70 yıl sonra dünya insan haklarında nereye geldi?

10 Aralık 1948 tarihinde BM tarafından yayınlanan "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi" üzerinden 70 sene geçti. Geçen yıllar içerisinde Batının sorunlu insan hakları karnesinde hala büyük boşlukların olduğu görülüyor.

70 yıl sonra dünya insan haklarında nereye geldi?

Davut Nuriler

10 Aralık 1948 günü Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” adı altında bir beyanname yayınladı. Tüm insanlığı muhatap alan bu belge ile BM üyesi devletler, temel insan haklarına sadık kalacaklarına dair taahhüt vermeye çağrılıyordu. Kısa zamanda üye ülkelerin nerede ise tamamı bu davete olumlu cevap verdiler. Bu sözleşme ile BM üyesi ülkeler, kendi vatandaşları da olsa, temel insan haklarına aykırı uygulamalara girmeyeceklerini taahhüt ediyorlardı. Bu sözleşmenin ilanından cesaret alan, Asya ve Afrika gibi kıt’alardaki, başta Hindistan, Malezya gibi İngiliz sömürgesi ülkeler, bağımsızlık ilanı sırasına girdiler.  Batıdan doğuya,  insan hakları, demokrasi, özgürlük, siyahların uğradığı ayrımcılık gibi insani kavramlar dünya kamuoyunda gittikçe daha fazla öne çıkmaya başlamıştı. Bu kavramların gündeme gelip tartışılması insanlık adına sevinilecek bir şeylerdi. Devletler kendi vatandaşlarına, hangi gerekçe ile olursa olsun, ırk ayrımcılığı,  kötü muamele ve zulmetme hakkına artık sahip olamayacaktı.

İnsan hakları, toplumların kendi kaderini tayin hakkı ve ifade özgürlüğü gibi kavramların batılı bazı fikir adamlarının iddia ettiği gibi insanoğlunun tanımadığı yeni şeyler değildi. Batıda Fransız ihtilali ile öne çıktığı iddia edilen bu kavramların, geçmişi insanoğlu kadar eskidir. Tek tanrıya inancı esas alan semavi dinlere göre, ilk peygamber, Hz. Adem’le başlayan insan hakları kavramı, batılılara göre aydınlanma çağı olarak isimlendirilen dönemde ortaya çıkan değerler olduğu kabul edilmektedir. Bu değerlendirmenin doğru olmadığını söylemek isterim. Aslında Avrupa’nın baştan sona yeniden şekillendiği, 1815 Viyana kongresinde, sömürgecilik ve kölecilik kınanmış, hatta İngiltere Parlamentosu 1807 yılında köleliği yasaklayan bir kanunu bile kabul etmişti. Kağıt üzerine yazılan bu kararlar bir temenniden öteye ne kadar uygulandı?

Kağıt üzerinde kendine yer bulan insan hakları konusunun, gerçek manada batılıların gündemine ne zaman geldiği tartışmalı bir konudur. XX asırda yaşanan iki dünya savaşı felaketinin batılı sömürgeci devletlerin, kendileri arasındaki sömürge paylaşımı ile alakalı olduğu gerçeği, artık kimse tarafından inkar edilmemektedir. Batılı sömürgeciler,  1. Dünya savaşından sonra gündeme getirmedikleri insan hakları gibi değerlerin, 2. Dünya savaşı sonrasında, çok daha fazla öne çıktığını ifade etmek istiyorum.    1. Dünya savaşı bitiminde, 1919 yılının ilk 6 ayında dünyaya şekil veren Paris Konferansının gündemini işgal eden maddelere baktığınızda, İnsan hakları, uluslararası hukuk, demokrasi gibi kavramların hiç konuşulmadığı, başta Osmanlı mirası olmak üzere, sömürge ve dünya paylaşımının tek gündem maddesi olduğu çok barizdir. Hatta ABD Başkanı Wilson bile kendi adı ile anılan prensiplere bile sahip çıkmadı. Batılı sömürgecilerin doymak bilmeyen menfaat elde etme hırsı, dünyayı 2. Büyük savaş felaketine sürükledi. 2. Dünya savaşı felaketinin büyüklüğü insanoğlunun aklını biraz da olsa başına getirmiş olacak ki, dünya barışı insan hakları gibi evrensel değerler gündeme gelebilmiştir. Ancak iki bloka ayrılarak dünyayı nüfuz bölgelerine paylaşmaktan vazgeçemeyen insanoğlu soğuk savaş adı altında yeni bir çatışma modeli dönemini başlatmıştır. 

SOĞUK  SAVAŞIN  KODLARI

İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in 1947 yılında Demirperde tabirini dile getirmesi ile başlayan iki kutuplu dünya düzenine dayalı soğuk savaş dönemi, 1989 yılına kadar Sovyetler Birliğinin dağılmasına kadar sürdü. Bu yeni dönemi ve tarafları kısa bir analize tabi’ tutarak sözü bugüne getirmeye çalışacağım. Askeri anlamda NATO ve Varşova blokları olarak iki düşman bloka ayrılan ihtiyar dünyamız, Kore-Küba gibi krizlerle ve bazı gerginliklerle 1989 yılına kadar devam etti.
 Tek partiden oluşan farklı görüşlere kapalı bir yönetimindeki Soyvetler Birliği, insan hakları, demokrasi ve ifade özgürlüğünün olmadığı bir toplumlar özel mülkiyet ve teşebbüse izin vermeyen çeşit çeşit yasaklara rağmen varlığını sürdürebildi. Marksist-Leninist bir ideoloji, din ve manevi duygulardan uzak, tek tip vatandaş yetiştirmeyi amaçlayan bir eğitim sistemi ile yetişen nesiller batının maddi refahı karşısında gözle görülür bir seviyede geri düştüler. Özellikle Avrupa’nın bir parçası iken, Stalin’in dikta rejimi altına istemeyerek düşen Polonya, Macaristan gibi ülkeler dağılma sürecinin hızlanmasında etkin bir rol oynadılar.  Tek parti rejimlerinin çökmesinde refah eksikliği kadar insan haklarına getirilen yasakların etkili olduğunu düşünüyorum. Sovyetler Birliği geniş bir coğrafyaya, zengin doğal kaynaklara ve çok sayıdaki güçlü müttefike rağmen varlığını sürdüremedi ve Batı karşısında savaşsız bir şekilde yenilgiyi kabul etti. Seyahat sınırlamalarının kalkmasından sonra doğu bloku ülkelerinin vatandaşlarının batıdaki hür ortama karşı duydukları özlemin hangi seviyelerde olduğunu bugünkü gibi hatırlıyorum. 

50’li yıllardan Berlin duvarının yıkılmasına kadar Batı dünyası, özgürlük, hür dünyanın medeniyet alanında ulaştığı en üst seviyedeki temsilcisi konumunda idi. Batı insanı da kendini dünyanın sahibi, insanlığa medeniyet öğretecek bir konumda görüyordu. AB’nin oluşum sürecinde olduğu 60’lı 70’li yıllarda demokrasi, insan hakları hür düşüncenin batıda en üst seviyeye geldiğini nerede ise herkes kabul eder olmuştu. Dünyanın en müreffeh coğrafyası,  ileriliğin, refahın, zenginliğin merkezi Atlantik’in iki yakasındaki Londra-Paris-New York merkezli şehirlerdi. Moskova yarım asra yakın Batı medeniyetine rakip olmaya çalışmış ancak başaramamış ve iddialarından vazgeçerek batıya teslim olmuştu. Bu teslimiyet askeri anlamda değil, Marksist-Leninist fikir ve ideolojisinin toplumsal iddialarından vazgeçerek iflası anlamında olduğunu bilhassa ifade etmek isterim.
Soğuk savaşın tüm hızıyla devam ettiği yıllarda batının iddialarına karşı kısık da olsa bazı muhalif seslerin yükseldiğine şahit olduk.  Siyasi anlamda bu muhalif çıkışların en meşhuru Tito liderliğindeki Sosyalist Yugoslavya’nın bağlantısızlar adı ile başlattığı harekettir. Tito askeri anlamda NATO ve Varşova paktlarına girmeden bağımsızlığını sürdürebileceğini gösterme başarısı göstermiştir. Ancak her iki bloka muhalefet eden bu hareketin fikri anlamda çok yetersiz olduğu kısa zamanda ortaya çıkmıştır. Bağlantısızların toplantılarında Tito’nun yaptığı konuşmaları incelerseniz her iki bloku şiddetle tenkit ettiğini görürsünüz. Hatta Tito söylemlerini çok daha ileriye götürerek soğuk savaşın iki tarafını sömürgecilikle suçlamış, bağlantısızlar hareketinin insanlığın ve ezilenlerin sesi olduğunu söylemiştir. Bu söylemleri ile Tito kendini bağlantısızların lideri konumuna yükseltmiş global seviyede bir şöhret kazanmıştır. Ancak 1979 yılında Sovyetlerin Afganistan’ı işgali sonrasında TİTO mazlum Afgan halkı yerine işgalci Sovyetlerden yana tavır alınca söyleminin ne kadar tutarsız hatta ikiyüzlü olduğu ortaya çıkmıştır.
İki bloka dayanan dünya düzeninin dağılması ile tek kalan ABD ve batı dünyası ile birlikte tüm dünyada hem siyasi hem de fikri anlamda bir boşluk doğdu ve insanoğlu yeni arayışlara girdi ve bu arayışlar yavaş yavaş sonuç vermeye başladı.  Batıda düşman algısı değişti.  Eski düşman Sovyetlerin yerine yavaş yavaş İslam dünyası hedefe konmaya başladı. Bu arayışlar arasında dünya kamuoyunda en fazla ses getiren iki fikir adamından bahsederek konuyu günümüze getireceğim. Biri mazlum Filistin davasının yılmaz savunucusu Edward Said diğeri ise, Balkanların meşhur fikir adamı Aliya İzzetbegoviç’tir. Birincisi yazdığı oryantalizm adlı eseri ile kendinden çok bahsettirdi, ancak Yaser Arafat’la anlaşamadı fikirlerini siyasete uygulayamadı. Diğeri yazdığı ‘Doğu Batı Arasında İslam’ adlı kitabı ile mazlum Boşnak milletinin özgürlük mücadelesine, Bosna-Hersek devletinin bağımsızlık hareketine önderlik etti. Onunla da kalmadı. İslam dünyasındaki birçok harekete ilham verdi. Bu her iki adamın ortak özelliği ezilen yoksul geniş halk kitlelerinin feryatlarına tercüman olmalarıdır. Batı destekli diktatör yönetimler altında inleyen Orta Doğunun geniş halk kitlelerinin sesini sadece Filistin’de duyabiliyorduk. Arap baharı ile başlayan son 10 yılda, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da; Libya Mısır Suriye, Irak ve Yemen’in de birer Filistin’e dönüştüğünü üzülerek izliyoruz. 

Kendisini demokrasi insan hakları ve özgürlüklerin sahibi ve ileri medeniyetin tek temsilcisi olarak takdim eden batı dünyasının söylemlerinin nasıl sahte bir aldatmacadan ibaret olduğunu Yugoslavya dağılırken, bizzat yaşama fırsatı bulmuştum. Soykırımlara kanat geren AB ve BM’nin, Müslüman toplumların yok edilmesi söz konusu olduğu zaman, nasıl kör ve sağır rolü oynadıklarını çok çeşitli olaylarda görüyoruz. Uydurma terör örgütleri kurdurarak Suriye ve Irak’ta milyona varan insanı birbirine kırdıran olaylar, milyonlarca mülteci hepimizi derinden düşündürmektedir. Akdeniz’i ölüm denizine çeviren batılı beyaz adam orta Doğu’da çıkardığı savaşlardan kazandığı paraların hesabını yapmaktan başka hiçbir tavır almıyor. Orta Doğunun, Asya’nın, Afrika’nın hatta Güney Amerika’nın mağdur ülkeleri, içinde düştükleri açlık terör ve sömürü tuzaklarına karşı insan hakları ortak paydası altında birleşmenin yollarını aramalıdır.  70 yıl sonra dünyanın insan hakları konusunda geldiği yer 20. asrın başlarını hatırlatıyor. Fatih Sultan Mehmed’in 1463 yılında Bosna’da Katolik Fransisken rahiplere verdiği Ahidname’nin öngördüğü barış ortamını oluşturabilmek için daha çok çalışmamız lazım. Bunun için önce soykırımcı canileri cezalandırarak Bosna’yı tam olarak hürriyetine kavuşturmak lazım. 

Kaynak: www.davutnuriler.com
                                                                                                       
 

Güncelleme Tarihi: 18 Aralık 2018, 11:09
YORUM EKLE

banner39