mısır gibi Doğu Akdeniz ve Suriye’deki çatışmalara görece uzak durmuş olan ül-keler bu yeni gelişmeler karşısında aktif pozisyon almaya başladıkları izleniyor. Buradaki çatışma ekseninin İsrail ve Doğu Akdeniz’e kaymasının ardında yatan en önemli faktör ise o bölgede yakın zaman önce bulunmuş olan zengin doğal gaz yatakları.

Buradaki güç çekişmeleri, ABD açısından, Rusya ve İran’ın bölgede pasifleştirilme-si, Mısır ve Suudi Arabistan’ın ekonomik modernizasyonunu da içermektedir. İran’ın yayılmacı duruşu, sosyo-ekonomik durağanlığı besleyen ideolojik yaklaşımı, bölgesel rekabeti en üst düzeye taşıma iştahı, Orta Doğu coğrafyasında huzur ve refahı engel-leyen bir süreç olarak algılanmış, bölgedeki terörizm ve din kaynaklı şiddetin ardında İran’ın olduğu algısını yaygınlaştırıyor. Bu çerçevede Körfez İş birliği Konseyi (Gulf Cooperation Council) üyesi bazı ülkeler, ABD ile daha yakın ilişkiler kurmaya çalışa-rak, Katar merkezli gelişen krizde ABD’nin yüksek meblağlı silah satışıyla sonuçlanan gelişmelerde rol oynadılar. Bu gelişmelerin ardından GCC’nin etkin bir birlik olarak devam etmeyeceği ortaya çıktı. ABD, Körfez’de kendisine yakın duran müttefikleriyle, İran’ı nötralize etmeye çalışmaya devam ederken, Doğu Akdeniz, Orta-Doğu ve Körfez eksenindeki gerilimler giderek daha kalın hatlarla iktisadi çekişli olmaya başladığı izle-niyor. Bu yüzden ABD’nin bölgedeki ittifaklarını yeniden tanımlarken hem son yetmiş yıllık müttefiki hem NATO üyesi Türkiye’ye daha yakın durmaya dikkat edeceği ortaya çıkıyor. ABD’yi bu noktaya getirenin ise Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları oldu-ğunu söylemek abartı olmaz.

Sonuç

Bu yazıya, yönetime yeni gelen başkanların, ABD’nin ulusal güvenlik stratejilerini kendilerine göre yeniden oluşturma gibi bir gelenek takip ettiklerini vurgulayarak baş-ladık. Donald Trump da bu geleneği devam ettirerek kendi ulusal güvenlik stratejisini 18 Aralık 2017 tarihinde açıkladı. Trump’ın bu açıklamasında İran, Kuzey Kore, Rusya ve Çin’den Amerika’ya gelecek tehditlere değinildi. “Önce Amerika” yaklaşımının bir parçası olacağı iddiasıyla bu yeni stratejiyi Trump, “dünyadaki yerimizi, kendimize güvenimizi ve ulusumuzun yeniden inşasını sağlayacak bir strateji” diyerek açıkla-dı. Bu yeni stratejinin oluşması süreci bir yandan Orta Doğu, Körfez ülkeleri ve Müs-lüman diğer ülkelerle ideoloji ve terörizme karşı mücadele görüşlerini de yansıtıyordu. Bu haliyle Donald Trump, George W Bush’un, 2000’lerin başında hazırlattığı, odağında “teröre karşı savaş” olan ulusal güvenlik stratejisinden bu yana en köklü değişiklikleri içeren güvenlik stratejisini de ilan etmiş oldu.

Donald Trump’ın adıyla anılacak bu strateji, geçmiş stratejilerden öz olarak çok farklı olmamakla beraber vurgu olarak farklı. Dört bölüm ve coğrafi ekonomi-poli-tik değerlendirmelerin bulunduğu bu belge geçmiş dönemden devir alınan ve pek çok demokratik süreci devre dışı bırakan “teröre karşı savaş” stratejisi ve onun yarattığı kurumsal ve sosyal ortamın üzerine yeni bir güvenlik stratejisi inşa ediyor. Ekonomik çıkar çatışmalarını göz önünde bulundurarak Amerika’nın dahili mevzilerini yeniden tanımlamaya yarayacak bu yeni güvenlik stratejisi, Amerikan çıkarlarının dünyada savunulmasını şiddet uygulamaya bağlıyor.

Bu, şiddetin her an, her yerde keyfi bir şekilde uygulanması anlamına gelmiyor ama dış politika uygulamalarının belli bir taciz tehdidi altında sopa göstererek, militarist bir yaklaşımla oluşacağını gösteriyor. Böyle bir stratejinin seçilmesinin ardında rakip olarak tespit edilmiş olan Rusya ve Çin gibi iktisaden görece daha kapasiteli ülkeler-le rekabette, onların dize getirilmesinde ABD’nin görece üstün olduğu askeri alanın devreye sokulması anlayışı yattığı söylenebilir. Bu stratejinin bir başka özelliği de terö-ristlerin olmadığı, terörün olmadığı yerde işe yaramayan teröre karşı savaş stratejisini gözden geçirerek, onun özüne çok fazla dokunmadan uygulamayı revize etmesi.

Yeni ulusal güvenlik stratejisi, soğuk savaşın küresel kurumsal düzenlemelerini tahrip eden “teröre karşı savaşı” sonlandırırken onun mirasını da arkasına alarak yürüyeceği sinyalini veriyor. Bu bağlamda kuralsızlaşma, başta Birleşmiş Milletler olmak üze-re uluslararası sorunların çözümünde aracılık yapan kurumların devre dışı bırakılması, güç projeksiyonu, askerileşme, vesayet savaşlarını yürütecek devlet dışı aktörlerle iş birlikleri türünden düzenlemelerin kullanılması önem arz ediyor. Teröre Karşı Savaşın devre dışı bıraktığı soğuk savaş döneminin uluslararası düzenlemeleri, daha doğru de-yişle uluslararası kuralsızlaşma / hukuksuzlaşma, Donald Trump idaresinin ilan ettiği yeni stratejinin en önemli destekçisi olacakmış gibi duruyor.

Yukarıda bahsedilen bürokratların devre dışı kalmaları, “yeni ulusal güvenlik” stratejisi etrafında Amerikan devlet yapısının doğasını köklü olarak değiştireceği sin-yalleri de içeriyor. Örneğin, Gary Cohn’un yerine düşünülen Larry Kudlow’ın, serbest ticaret yanlısı olmasına karşın Trump’a alüminyum ve çelik üzerine uygulanacak güm-rük vergileri konusunda danışmanlık yapıyor olduğu gerçeği, Tillerson’ın yerine geçen eski CIA başkanının, şahinler grubundan sayılan Mike Pompeo’nun olması, CIA’nın başına getirilen, geçmişinde terör suçlularına karşı uyguladığı işkencelerle anılan Gina Haspel’in getirilmesi, tüm bunlar yeni stratejinin daha sıkı uygulanacağının işaretleri. Bu bağlamda yeni uygulama kendine uygun, yurt içi ilişkiler ağını, yurt dışı ittifakları, siyasi duruşu, ekonomik çıkarları oluşturarak devletin kendi içindeki organizasyonunu da değiştirecek gibi duruyor.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi Sayı: 4

banner53
Yorumlar (0)
18
parçalı az bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?