Kral Selman Bin Abdülaziz Dönemi Suudi Arabistan’ın Dış Politikası

Günümüzde resmi adı Suudi Arabistan Krallığı olan ülke, kurulduğu tarihten bu yana Amerika Birleşik Devletleri yörüngesinde bir dış politika izledi. Geleceğini, rejim ve iktidar ailesinin güvenliğini, ABD’nin bölgedeki politikaları doğrultusunda bir dış politika izlemekte gören Suudi Arabistan, bu durumu günümüzde de sürdürmektedir. 

Kral Selman Bin Abdülaziz Dönemi Suudi Arabistan’ın Dış Politikası

Semir Yorulmaz

Ortadoğu ve Arap dünyasının önde gelen ülkelerinden biri olan Suudi Arabistan, sahip olduğu kendine has bazı özellikler sayesinde, uluslararası siyasi düzlemde bölge ile ilgili politikalarda sürekli olarak hesap edilen ve göz önünde bulundurulan bir ülke olmuştur. 

Günümüzde resmi adı Suudi Arabistan Krallığı olan ülke, kurulduğu tarihten bu yana Amerika Birleşik Devletleri yörüngesinde bir dış politika izledi. Geleceğini, rejim ve iktidar ailesinin güvenliğini, ABD’nin bölgedeki politikaları doğrultusunda bir dış politika izlemekte gören Suudi Arabistan, bu durumu günümüzde de sürdürmektedir. 

Zaman zaman gerek bölgedeki denklemler açısından gerekse de iki ülke ilişkileri bakımından ABD ile Suudi Arabistan yönetimi arasında sorunlar yaşansa da, temel düzlemin dışına pek çıkılmadığını söyleyebiliriz.
Bölgesel alanda kurduğu ilişkilerde “rejimin güvenliğini” esas alan Suud yönetimi, Ortadoğu coğrafyasında mevcut statükonun bozulmaması için büyük bir çaba sarf etmektedir. Bu durumun en açık örneği  “Arap Baharı” sürecinde görülmüştür. Suudi Arabistan bu süreçte hem ayaklanmaların kendi ülkesine taşınmaması hem de bölgede Hüsnü Mübarek gibi müttefikleriyle kurduğu ilişkilerin bozulmaması için “Arap Baharı” sürecini desteklememiştir. Tabi ki bu durumun istisnaları mevcuttur. Suriye’de alınan tavır ve rejimin devrilmesi için muhalefete verilen her türlü destek, İran’ın oradaki nüfuzunun kırılmak istenmesinden kaynaklanmaktadır. 

Kral Abdullah bin Abdülaziz Bin Suud’un ölümünden sonra tahta geçen Selman Bin Abdülaziz, devletin yönetim katında yaptığı değişikliklerin yanı sıra, izlemeye başladığı dış politikayla da dikkatleri üzerine çekmiştir. Kral Selman’a göre, Suudi yönetimi ülkenin ulusal güvenliği için izlenen dış politikada değişikliklere gitmeli ve özellikle İran’ın bölgede artan nüfuzuna karşı “daha aktif” bir dış politikaya yönelmelidir.

İşte Kral Selman döneminden itibaren Suudi yönetiminin izlemeye başladığı dış politikayı önceki dönemlerden ayıran özelliğin “daha aktif bir dış politika iddiası” olduğunu söylemek mümkündür. Kral Selman, bu bağlamda ülkenin güneyinde yer alan Yemen’de, İran’ın müttefiki sayılan Ensarullah Hareketi’nin (Husiler) ilerleyişini durdurmak için “Kararlılık Fırtınası” adı verilen harekâtı başlatmıştır.

Kral Selman’ın ülkenin yönetiminin başına geçer geçmez, bölgesel ilişkileri açısından en kritik noktada bulunan “Mısır” siyasetini değiştireceğine dair işaretler verse de, Sisi yönetimiyle yaşanılan bazı gerginlikler haricinde, Mısır ve özellikle Müslüman Kardeşler Hareketi’ne yönelik temel politik çerçeveden çıkılmamıştır. 

Kral Selman dönemindeki “aktif dış politika” iddiasını en fazla tetikleyen temel unsurların başında şüphesiz İran ve bölgede giderek artan gücü olmuştur. Özellikle Irak’ın 2003 yılında ABD tarafından işgal edilmesiyle İran’ın Ortadoğu’da etkisinin artması, Suudi Arabistan’ı ciddi biçimde endişelendirmeye başlamıştır. İran’ın daha sonra nükleer üretimi konusunda 5+1 ülkeleriyle uzlaşması,  Suudi Arabistan’ın endişelerinin gittikçe artmasına neden olmuştur.
Suudi Arabistan’ın Kral Selman dönemindeki dış politikasını, bu politikanın ne kadar başarılı olduğunu daha iyi anlayabilmek için, Suudi Arabistan’ın başta ABD olmak üzere bazı ülkelerle olan ilişkilerini ayrı başlıklar altında detaylandırmak faydalı olacaktır. Ancak buna geçmeden önce Suudi Arabistan’ın d›fl politikasında etkili olan temel faktörleri açıklamak gerekmektedir.

PETROL

Dünyadaki petrol rezervleri açısından çok önemli bir yere sahip olan Suudi Arabistan Krallığı, birçok ülkede etkin olabilmeyi petrole borçludur.  Dünyadaki petrol rezervlerinin yüzde 20’sine sahip olan ülkede petrol, iç siyaset kadar dış politikada da hayati bir öneme sahiptir. Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı ülke konumundaki Suudi Arabistan, petrolün yarattığı ekonomik zenginlik sayesinde dış politikada her zaman için avantajlı olmuştur.

Suudi Arabistan’ın söz konusu ekonomik zenginliği, ona uluslararası arenada oldukça geniş bir hareket ve manevra alanı tanımaktadır. Ülkede 5 milyonun üzerinde yabancı işçi bulunmakta ve bu işçiler, ülkeleri için önemli bir döviz kaynağıdır. Dolayısıyla Suudi Arabistan’da fazla işçisi olan ülkeler,  Suudi yönetimiyle ilişkilerinde dikkatli davranmaktadır. 

Bunun yanı sıra Suudi Arabistan, bazı ülkelere yaptığı maddi yardımlarla bu ülkeler üzerinde söz sahibi olabilmektedir ve politikalarını etkileyebilmektedir.

Suudi Arabistan, geçmişten beri petrolün ne kadar büyük bir siyasal güç olduğunu idrak etmiş ancak başta da belirttiğimiz gibi bu siyasal gücü de genel itibariyle ABD’nin politikaları doğrultusunda kullanmıştır. Mısır ve Suriye’nin 1973 yılında İsrail’e karşı başlattıkları Yom Kippur savaşında, Batı ve ABD’nin İsrail’i desteklemesine karşın Suudi Kralı Faysal’ın başını çektiği petrol ambargosu, dünyada büyük yankı uyandırmış ve bu ambargo büyük bir ekonomik buhranla sonuçlanmıştır. Bu durum, petrolün nasıl bir siyasi güç olduğuna, tarihten çok önemli bir örnek teşkil etmektedir. Bu örnek ayrıca, Suudi Arabistan petrolünün ilk çıkarılmaya başlandığı 1938 tarihinden bu yana ABD eksenli politikalarına karşı bir istisnadır. 
Suudi Arabistan, Petrol ihraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC’in kurucu üyeleri arasında bulunmaktadır. Bu da ülkeye siyasi arenada büyük bir etkinlik sağlamaktadır. Nitekim Suudi Arabistan dünyada petrol fiyatlarının belirlenmesi gibi bir hususta önemli bir yerde durmaktadır.

DİNİ FAKTÖRLER

İslam Dünyası’nın en önemli dini merkezlerinin bulunduğu Suudi Arabistan, bu özelliğinden dolayı İslam âlemi içerisinde farklı ve ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Bu durum, Suudi Arabistan’ın bütün İslam ülkeleriyle ilişki kurmasını beraberinde getirmektedir. Müslüman Dünyası’nın iki kutsal kenti Mekke ve Medine’nin bu ülkenin sınırları içerisinde olması, Suudi Arabistan’ın İslam ülkeleriyle daha kolay ilişki kurabilmesinin önünü açmaktadır.

Suudi Arabistan, sahip olduğu ve İslam Dünyası açısından büyük önem arz eden faktörler dolayısıyla kendini İslam âleminin lideri konumunda görmektedir. Daha doğrusu bu yönde bir iddia taşımaktadır. Bu iddia Suudi Arabistan’ın dış politikasını şekillenmesinde ciddi bir rol oynamaktadır. İslam işbirliği Teşkilatı’nın merkezinin Cidde’de olması da Suudi Arabistan’ın İslam Dünyası bağlamındaki dış politikasında ona bir avantaj sağlamaktadır.

Suudi Arabistan’ın dini faktörler dolayısıyla sahip olduğu bu avantajlar,  kendisine hem iç politikada hem de ekonomik anlamda bir güç sağlamaktadır. Nitekim Hac ibadeti ve Umre için ülkeyi ziyaret eden milyonlarca insan, Suudi Arabistan ekonomisi için önemli bir yere sahiptir. Hac ibadetinin son dönemlerde Suudi ekonomisine katkısı 20 milyar doları geçmektedir.

SUUDİ ARABİSTAN VE ARAP BAHARI

Hem Suudi Arabistan’ın genel itibariyle hem de Kral Selman döneminde izlenmeye başlanan “daha aktif dış politikayı” daha iyi kavramak için, Ortadoğu tarihinin en sancılı dönemlerinden biri olan ve tarihe Arap Baharı olarak geçen sürece göz atmak gerekecektir.

Yazının başında Suudi Arabistan’ın Tunus’tan başlamak üzere bölgedeki ayaklanmalar› desteklemediğini belirtmiştik.  Bölgede statüko kurucu bir ülke konumunda olan Suudi Arabistan, hem rejiminin güvenliğinin hem de ülkenin ulusal güvenliğinin tehlikeye girmemesi için bu statükonun devam etmesi yönünde gayret göstermiş, bu bağlamda müttefiki olan eski Arap rejimlerini desteklemeye devam etmiştir.

Suudi yönetimi, ayaklanmaların kendi ülkesine sıçramaması için Arap Bahar› sürecinin başında gösterileri yasaklayarak (zaten yasak olmasına rağmen) bir dizi tedbirler almıştır. Ancak zamanla ülkenin doğusunda bulunan ve Şii kesimin yoğun olarak yaşadığı Katif bölgesindeki gösterileri ve hareketliliği engelleyememiştir. Bu gösteriler ülkenin dış politikasında ‘İran’a olan sert tutumun daha da sertleşmesi olarak’ kendini göstermiştir. Suud yönetimi bu gösterileri en başından beri “dış mihrakların işi” olarak nitelendirmiş ve İran’ı sorumlu tutmuştur.

Arabistan’ın “Arap Baharı”na karşı tutumu, sürecin ilk durağı olan Tunus’ta kendini belli etti. Halk ayaklanması sonucu ülkesini terk edip kaçmak zorunda kalan Zeynel Abidin Bin Ali, Riyad’a sığındı. Ancak Riyad yönetiminin asıl endişesi Mısır’da belirginleşti. Bölgede en önemli müttefik konumundaki Hüsnü Mübarek’in devrilmesini istemeyen Arabistan, ABD’nin daha sonra Mübarek’e “koltuğu bırakma” çağrısından ciddi şekilde rahatsız olmuş ve bunu gizlememişti. Ortadoğu denklemleri açısından merkezi bir konumda bulunan Mısır’da yaşanılan yönetim değişikliği ve belirsizlik Suudi yönetimini tedirgin etse de, asıl endişe duyulan konu, bölgede İhvan’ın yani siyasal İslam’ın yükselişe geçmesi olmuştu. Bu konuyu Mısır ve ‘Müslüman Kardeşler’ başlığında daha detaylı şekilde işleyeceğiz.

Sadece kendi ülkesindeki değil, Arap yarımadasının tümünde yaşanılan ayaklanmalara sert bir tutum takınan Suudi yönetimi, 2011 yılının Mart ayında Bahreyn’de Kral Hamad Bin İsa El Halife karşıtı gösterilerin bastırılması için Bahreyn’e asker gönderdi. Gösteriler tam anlamıyla bitmese de Arabistan’ın öncülüğünde ülkeye giren Körfez Kalkanı güçleri Bahreyn’deki hanedanın devrilmesini engellemiş oldu. 

Suudi Arabistan, Suriye’de ise diğer ülkelerden takındığı tutumdan farklı olarak, Rejim aleyhinde bir politika izledi. Hem siyasi hem de silahlı muhalefete önemli ölçüde destek veren Suudi Arabistan’ın Suriye’de izlediği bu politikanın hedefi “İran’ın bölgede artan nüfuzunu kırmak” veya “İran yayılmacılığının önünü kesmek” olarak açıklanmaktadır. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın “Arap Baharı” sürecinde izlediği politikanın kendi rejim güvenliğinin garantisi için bir “denge siyaseti” olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Bir önceki Kral Abdullah döneminde başlayan ve Suriye yönetimi karşıtı olan bu tutum Kral Selman döneminde de devam etmiş ve Kral Selman yönetimi her defasında Suriye’nin geleceğinde Esad yönetiminin olmaması gerektiğini savunmuştur.

Kral Selman dönemi dış politikasında en çok dikkat çeken konulardan biri de Yemen'e yönelik başlatılan “Kararlılık Fırtınası” operasyonu olmuştur. Kral Selman, bu ülkeye karşı başlattığı veya öncülük ettiği hava bombardımanı ile bölgesel düzlemde bir önceki yönetimin aksine uzlaşmasız ve şahin bir tutum takınacağının mesajını vermek istemiştir. Ancak Yemen’e yönelik bu “şahin dış politikanın” ne kadar doğru veya başarılı olduğunu ilerleyen bölümlerde inceleyeceğiz. 

ABD İLE İLİŞKİLER

Suudi Arabistan Krallığı’nın tarihsel olarak en büyük müttefiki her zaman ABD olmuştur. Suudi Arabistan’ın geçmişten bugüne kadar gerek bölgede gerekse de uluslararası alanda rejim güvenliğini garanti altına almak için genel itibariyle ABD ile aynı yörüngede bir dış politika izlediğini daha önce de belirtmiştik.

Suudi Arabistan - ABD ilişkilerinin dayandığı en temel nokta petroldür. Suudi Arabistan, ekonomisinde gelirlerin yüzde 75’ini oluşturan petrolün çıkarılıp işlenmesi için ABD’ye bağımlı durumdadır. 1944 yılında kurulan Arap-Amerikan petrol şirketi ARAMCO şirketi yıllarca Suudi petrolünü çıkarmış ve işlemiştir. Bu şirket iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesinde ciddi bir rol oynamıştır. 

Suudi Arabistan’da çıkarılan petrolün yüzde 17-20’lik oranı halen ABD’ye satılmaktadır. ABD, Suudi Arabistan’ın ithalatında da etkindir.

Suudi Arabistan ve ABD arasındaki büyük ekonomik ilişkiler, petrol ihracından başka özellikle savunma alanında kendini göstermektedir. Suudi Arabistan, bugün dünyanın en fazla silah satın alan ülkesi konumundadır. Suudi Arabistan’ın silahlanma ve savunma sanayine önem vermesinin altında yatan endişeler, ABD’nin bölgedeki politikalarıyla paralellik gösterdiğinden, ABD Suudi Arabistan’a silah satışında bir sakınca görmemektedir. 

Özellikle 1979 İran İslam Devrimi’nden sonra ABD’den her sene 15-20 milyar dolarlık silah satın alan Suudi yönetimi, son yıllarda silahlanmaya daha fazla önem vererek ABD ile tarihsel sayılabilecek silah anlaşmalarına imza atmıştır.
2007 yılından itibaren iki ülke arasında Suudi Arabistan’a silah satışıyla ilgili yapılan görüşmeler, 2010 yılında kamuoyuna duyurulmuştur. Bu görüşmeler neticesinde ABD, tarihinde en büyük silah satışını gerçekleşmiştir. Bu anlaşmaya göre Suudi ordusuna verilecek silahların maliyeti 60,555 milyar dolar olarak açıklanmıştır. Geçtiğimiz günlerde ABD başkanı Donald Trump’ın ilk yurt dışı ziyareti sayılan Suudi Arabistan seyahati esnasında Riyad yönetimiyle imzaladığı ve yaklaşık 400 milyar dolarlık anlaşmaların 110 milyar dolarını da silah ve askeri mühimmat satışıyla ilgili anlaşmalar oluşturmaktadır.

ABD’nin Suudi yönetimiyle savunma sanayi alanındaki ilişkinin farklı boyutları mevcuttur. ABD’nin silah ihracatının hazinesine getirisi bir yana, ABD Suudi Arabistan’a sattığı silahlar sayesinde en büyük petrol tedarikçisinin güvenliğini de sağlamış olmaktadır. 

ABD-Suud ilişkileri şüphesiz her zaman rayında gitmemiştir. Kral Faysal’ın 1973 yılında ABD ve Batı’nın İsrail’i desteklemesine tepki olarak başlattığı petrol ambargosu buna birörnektir. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi iki ülke genel itibariyle müttefik kalmıştır.

Irak’ın 2003 yılında işgal edilmesi, ABD-Suud ilişkileri açısından önemli bir dönemeç sayılır. Zira Suudi Arabistan, Irak’ın işgal edilmesiyle başlayan süreçte İran’ın bölgedeki etkinliğini arttırdığını ve bunun ABD’nin onayıyla olduğunu düşünmektedir. İki ülkenin partnerliğinde “İran tehdidinin” önemli bir yer tutmasına rağmen, Suudi Arabistan ABD’nin son yıllardaki İran politikasından hoşnut değildir.

Özellikle İran’ın nükleer konusunda 5+1 ülkeleriyle bir uzlaşıya varmasından sonra Suudi Arabistan, “İran tehdidi” karşısında ABD tarafından hançerlendiğini düşünmektedir. Obama yönetimi zamanında çıkarılan ve bazı Suudi yetkililerin 11 Eylül saldırılarıyla ilgili yargılanmasının yolunu açan JASTA kanunu, iki ülke ilişkilerinin ciddi anlamda gerilmesine neden olan başka bir gelişme olmuştur. 

İran ile yapılan nükleer anlaşma ve JASTA kanunu dışında Suudi yönetimi ABD’yi bölgedeki mevcut gelişmeler karşısında (Özellikle de Suriye konusunda) pasif ve kararsız davranmakla suçlamaktadır. Bu da özellikle yeni bir dış politika vizyonu iddiasıyla göreve başlayan Kral Selman’ın bütün umudunu ABD’nin yeni yönetimine bağlamasına sebep olmuştur. Donald Trump, seçim kampanyası boyunca Müslümanlara yönelik söylemleri ve olumsuz tutumuna rağmen Kral Selman yönetimi tarafından özlenen ABD-Suud ilişkileri için Suudiler’in gözünde bir umut ışığı olarak görülmektedir.

SUUD REJİMİNİN TARİHİ DÜŞMANI: İRAN

Suudi Arabistan ve İran arasındaki düşmanlık söz konusu olduğunda, iki ülke arasındaki mezhep farklılığına sık sık vurgu yapılsa da, bu farklılığın iki ülke arasındaki düşmanlığın ana kaynağı olmadığı aşikârdır. İki ülke arasındaki ilişkilerin tarihi de bunu çok açık bir şekilde göstermektedir. 

1979 yılındaki İran İslam Devrimi, Riyad ile Tahran arasındaki düşmanlığın tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Şah rejimi döneminde her iki ülke de ABD’nin müttefikiydi. Ancak İslam Devrimi’yle beraber Suud-İran ilişkileri ve artan düşmanlık her iki ülke açısından bir “varoluş meselesine” dönüşmüştür.

İran, Suudi Arabistan’ın hem iç hem de dış politikasında hayati önem taşıyan bir konudur. Suudiler, ülkenin doğusunda yer alan ve Şiiler’in yoğun olarak yaşadığı bölge olan Katif merkezli ayaklanmalardan ve olaylardan doğrudan İran’ı sorumlu tutmaktadır. 

Suudi dış politikasının şekillenmesinde, bölgesel düzlemde en can alıcı rolü İran’ın oynadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Daha önce de belirttiğimiz gibi İran, Suud yönetiminin son dönemlerde ABD ile ilişkilerinin gerilmesinde birincil faktör konumundadır. Bunun yanı sıra, “Arap Bahar›” sürecine destek vermeyen Suud yönetimi Suriye’de aksi bir tutum içine girmiş ve İran ile Suriye rejimi arasındaki müttefik ilişkisinden dolayı Suriye rejimi karşıtı bir politika izleyerek, Suriye’de devam eden savaşta yönetim karşıtı bloğun önemli bir tarafı haline gelmiştir. 

Yemen’de Husiler adıyla ön plana çıkan Ensarullah Hareketi’ne karşı başlatılan ‘Kararlılık Fırtınası’ operasyonunda itici güç yine İran olmuştur. Suudiler, bu harekâtla aslında İran’ı ve “İran ilerleyişini” hedef almıştır. Kral Selman, İran’a karşı sadece Ortadoğu coğrafyasında değil, Afrika kıtası gibi uzak bölgelerde de çeşitli ittifaklar kurmuş ve ilişkiler geliştirmeye çalışmıştır. 

KARARLILIK FIRTINASI

Suudi Arabistan öncülüğünde Mart 2015’te Yemen’e yönelik başlatılan Kararlılık Fırtınası, Kral Selman dönemi Suudi dış politikasının en şahin adımlarından biridir. Kral Selman’ın tahta geçmesinden kısa bir süre sonra başlayan harekâtla beraber, “İran’ın bölgedeki yayılmacılığına karşı aktif ve etkin mücadelenin başladığı” şeklinde güçlü bir mesaj verilmiş oldu. Daha doğrusu bu mesajın verilmesi hedeflendi.

Üzerinden iki yıl geçmesine rağmen devam eden harekât, gelinen noktada Suudi Arabistan için tam bir bataklığa dönüşmüştür. Yemen’in bütün alt yapısının çökmesine neden olan hava bombardımanı yüzünden yaşam koşulları gün geçtikçe zorlaşırken, insani dram da giderek daha ciddi boyutlara ulaşmaktadır.

Kararlılık Fırtınası, Kral Selman’ın İran’a karşı giriştiği ittifak arayışlarının ilk önemli örneği sayılmaktadır. Harekâta Suudi Arabistan ile beraber 10 Arap ülkesinin katıldığı açıklansa da, Mısır gibi söz konusu bazı Arap ülkelerinden istenilen oranda destek alınamamıştır. Bu da Kral Selman’ın İran karşıtı ilk büyük ittifak girişiminde kısmen başarısız olduğunu göstermektedir. Harekâtın iki yılı aşkın bir süredir devam etmesi, Suudi Arabistan’ın bu krizi bitirmek için bir türlü çözüm yolu bulamaması ve harekâta katılan önemli ülkelerden BAE ile Yemen’de ciddi ihtilaflar yaşaması, bu başarısızlığa örnek olarak gösterilebilir. 

MISIR VE MÜSLÜMAN KARDEŞLER

Mısır, her zaman için Ortadoğu’daki siyasi denklemlerde kilit rol oynamış ve deyim yerindeyse oyun kurucu ülkelerden biri olmuştur.  Bu yüzden bölgenin bir başka önemli ülkesi Suudi Arabistan özellikle de Camp David sonrası kurulan siyasal düzlemde, Mısır ile ciddi ilişkiler geliştirmiştir.  

Arap Baharı süreci, Suudi Arabistan’ın Mısır ile geliştirmiş olduğu ilişkiler açısından yeni bir dönemin kapısını aralamıştır. Suudi Arabistan, Hüsnü Mübarek rejimine karşı başlayan halk ayaklanmalarını desteklememiş ve mevcut rejimin korunmasından yana tavır takınmıştır. Bu bağlamda ABD’nin Mübarek’e yönetimi bırakma çağrılarından ciddi anlamda rahatsızlık duyan Suudi Arabistan, neticede Mübarek’in devrilmesiyle beraber, bölgedeki en önemli müttefiklerinden birini kaybetmek üzereydi. 

Suudi Arabistan’ın “Arap Baharı” sürecinde takındığı tutumun iki ana sebebi bulunmaktadır. Zaten genel itibariyle “Arap Baharı” sürecini desteklemediği ve mevcut statükonun korunmasından yana olduğundan daha önceki başlıklardan bahsetmiştik. Suudi Arabistan, devrilen her liderin ardından tehlikenin kendisine yaklaştığını düşünmüş ve söz konusu sürecin “domino etkisinden” ciddi endişe duymuştur.

Suudi Arabistan’ın “Arap Bahar›” sürecinde Mısır ile yaşadığı bir diğer önemli endişe de, Siyasal İslam’ın bölgede hızla yükselişe geçmesiyle ilgiliydi. Mübarek’in devrilmesiyle beraber, Müslüman Kardeşler Hareketi’nin Mısır’da iktidar olma şansı oldukça yüksekti ve bu durum Suudi Arabistan Krallığı için tehlike arz etmekteydi.

Mübarek’in devrilmesiyle beraber ülke yönetimini devralan Askeri Konsey yönetimi, Suudi Arabistan ile mevcut ilişkileri korumaya özen göstermiş ancak Mübarek dönemine göre ilişkilerde bir gerileme olmuştur. Daha sonra ülkede yapılan seçimleri kazanan Müslüman Kardeşler adayı Muhammed Mursi de Suudi Arabistan ile ilişkileri korumak için çaba göstermiştir. Mursi, göreve geldikten sonra ilk yurtdışı ziyaretini de Suudi Arabistan’a yapmıştır.

Mursi’nin Suudi Arabistan ile ilişkileri korumak istemesinin en büyük nedenlerinden biri, Suudi Arabistan’ın ekonomik gücüdür. Suudi Arabistan ile güçlü ekonomik ilişkiler kurmak, Mübarek’in devrilmesinden sonra istikrarı bir türlü yakalayamayan ve ekonomisi dibe vuran Mısır için hayati bir önem taşımaktaydı. Mursi, bu bağlamda ilişkileri koruyabilmek ve hatta geliştirebilmek için, ilk yurtdışı ziyareti sayılan Suudi Arabistan ziyaretinde ciddi mesajlar vermiştir. Bu mesajların başında, Mısır’ın “Arap Bahar›” dolayısıyla Suudi Arabistan’a “devrim ihraç etmek niyetinde olmadığı” şeklindedir. Ancak Suudi Arabistan, İhvan’a yönelik güvensizliğini ve temkinli yaklaşımını sürdürmeye devam etmiştir. Bu yüzden Mursi yönetiminin Suudi Arabistan’dan istediği ekonomik yardım taleplerine cevap vermek konusunda çekimser davranmıştır. 

İhvan yönetimine karşı bu tutumunu sürdüren Suudi Arabistan, 3 Temmuz 2013 askeri darbesinin en büyük destekçisi olmuştur. Mursi’nin darbeyle devrilmesinden sonra Mısır’a açıktan destek veren Suudi Arabistan, BAE gibi ülkelerle beraber yeni rejimi ciddi anlamda finanse etmeye başlamıştır. Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın Mısır’daki cunta yönetimi tarafından “terör örgütü” olarak ilan edilmesinden sonra Suudi Arabistan da zaman kaybetmeyerek, İhvan’ı terör örgütü listesine aldı.

İlerleyen süreçte ise Suudi-Mısır ilişkileri,  Suudi Arabistan’ın tam olarak istediği şekilde yürümedi. Özellikle Kral Selman’ın Suudi tahtına geçmesinden sonra Mısır, yeni kralın “aktif dış politika adımlarında” talep ettiği desteği karşılamadı. Mısır, özellikle Yemen’e yönelik başlatılan Kararlılık Fırtınası Operasyonu’na katılsa da,  Suudi yönetiminin talep ettiği oranda askeri destekte bulunmadı. 

Kral Selman’ın başa geçmesinin hemen akabinde, Mısır politikasını değiştireceği ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı’na karşı yumuşama göstereceği yönündeki beklentiler, iki ülke arasında yaşanan gerginliklerle daha da güçlense de, Suudi yönetimi Mısır politikasında köklü değişikliklere gitmemiştir. Suudi yönetiminin İhvan’a karşı bu tutumunun arkasında, İhvan düşüncesinin Vahhabilik akımı için bir tehdit olarak görülmesi çok büyük bir etkendir. Suud yönetimi son dönemlerde Katar’a yönelik başını çektiği kampanyada da İhvan’a karşı sert tutumunda bir değişikliğe gitmediğini açıkça göstermiştir. 

İSLAM ORDUSU

Kral Selman döneminde Suudi Arabistan’ın dış politikada etkinliği arttırmak amacıyla yapılan önemli hamlelerden birini de “İslam Ordusu’nun kurulması” oluşturmaktadır. Kral Selman’ın ülke yönetiminde oldukça etkili olan ve son olarak yeni veliaht olarak seçilen oğlu Prens Muhammed Bin Selman’ın yoğun çabalarıyla oluşturulan bu yeni ittifakın amacı, son dönemlerde bölgenin en önemli sorunu olarak görülen “terörle mücadele” olarak açıklandı.

Aralarında Türkiye, Pakistan, Mısır, Malezya, Bangladeş gibi önemli İslam ülkelerinin bulunduğu oluşuma 34 ülke dâhil oldu. Merkezi Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad olarak belirle nen ittifakın Suriye, Irak, Afganistan gibi ülkelerde terörle mücadele kapsamında görev yapacağı açıklansa da flu ana kadar herhangi bir ülkede herhangi bir faaliyet göstermemesi dikkat çekicidir.

İslam Ordusu’nda özellikle İran’ın yer almaması ve bu oluşumun ABD tarafından desteklenmesi ciddi eleştirilere neden olmuştur. “Sünni NATO” şeklinde nitelendirilen bu oluşum, İslam Dünyası’ndaki mezhep ayrılıklarını ve gerilimin arttıracağı yönünde eleştirilerle karşı karşıya kalmıştır. 

KATAR KRİZİ

Son dönemlerde bölgedeki dengeleri alt üst eden en ciddi gelişmelerden biri olan Katar – Körfez krizi, yeni Suudi yönetiminin dış politikada atmış olduğu radikal adımlardan biri oldu. Her ne kadar sorunun Katar ve bazı Arap ülkeleri arasında olduğu ifade edilse de burada da başı Suudi Arabistan çekmektedir. 

Suudi Arabistan, uzun süredir Katar’ı Suudi yönetimi aleyhinde faaliyetler yürütmekle suçlamakta ve Katar’ın bölgede artan etkisinden rahatsız olmaktadır. Suudi dış politikasında önemli bir yere sahip olan Körfez işbirliği Teşkilatı’nda Katar’ın diğer ülkeler gibi Suudi hegemonyasına tam anlamıyla boyun eğmemesi ve diğer Körfez ülkelerine nazaran daha bağımsız bir dış politika izlemesi Suudi Arabistan’ın uzun süreden beri haz etmediği bir konu olmuştur.

Özellikle “Arap Baharı” süreciyle bölgede etkinliğini arttıran Katar, birçok konuda Suudi Arabistan’ın izlediği dış politika ile çatışmaktadır. İki ülkenin ortak hareket ettiği nadir konulardan biri Suriye olmuştur. Suriye’de aynı kutuplarda yer almalarına rağmen her iki ülkenin Suriye’deki hedefleri farklıdır. Suudi Arabistan’ın Suriye’de İran etkisinden kaynaklı rejime karşıtı bir tavır içerisinde olmuştur.

Suudi Arabistan’ın başını çektiği ittifak, Katar’a yönelik ambargoyu gerekçelendirirken “terör örgütlerine yardım etmek” şeklinde yöneltilen suçlamanın yanı sıra, Katar’ın İran ile olan ilişkileri de öne sürülmüştür. Katar ise, Suudi Arabistan’ın yumuşak karnını oluşturan İran konusunda “bir denge siyaseti” yürüterek cevap vermiştir. 

Bölgede birçok sorunla birden uğraşan Kral Selman yönetimi, Katar’a yönelik kampanyayla bölgede etkinliğini arttırma hedefindeyken, bu sorunlara bir yenisini daha eklemiştir. Katar Krizi, Suudi Arabistan’ın bölgede değişen politik dengelerde rahat manevra yapma kapasitesini de sınırlandırmıştır. Nitekim Trump’ın Suudi ziyareti sırasında ABD ile yapılan milyarlarca dolarlık anlaşmalar karşılığında Katar’a yönelik başlatılan söz konusu hamle ABD yönetiminin rızasının ve desteğinin alındığı düşünülse de, bunun gerçekçi bir yaklaşım olmadığı da açıkça görülmüştür. 

Röportaj FADİ FARASIN

Fadi Farasin Filisitin asıllı Ürdünlü Araştırmacı ve Siyasi Analist. Ortadoğu ve Ortadoğu-Türkiye ilişkilerinde çalışmalar yapan Farasin’in hem Türkiye’de hem de yabancı gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmaktadır. Fadi Farasin, halen merkezi Ankara’da bulunan İslam Ülkeleri İstatistik, Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi SESRIC’te görev yapmaktadır.

Suudi Arabistan’ın Kral Selman döneminde izlemeye başladığı dış politikadaki değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kral Selman’ın tahta geçmesiyle beraber, Suudi Arabistan’da devlet yönetimi kademesinde ve özellikle de bakanlar düzeyinde önemli değişikliklere gidildi. Bu değişiklikler ülkenin dış politikasına ve de bölgesel ilişkilerine de yansıdı. Bu durum, bir önceki Kral Abdullah bin Abdülaziz döneminde izlenen siyasetin kökten değişmesi anlamına geliyordu. Krallık divanı başkanının görevden alınması, hem BAE hem de Mısır’da Abdülfettah El Sisi açısından başka bir darbe oldu. Zira eski krallık divanı başkanı Halid El Tuveyciri hem Sisi’ye hem de Bin Zayed’e yakındı. El Tuveyciri'nin Mısır’da 25 Ocak Devrimi’nin başarısız olması için sarf ettiği çabalarının yanı sıra, DAEŞ’in Suriye savaşının başlangıcında maddi olarak desteklenmesinde de önemli rolü vardı. 

Kral Selman dönemiyle beraber, Türkiye ve Katar ile ilişkilerde yakınlaşma başladı. Özellikle Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkiler önemli ölçüde gelişti. Ayrıca Müslüman Kardeşlere yönelik sert tutumda bir yumuşama oldu. 
Ancak bu köklü değişiklikler Muhammed Bin Selman’ın “tahtın varisi olarak hazırlanması” projesi yüzünden uzun sürmedi. Donald Trump’ın ABD’de iktidara gelmesi ve Suudi Arabistan ile İran’a yönelik dış politikada değişikliklere gitmesi de Suudi siyasetindeki bu değişimlerin uzun sürmemesinde etkili oldu.

Kral Selman dönemi dış politikasında hangi faktörler daha belirleyici olmaya başladı?

Suudi Arabistan’ın dış politikası her zaman için Suudi yönetiminin çıkarlarına aykırı olan ve rejimin güvenliği açısından tehlike olarak gördüğü faktörlere mahkûm olmuştur. Bu tehlikelerin başında da İran ve siyasal İslam gelmektedir.
İran, Suudi Arabistan’ın bölgedeki birinci rakibidir. Dolayısıyla Suudi Arabistan dış politikasının ilk hedefi İran’ın bölgedeki yayılmacılığını ve etkisini engellemektir. Suudi dış politikasını etkileyen bir diğer önemli faktör de başta Müslüman Kardeşler Hareketi olmak üzere siyasal İslam’dır. Suudi Arabistan, Müslüman Kardeşler Hareketi’nin kendisine sempati duyan kesimler aracılığıyla ve dini kurumlara sızarak ülkenin iç politikasında etkili olmasından endişelenmektedir. Özellikle de Cemal Abdülnasır döneminde Suudi Arabistan ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı arasındaki tarihsel ilişkilere rağmen, Suudi Arabistan’ın iç politikası, dini eğilimli veya laik herhangi bir siyasal partinin faaliyetlerinin yasaklanmasına dayanmaktadır. Demokratik seçimlerin olmadığı ülkede sendikalar veya buna benzer oluşumlar yasaktır.  Sivil Toplum Kuruluşları da bu bağlamda ciddi denetim altındadır. Dolayısıyla Suudi yönetimi, siyasi ve sosyal reform yanlısı olan Müslüman Kardeşler Hareketi’ni, Suudi toplumunda büyük bir kesimin bu harekete sempati duymasını da göz önünde tutarak tehdit olarak görmektedir. Yani kısacası Suudi rejimi, İhvan’ın siyasi ve sosyal alanlardaki reform taleplerinin Suudi toplumu içerisinde büyük bir yankı uyandırabileceğinden endişe etmektedir. Zira bu durum krallık rejimini tehlikeye sokmaktadır.

Kral Selman dönemi dış politikasında çok önemli bir adım olan, Yemen’e yönelik “Kararlılık Fırtınası’nı” nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Kararlılık Fırtınası amacına ulaştı mı? Veya Suudi Arabistan’a neler kazandırdı ve neler kaybettirdi?

Yemen’e yönelik başlatılan ve Kararlılık Fırtınası adı verilen harekât çok açık bir şekilde gösterdi ki, Suudi Arabistan yönetimi hesaplarını yanlış yaptı. Suudi Arabistan bu bağlamda gerek kendi gücünü gerek uluslararası ve bölgesel güçlerin tutumunu iyi ve doğru bir şekilde hesap edemedi. Suudi Arabistan Yemen’de, Mansur Hadi'nin ülkeyi tam olarak kontrol edebilmesini sağlayamazken, Husileri de bitiremedi.  Yemen bu süreçte tamamen harap edilmiş bir devlete dönüştü. Bu da Suudi Arabistan’ın güney sınırının uzun yıllar boyunca istikrarsız olmasına neden olacaktır.

Obama döneminde ABD’den istediğini alamayan Suudi Arabistan, Trump’ın gelişiyle beraber ve Kral Selman’ın yeni dış politikası bağlamında hedeflerine ulaşabilir mi? Suudi yönetimi özellikle İran konusunda ABD’den istediğini alır mı?

Suudi Arabistan, Amerika birleşik Devletleri’nin bölgede İran’a engel olması ve İran yayılmacılığını engellemesini istemektedir. Yine Suudi Arabistan, ABD’nin İran ve 5+1 ülkeleriyle yapılan nükleer anlaşmasından çekilmesini temenni etmektedir.  Zira ABD’nin bu anlaşmadan çekilmesi demek, İran ve ABD arasındaki gerilimin artması anlamına gelmektedir. Donald Trump, Obama döneminde varılan nükleer anlaşamaya şiddetli bir şekilde karşı çıkıyordu. Ancak şu ana kadar bu anlaşmadan çekilmek için herhangi bir adım atmış değil. Üstelik son dönemlerde ABD yönetim katında yaşanan değişikliklerde görevden alınan Steve Bannon, Sebastian Gorka, Derek Harvey gibi isimler İran karşıtı isimlerdir. Dolayısıyla bu gelişmeler, ABD’nin İran ile varılan nükleer anlaşmasını devam ettireceği yönündeki ihtimalleri güçlendirmektedir. Şunu iyice idrak etmemiz gerekir ki ABD büyük bir devlettir ve ABD’nin dış politikası Riyad’tan değil Washington’dan yönetilmektedir. Ayrıca gözden kaçırmamamız gereken noktalardan biri de, büyük devletlerin küçük müttefiklerinin kendilerine bir konuda dayatmacı olmalarına izin vermeyecekleri hususu.

İran, Suudi Arabistan’ın dış politikasında en fazla belirleyici faktörlerden biri. Suudi Arabistan ve İran arasındaki husumetin sebepleri neler? Mezhep faktörü etkili mi?

İran’ın dış politikası yayılmacı bir siyasi anlayışa dayanmaktadır. Özellikle de Ortadoğu coğrafyasında. İran’ın bu yayılmacı siyasi anlayışlı da Suudi Arabistan’ın çıkarlarına aykırıdır. Daha doğrusu İran’ın bölgedeki yayılmacı politikası Suudi Arabistan’ı tehdit etmektedir.  Dolayısıyla İran ve Suudi Arabistan arasındaki çekişme jeopolitik nedenler ve nüfuz yarışından kaynaklanmaktadır.  Bu çekişmede de mezhep faktörü bir araç olarak kullanılmaktadır.

Suudi Arabistan kendini Körfez ülkeleri arasında “birinci söz sahibi ülke” olarak görüyor. Suudi Arabistan’ın Körfez İşbirliği Teşkilatı’ndaki konumu nedir, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suudi Arabistan, yüz ölçümü, nüfus, ekonomi ve askeri güç açısından en büyük Körfez ülkesidir. Bu yüzden Suudi yönetimi kendisini Körfez Arap Dünyası’nın lideri olarak görmektedir.  Ayrıca Körfez İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkeler arasında kendisine muhalif veya kendisinden bağımsız hareket eden bir devlet görmek istemiyor. Ancak Suudi Arabistan’ın çıkarları her zaman küçük komşularının çıkarlarıyla kesişmemektedir. Suudi Arabistan’ın Katar ile ilişkileri Hamad Bin Halife’nin Katar’da yönetime gelmesinden sonra son derece gergin devam etti. Hatta Suudi Arabistan Hamad Bin Halife’yi tahttan indirmeye çalıştı. Umman Sultanlığı ise tarihsel ve kültürel sebeplerden dolay› Suudi Arabistan ile mesafeli olmuştur. Bunun yan sıra çoğu zaman bağımsız bir politika izlemektedir.

Suudi Arabistan öncülüğünde Katar’a yönelik başlatılan ambargoyu nasıl değerlendiriyorsunuz. Suudi Arabistan Katar’dan ne istiyor?

Suudi Arabistan Katar konusunda bir kez daha hem bölgesel ülkelerin tutumları hem de uluslararası dengeler konusunda yanlış bir hesap yaptı. Suudi Arabistan Katar’a yönelik tutumuyla Katar’a boyun eğdirmeyi ve Katar’ı kendine bağlı bir devlet haline getirmeyi amaçlamıştır. Ancak Katar’a yönelik kuşatma ve ambargo, içeride Emir Temim Bin Hamad’ın gücünü konsolide etmesinin önünü açtı.

Selman bin Abdülaziz döneminde Veliaht Prens Muhammed Bin Selman’ın etkisinden çokça söz ediliyor. Siz bunu nasıl görüyorsunuz? Muhammed Bin Selman dış politikadaki adımlarında neye dayanıyor?

Bir ülkenin iç siyasetteki hedeflerini dış siyasetle bağdaştırmak faydalı olacaktır. Zira Suudi Arabistan’ın izlemekte olduğu siyasette attığı adımlarını ve girişimlerinin çoğu iç siyasetle ilgilidir. Özellikle de Muhammed Bin Selman’ın ilerde tahta geçirilmesi projesiyle ve Suud iktidarının yeniden yapılandırılmasıyla alakalıdır.

Röportaj MUHİTTİN ATAMAN

Suudi Arabistan Kralı Selman Bin Abdullah'ın tahta geçtikten sonra dış politikada “daha aktif” olma iddiasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu iddianın doğruyu yansıtmadığını düşünüyorum. Çünkü Suudi Arabistan dış politikasındaki en aktif dönemlerden biri Kral Abdullah dönemidir. 2005’ten itibaren Suudi tarihinin en fazla yurtdışı seyahatlerine çıkan lideri oldu. Kral Abdullah döneminde, sadece geleneksel Batılı müttefik ülkelere değil, tarihi boyunca hemen hiç ziyaret edilmeyen Rusya, Çin, Hindistan, Malezya ve Endonezya gibi Doğulu ülkelerle de ciddi dış politika adımları atıldı. Örneğin, daha önce bir kaç saatlik bir bulunma dışında lider düzeyinde hiç ziyaret edilmeyen Türkiye’ye iki yıl içinde iki kez çok geniş katılımlı ve uzun süreli ziyaretler gerçekleştirdi. Arap isyanları sürecinde, özellikle Mısır’daki Sisi darbesi sonrasında izlediği siyasetten dolayı çok eleştirildi. Bu da ekibinin kendisini yanlış yönlendirmesi sonucu oldu. Kral Selman Ortadoğu siyaseti konusunda Kral Abdullah’ın bu şahin ekibini tasfiye etti ve daha diplomatik bir yöntem benimsedi. Ancak, bu da oğlu Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın etkili olmaya başlamasıyla birlikte sona erdi. Yeniden eski şahin politika çizgisine geri dönüldü. Dolayısıyla Kral Selman dönemini bir kırılma olarak görmek doğru değildir. 

Suudi Arabistan bölgesel düzlemdeki dış politikasında genel itibariyle ABD ile paralel bir siyaset izliyor. Bu bir tercih mi yoksa stratejik zorunluluk mu? Sizce bu Suud - ABD ittifakı ne zamana kadar devam eder?

Suudi Arabistan-ABD ilişkilerinde Soğuk Savaş’ın bitmesinden sonra yeniden tanımlanma ihtiyacı oluştu, ancak taraflar bunu erteledi. 11 Eylül 2001 terörist saldırıları iki ülke ilişkilerinde bir kırılma ifade eder. Bu olaydan sonra ABD siyasetinde ve siyasi algısında öteki/tehdit/düşman olarak Selefist ve Vahhabi İslam yorumu, fiii İslam yorumu yerine ikame edildi. Bu günden itibaren Selefi İslam düşüncesinin merkezi olan Suudi Arabistan’a da şüpheyle bakılmaya başlandı. Bunun neticesinde ABD Kongresi’nde 11 Eylül saldırılarında Suudi Yönetimini suçlayan JASTA çıkarıldı. Kral Abdullah döneminde Amerikan ve Batı bağımlılığını azaltmak için ciddi bir Doğu açılımı gerçekleştirildi. Ancak küresel ve özellikle bölgesel gelişmelerin gerektirmesiyle Suudi Yönetimi ABD’ye yeniden yanaşmak zorunda kaldı. İran’ın ve ona destek çıkan Rusya’nın bölgedeki hamleleri Suudi Rejimini kırılgan bir hale getirdi. Ayrıca, ABD’de Trump’ın başkan olmasıyla birlikte İran’ın ötekileştirilmesi de Suudi Arabistan ile ABD’nin yeniden yakınlaşmasını beraberinde getirdi. İki ülkenin yakınlaşması stratejik bir sorunluluktur. Ancak bunun sürdürülebilir olup olmaması tartışılabilir. Aşırı milliyetçi ve İslam karşıtı söylemiyle dikkat çeken Trump’ın iç siyasi dengelerin gereği olarak ne zamana kadar işbirliği yapacağı belli değildir. Fakat imzalanan antlaşmalar ve yapılan açıklamalara bakıldığında Trump’ın Suudi Arabistan ilişkilerinin temelinde ekonomik kazanç yer almaktadır. Siyasi bir birliktelik değildir. Stratejik olan tarafı da daha çok budur. 
 

Suudi yönetimi, Obama yönetiminin özellikle son dönemlerde bölgeye yönelik izlediği siyasetten ciddi anlamda rahatsızdı? Bu yüzden Trump’ın Müslüman âlemine yönelik olumsuz bakış açısına rağmen, bu yönetimden medet umar durumda? Sizce Suudi yönetimi Trump yönetiminden istediğini alabilir mi?

Obama Döneminin özellikle son yıllarında iki ülke arasında ciddi sorunlar çıkmaya başlamıştı. Bunun temel nedenleri olarak Suudi Arabistan’ın iç siyasette bir türlü reform sürecini başlatmaması, Ortadoğu’da başına buyruk davranması ve radikal grupların Yönetime yakın çevrelerin desteğine mazhar olması ön plana çıktı. Obama Yönetiminin insan hakları vurgusu da Riyad’ı rahatsız etmekteydi. JASTA bu siyasetin geldiği son noktaydı. Trump’ın Müslüman karşıtı Riyad Yönetimi için ikinci önemli bir konu. Birinci önceliği Riyad’ın içişlerine karışmaması, İran’a karşı durması ve onu ötekileştirmesi ve bölgesel projeksiyonda Riyad’a bir rol vermesidir. Bu birlikteliğin sürdürülebilir olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Öncelikle, Trump siyaseti tahmin edilemiyor. Ne zaman ne yapacağı ve kim dost kim düşman belli değil. Trump’ın öngörülemezliği bütün muhatapları için ciddi bir endişe kaynağıdır. Ayrıca, Müslüman ve İslam karşıtı siyaset Riyad Yönetimi’nin meşruiyetini daha çok sorgulayacaktır. Müslüman kitlelerin İslam karşıtlığına bakışı Yönetimin siyasetini etkileyebilir. 

Kral Selman’ın “daha aktif dış politika” iddiasıyla Yemen’e yönelik başlatılan Kararlılık Fırtınasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yemen’deki Kararlılık Fırtınası operasyonu daha çok İran karşıtlığı bağlamında ele alınıyorsa da bunun Suudi iç siyasi boyutunu da görmezden gelmemek gerekir. Veliaht Prens Bin Selman’ın inisiyatifiyle başlatılan bu operasyonun iç ve dış maliyeti her geçen gün artmaktadır. ‹çerde artan harcamalar ve ülkenin doğrudan hedef alınması dolayısıyla huzursuzluk var. Dış politikada ise daha çok öldürülen masum insanlar dolayısıyla insan hakları sicili bağlamında ele alınmakta ve eleştirilmektedir. Bugün itibariyle Batılı ülkeler seslerini çıkarmasa da yarın başka bir konjonktürde bunun da faturasını çıkarabilirler. Tıpkı 11 Eylül olaylarının faturasını 16 yıl sonra çıkardıkları gibi. 

İran faktörü, Suudi dış politikasının şekillenmesinde ciddi şekilde rol oynamaktadır. Sizce de İran, Suudi Arabistan için ne derecede önemli bir tehdit?

İran ve Suudi Arabistan bölgede bir diğerinin öteki olarak konumlandırılmış iki ülkedir. Her biri İslam’ın farklı bir yorumunu temsil etmekte ve bir diğerine yönelik çatışmacı bir siyaset izlemektedir. İran, Şii dünyasının etki tekelini elinde bulundurmaktadır. Şii nüfusu harekete geçirerek Suudi Arabistan başta olmak üzere Şii nüfus barındıran bütün ülkelerde etkili olabilmektedir. İran Suudi Arabistan’ın hem bölgesel hem de ulusal siyasetini doğrudan etkileyebilme imkânına sahiptir. Böyle olunca da Riyad Yönetimi, doğal olarak, İran’ı en ciddi bölgesel tehdit olarak algılamaktadır. Kanaatime göre iki ülkenin çatışmacı siyaseti birbirini beslemeye devam edecektir. Bir diğerine yönelik düşmanlık yapmak hem ulusal hem de bölgesel ölçekte rejimlere meşruiyet kazandırmaktadır. 

İran ve Suudi Arabistan ilişkilerinde kullanılan mezhepsel söylemlerin realitedeki karşılığı sizce nedir? Mezhepsel farklılıklar gerçekten iki ülke arasında bir sorun mu?

Her iki ülke için de mezhepsel söylem, iç ve dış politika hedefleri için bir araçsallaştırmadır. Diğer bir ifadeyle, hem İran hem de Suudi Arabistan mezhepsel ve dinsel söylemi siyasal amaçlarına ulaşmada kullanmaktadırlar. Dolayısıyla, iki ülke de teo-politik (dinsel söyleme dayalı siyaset) konusunda ciddi bir üstünlüğe sahiptirler. Her iki ülke de dinsel söylemi bir yumuşak güç unsuru olarak kullanmaktadırlar. Sorun mezhep farklılığının bizzat kendisi değil, bunun siyasallaştırılmasıdır. Örneğin, Yemen’de uzun süredir barış içinde bir arada yaşayan Sünni Şafiiler ile Şii Zeydiler arasında ciddi bir ötekileştirme yoktu. Toplumsal, dinsel ve kültürel farklılıklar siyasal alana taşınmıyordu. Ancak Tahran ve Riyad’ın siyasallaştırılmış dinsel söylemi sonrasında Şii Zeydiler İran’ın, Sünni Şafiiler de Selefilerin pençesine düşüp siyasallaştılar; toplumsal ve kültürel farklılıkları siyasal alana taşıyıp bir diğerini ötekileştirdiler ve düşman olarak görmeye başladılar. 

Suudi Arabistan yönetiminin İsrail ile normalleşme veya yakınlaşma adımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Doğrusu Arap ülkelerin hiç birisinin, genel manada, bir “İsrail Sorunu” yoktur. Mısır, Sina’yı geri aldığında İsrail defterini kapatmış, Suriye’nin ise Golan Tepelerinin işgalinin devamına rağmen bir İsrail Sorunu yoktur. Suudi Arabistan başından itibaren İsrail konusunda somut bir karşı siyaset izlememiştir. İsrail karşıtlığının Batı karşıtlığı anlamına geldiğini bilen hiçbir ülke İsrail’i karşısına almak istememiştir. Ancak aynı ülkeler kendi halkları nezdindeki meşruiyet çabalarının bir sonucu olarak siyaseten bir İsrail karşıtı söylem kullanmaları söz konusudur. Fakat bu diplomatik restleşmenin reel siyasete etkisinin olmadığını da kaydetmek gerekir.  Son zamanlarda yaşananlar ise Birleşik Arap Emirlikleri ile birlikte Suudi Arabistan da İsrail ile olan dolaylı ve gizli ilişkilerini daha doğrudan ve daha açık bir şekilde yürütmeye çalışmaları izlenmektedir. Bunun kısa vadede olumlu etkileri olsa da orta ve uzun vadede rejimin meşruiyetine zarar vereceğini zannetmiyorum. Çünkü İsrail devleti bölgesel siyasetini normalleştirip normal bir siyasal muhatap olacağını düşünmüyorum. Bugün itibariyle somut bir tehdit olmadığı halde, bölgede hala güvenlikleştirilmiş bir siyaset izleyen İsrail devleti Filistinliler başta olmak üzere bölgedeki bütün toplumsal ve İslami hareketleri ötekileştirmeye devam edeceklerdir.

Suud Kralı Selman’ın bir önceki Kral Abdullah’ın izlediği Mısır siyasetini değiştirmesi bekleniyordu ancak bazı gerginliklere rağmen aynı dış politikanın devam ettirildiğini görüyoruz. Özellikle İhvan’a yönelik bir yumuşamadan bahsedemiyoruz. Aksine Hamas’a yönelik son tutumlarından da bunu açıkça görüyoruz. Bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kral Selman iktidara gelir gelmez Halid et-Tuveyciri gibi Kral Abdullah döneminin Mısır siyasetinin uygulayıcılarını görevden aldı. Bu da Mısır ve bölge siyasetinde bir değişiklik beklentisi oluşturdu. Ancak kısa sürede oğlu Bin Selman’ın siyasetteki gücünün artmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Kral Abdullah dönemindeki ekip gibi Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Veliahtı Muhammed Bin Zayid en-Nahyan’ın etkisinde bir siyaset izlenmeye başladı. İki veliaht arasındaki güç rekabeti ve muhtemel kavgasının geleceğine göre Mısır siyaseti de değişebilir. Kişilikleri itibariyle Bin Zayid daha önde olsa bile Suudi Arabistan gibi bir ülkenin BAE gibi daha küçük bir ülkenin gerisinde kalması kabul edilmeyebilir. Bu husus bile başlı başına bir sorun olabilir. Bin Selman ve Bin Zayid cephesinin birinci ötekisi ve dolayısıyla tehdit algısı İhvan ve Hamas gibi ana akım İslami gruplar ve hareketlerdir. Çünkü bu grupların ve hareketlerin söylemlerinin kendi iktidarlarına doğrudan tehdit olarak algılıyorlar. İç siyasette ve bölgesel bağlamda halktan kopuk bir duruş da doğal olarak bu cepheyi dış güçlere dayanmaya ve bağlanmaya sevk etmektedir. Sonuç olarak İsrail ve Batı himayesinde siyasete devam etme adına bölgesel hareketlere karşıt siyasetleri devam edeceği kanaatindeyim.

Kral Selman’ın bölgede izlemeye başladığı dış politikanın en önemli sonuçlarından biri de bu gün bazı Körfez ülkeleri ile Katar arasında yaşanan Kriz oldu. Suudi yönetiminin bu Katar hamlesini nasıl okumamız lazım?

Suudi Arabistan Ortadoğu’da bölgesel bir güç olmaya çalışırken Körfez’deki konumunu zayıflattı ve Körfez işbirliği Konseyi (KİK) içindeki üstünlüğü sorgulanır hale geldi. İlk kez 2014 yılında Mısır’daki askeri darbeye ve İhvan’a yönelik siyasetlerinde farklılıklar olunca KİK içindeki ilk ciddi kriz yaşandı. Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn’in tepkisi çok sert oldu. Katar’ı ötekileştirdiler. Kuveyt ortada kaldı. Umman ise geleneksel tarafsızlık siyasetini devam ettirdi. Dolayısıyla üç ülkenin Mısır’da takındığı şahin tavır diğer üç ülke tarafından tasvip edilmedi. Daha sonra da izledikleri siyaseti izlemeyen Katar’ı cezalandırmaya kalktılar. Ancak hesapları tutmadı. Katar, Suudi Arabistan ve BAE’nin bütün ısrarlarına rağmen tecrit edilemedi. Hem en önemli iki bölgesel güç Türkiye ile İran Katar’ın yanında durdular hem de Batılı ülkeler Körfez’in en liberal ülkesi olarak kabul edilen Katar’ı ötekileştirmediler. Suudi Arabistan’ın Katar karşıtı siyaseti orta ve uzun vadede kendisine daha çok maliyetli olacaktır. Çünkü zaten mevcut Şii-Sünni gerginliğinden zarar gören Riyad, Sünniler içindeki bir cepheleşmede ve bölünmede ilave bir siyasi maliyete katlanmak zorunda kalması kaçınılmazdır. 

Suudi yönetiminin Katar’a yönelik hamlesinde başarılı olamaması durumunda bu, Suudi yönetimini veya Suudi Arabistan’ın bölgedeki etkinliğini nasıl etkiler?

Suudi Arabistan’ın Katar politikasının başarısızlığı orta ve uzun vadede bölgesel etkisinin marjinalleşmesine yol açabilir. Tabii ki küresel güçlerin Ortadoğu politikalarının hangi yöne evrileceği çok önemli bir parametredir. Bunu sabit varsaydığımızda yukarıda ifade ettiğim gibi Sünni Arap dünyasının ikiye bölünmesini beraberinde getiren bir eğilim mevcuttur. Zaten zayıf olan Sünni Arap bloğu daha da zayıflayacaktır. Kaldı ki Katar Krizinin bir parçasında Türkiye karşıtlığı da söz konusudur. İran tehdidinin yanında Türkiye gibi güçlü bir ülkenin de karşıt olarak konumlandırılması siyaseten çok maliyetli olacaktır. Bir kere Türkiye, askeri ve ekonomik güç olarak bölgenin en önemli aktörlerinden biridir. Ayrıca, Türkiye’nin giderek artan ciddi bir yumuşak gücü de vardır. Bunu yanına alacağına karşısına alması pek rasyonel bir tavır görünmemektedir. 

Suudi Arabistan’ın İİT’deki tarihsel konumunu göz önünde bulundurduğumuzda, İslam Dünyası’na yönelik izlemekte olduğu siyaseti nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Suudi Arabistan’ın Müslüman Dünyadaki ağırlığının giderek zayıflayacağını düşünüyorum. Bunun başlıca sebepleri şunlar olabilir. Bir kere, Suudi Arabistan’ın en önemli dış politika aracı petro dolarlardır. Ülkenin ekonomik gücü giderek zayıflayınca ekonomiyi dış politikada daha az kullanabilecektir. Milli ekonomik kalkınma hedefinin belirlenmesi, 2030 hedefleri, dış politika alanında paranın daha az kullanılacağını göstermektedir. İkincisi, son zamanlarda Müslüman dünyadaki radikal hareketlerin büyük çoğunluğu Selefi ve Vahhabi İslam yorumunu benimseyenler arasından çıkmaktadır. Bu durum Suudi Arabistan’ı zor durumda bırakmaya devam edecektir. Bunların ötekileştirilmesi ayrı bir sorun, bunlara destek çıkmak da ayrı bir sorun olarak ortada duracaktır. Üçüncüsü, alternatif İslami söylemlerin geliştirilmesi ve bunların güçlenmesi söz konusudur. İhvan başta olmak üzere Arap dünyasındaki toplumsal hareketlerin güçlenmesi ve Arap halklarının siyasi bilinçlerinin ve farkındalıklarının artması Suudi Arabistan gibi ülkelerin söylemlerini daha da zayıflatmaktadır. Son olarak da, Batı dünyasında ve Doğulu ülkelerde giderek artan İslam karşıtlığı Suudi Arabistan’ın bu ülkeler nezdindeki algısını bozmaya devam edecektir. Çünkü aşırı milliyetçi ve yabancı düşmanı hareketler Müslümanları bir bütün olarak ötekileştirmekte ve düşman olarak görmektedirler. Her Müslüman ülke gibi Suudi Arabistan da bundan olumsuz etkilenecektir.

Semir Yorulmaz kimdir?

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun oldu. Ortadoğu alanında çalışmaya başladı. Uzun süre Suriye, Mısır ve Filistin'de gazetecilik yaptı. Arap isyanları sürecini Suriye'den, 3 Temmuz darbesini Mısır'dan izledi. Mısır, Suriye ve Filistin üzerine yazdığı makaleler ve yaptığı çalışmalar ORSAM tarafından yayınlandı. 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi Sayı: 2

Güncelleme Tarihi: 13 Kasım 2018, 14:59
YORUM EKLE

banner39