banner39

Mesih'in Müjde'si - 2 - Kemal Ersözlü

Bugün Yahudiler “5.000 Yıl’dır biz Antakya’dayız”; Hıristiyanlar “İlk Kilisemiz burada” diyerek buradaki Tevhîd’in Sesi’ni kısıyorlar ve yine Müjde’yi tahrif ediyorlar. Dinlerin Birliği, Kardeşliği, Özgürlüğü adı altında Urfa’nın, Antakya’nın altını oyan girişimlerle buradaki haklarımızı altın tepsi içinde Ehl-i Kitâb’a dolayısıyla Küresel Roma’nın amaçlarına sunuyor içimizdeki sefihler. Buralarda unutulmaması gereken Rasûller’in ve Mürselîn’in Tevhîd’in Mücâdelesi’dir. Bunları yâd’etmek için Antakya’dayız… 

Analiz 02.04.2019, 17:07 01.05.2020, 16:14
Mesih'in Müjde'si - 2 - Kemal Ersözlü

Kuş dili ile kanatlanıp Kuşçu’nun Sofrası’nda Halîl İbrâhîm Ziyâfeti’ne oturmuştuk. Urfa’ya denk gelen tertiller arasında YâSîn II de vardı. Oradaki İşâret bizi Mesih’in Müjde’sine getirdi. İbrâhim’in zâlim evlâdları, Işığını Zeytin Dağı’ndan ve meyvesinden yağlayan son İshâkî Peygamber’in sofrasına da gelmemişlerdi. İbrâhim’in evlâdları nereye gidiyordu? İbrâhim’in dört bir yana dağılan kuşları nasıl geri gelecek, nasıl dirilecekti? İbrâhim’i Halîl edinenler kalmayacak mıydı? Yoksa Hz.Âdem’den başlayan Arz’a Halife oluş Şeytân’ın Zaferi’yle bitecek ve İnsân hüsran içinde mi kalacaktı? Kuşları diriltecek Mâide, tayyib yiyeceklerle gelmeyecek miydi? 

İşte Mesîh, bu Diriliş’in Müjdesi’ni verdi. “Siz O’nu Meyveleri’nden tanırsınız” diye müjdelediği bu “Mutlu Haber”, Antakya’da da boğulmak istendi. Bugün Yahudiler “5.000 Yıl’dır biz Antakya’dayız”; Hıristiyanlar “İlk Kilisemiz burada” diyerek buradaki Tevhîd’in Sesi’ni kısıyorlar ve yine Müjde’yi tahrif ediyorlar. Dinlerin Birliği, Kardeşliği, Özgürlüğü adı altında Urfa’nın, Antakya’nın altını oyan girişimlerle buradaki haklarımızı altın tepsi içinde Ehl-i Kitâb’a dolayısıyla Küresel Roma’nın amaçlarına sunuyor içimizdeki sefihler. Buralarda unutulmaması gereken Rasûller’in ve Mürselîn’in Tevhîd’in Mücâdelesi’dir. Bunları yâd’etmek için Antakya’dayız… 

MESİH’İN MÜJDE’Sİ 

Antakya, târih öncesine, Paleolitik çağlara kadar uzanır. Bizi yakından ilgilendiren bölüm ise, târih sonrası, bilindik günlerde başlıyor. “Mesîh’in Müjde’si” başlığına uygun gelecek şekilde Antakya’ya yoğunlaşmamızı nereden başlatabiliriz sorusuyla başlayalım. 

Mesîh ile İlgili bu târih’i 2.300 yıl öncesinden başlatsak yeridir. Çünkü şehirlerin târihi mitolojileri, kurucu isimleri ve felsefeleri ile de bir çok sembolü barındırır. Antakya için seçtiğimiz bu târih kesiti, Makedonyalı Aleksandır, (Büyük İskender)’de önemli bir sembolünü buluyor. Büyük İskender, hocası Aristo’nun İdealleri’ni ete kemiğe büründürmüş, ya da küreselleştirmiş bir isim. O Aristo ki Yunan Aklı’nın 3 büyük temsilcisinden biri. ‘Tüm Batı Felsefe’si Târih’i, Aristo ve Eflatun’a düşülmüş bir Dipnot’tan ibaret’tir’ denir. 

Böylece biraz sonra sözünü edeceğimiz “Teslis’in” Üç Uknumu’ndan birini Aristo’da buluyoruz. Antakya üzerinden Grek Dünyâsı’nın bir sembolü Teslis’in bir Uknumu’nu teşkil edecek şekil’de beliriyor. ( Uknum: Hristiyanlıkta tesli inancını oluşturan üç unsurdan her biri)

2.300 yıllık Teslis’in diğer Uknum’u Roma’da şekillenmiştir. Antakya uzun yıllar bir Roma İktidârı’nın şehridir. 

3.Uknum ise, öncekilere mânevî bir Rûh katan Judaik Boyut’tur. Yahudi olmayan Gentiller’e seslenerek İsevî Çağrı, Uknum’un 3.Ayağı’nı teşkil ederek Batı Dünyâsı’nda da gördüğümüz “Teslis’i” oluşturuyor. Judeo-Grek ve Romen “Teslis Mitosu’nun” 2.300 Yıllık Antakya Serüveni’nde, Mesîh’in Müjde’si nereye oturmaktadır? 

Aristo gibi bir Filozof’un yetiştirdiği Büyük İskender, 

İskender’in Önemli bir Komutan’ı Seleikos, 

İskender’e atfen kurulmuş Şehirler’den İskenderun ve Antakya… 

Aristo Felsefe’yi 'Mitoloji’nin Sonra’sı olarak tanımlar. Böyle bir mitolojinin izini Antakya’da sürelim: Selefkîler’in Kurucu’su Seleikos, Zeus’a bir kurban sunmuştu. Kurbanı kapan bir kartalın ardından onu nerde düşürürse orada devletini kurmaya karar verdi. Kartal kurbânı Antakya’da (Bugünkü Çevrik) düşürmüştü. Böylece Zeus’a sunulan kurbân, Antakya’da yerini bulmuş oluyordu. 

Bu mitoloji ile benzer bir şekilde, Âdem Peygamber’in 2 oğlunun kurbânları arasında paralellikler kurabiliriz. Hâbil, Allâh’a kurbân sunmuştu. Kâbil’in kurbânı ise şeytânın kabul edebileceği bir kurbândır. Neticede O, Hâbil’i şeytâna kurbân sundu. Zeus, Öteki Tanrı olarak Şeytân olduğuna göre, Seleikos’un kurbânı da Şeytân’adır. Hem Kâbil, hem de Seleikos kurbânı ne yapacaklarını bilememektedirler. 5 / el-Mâide 31’de Kâbil’in kurbanını nasıl gömeceğini bir kargadan öğrendiği bildirilir. 

Allâh’a kurbânını sunmayan Şeytân’a sunmuştur. Şeytân’ın Allâh’tan süre isterkenki hedefi ve zannı insana en Büyük Günah’ı, kan döktürmeyi, kardeşini katlettirmeyi başarabileceği üzerine kuruluydu. Bu isteğini Âdem’in oğullarından birinde gerçekleştirdi. "Yeryüzünde yararsız ve anlamsız şeyler yarattın" diyerek isyân ediyor ve topraktan, (çamurdan, taştan) yaratılan insanın kan dökeceğine inanıyordu. Bunu Âdem’in çocukları üzerinden başardığında Kâbil şeytâna kurbânını sunmuştu. Selevki Mitosu’nda da bu vardır. Öteki Tanrı Zeus’a, Şeytân’a sunulan kurban ile Antakya’da İskender’in Komutan’ı Seleikos, Devleti’ne kavuşmuştur. Bu kurbânlar zincirinde Habîb-i Neccâr’ı da unutmayacağız. 

Îsâ as.'ın doğduğu dönem 2.000 yıl önceye tekâbül ediyor. Roma Devleti de yaklaşık aynı dönemde, Augustos Zamanı’nda İmparatorluğa kavuşmuştur. Bu dönemde Antakya, tıpkı Filistin gibi Roma İmparatorluğu’nun parçası olur. Bâbil Sürgünü’nden sonra bir çok Helenistik bölgeye yayılmış şekilde Yahudi kolonileri yaşıyordu. Ege’nin öteki yakasında var oldukları gibi, Antakya, Kıbrıs, Mısır vb. bir çok yerde koloniler oluşturmuşlardı. MÖ.200'lerden itibaren Helenistik etkilere açık bir şekilde yaşamışlardı. Bâbil Sürgünü’nden sonraki bu dağılmışlık hâli içinde, İsâ nereye oturmaktadır? 

Mesih kökü meshetmek

Mesîh, İbrânice Meşiyah ile akraba bir kelime. Kur’ân’ın tercih ettiği Mesîh kelimesi özel bir anlamı barındırıyor. Meshetmekle aynı kökten gelen bu kelime, Kutsal Yağ, Yağı süren / Yağlayan anlamlarına geliyor. Hz.Îsâ’daki bu özel anlam, O’nun Hz. İbrâhim’in evlâdlarından İshâkî soydaki peygamberlerin sonuncusu olmasını İfâde etmektedir. 

Kutsal Kitablar’ın sembolik dilinde bu Kutsal Yağ, Nûr’u Doğu’ya da Batı’ya da nisbet edilemeyen Mübârek Zeytûn’u (Zeytin’in Yağı) işâret eder. Burada hem Tayyib Rızık (Vahiy Nimeti) olarak meyveye hem de vahyin ışığını yakan “Yağ”a nisbetle Nübüvvet’i temsil eden bir sembolizm vardır. Kudüs ve Zeytin Dağı etrâfındaki İsrâiloğulları Peygamberleri’nin vahiyle bağlantısı bu sembolik dil üzerinden kurulmuştur. 95 / et-Tin Sûresi’nde bahsedilen Orta Dünyâ’nın Nübüvvet Zincir’i, Tûr-i Sinâ’da Mûsâ ile; Zeytûn Dağı’nda Kudüs Peygamberler’i ile; yine aynı hat üzerindeki Harran ile Mekke ile bir devâmlılık gösterir. 

Orta Dünyâ’nın Doğu’su İçe Doğuş’a / Vicdân’a; Batı’sı ise Metafizik’e / Akl’a yönelik bir İlâhî İlham’la konuşur. Nübüvvet ise Orta Dünyâ’ya aittir. Dolayısıyla Aklî Aydınlanma ile Vicdânî Aydınlanma’da kapalı kalan hususlar açığa kavuşsun diye bizzat vahiyle Hakikât Kelâm’a dönüşmüştür. Akl’ın ve Vicdân’ın önündeki hicâblar / perdeler açılarak İlâhî Nûr âşikâr kılınmıştır. 

Kelâm Batı Târihi’nde “Logos” olarak anılmıştır. Başlangıç’ta sözünü ettiğimiz “Teslis”in Yunan Ayağı’nda Logos, Judaik Kök’le buluştuğunda “Kelâm”a dönüşmüş ve Îsevî Teslisciliği üzerinden de İsâ’ya dönüşmüştür. Bu karşılaşmalar, diyalektikler, çatışmalar, etkileşimler bir çok kez gerçekleşmiş ve bunlardan biri de Antakya üzerinden aktarılmıştır. 

Hz. Îsâ İshâkî Peygamberler’in sonuncusu olarak ve Hz. İbrâhim’in öteki evlâdı, İshâkîler’in kardeşleri olan İsmâil’in soyu üzerinden peygamberliğin devâm edeceğini müjdelemek üzere Meşiyah / Mesîh’tir. O İshâkîler’in Son Peygamberi’dir ama Hatem’ün-Nebî değildir. 

Kutsal Yağ ile Yağlanma (Mesîh) İzleri’ni Yahudi Kralları’nın iktidara gelişlerinde görürüz. Daha öncesinde, Mısır’dan çıkışta İsrâiloğullar’ı kandiller-şamdanlar yakmışlar, çölün karanlığından, düşmandan korunmaya çalışmışlardı. Hz. Mûsâ’dan Hz. Yûsuf’tan kalan bakıyyeleri bir sanduka içinde Kudüs’e varana kadar önünde bu Şamdan olduğu halde yüzyıllar boyunca taşımışlardır. Bu Şamdan âdeta yürüyen kıbleleri olmuştur. Ma’bed’in yapımından sonra ise Kutsal Yağ’la, İlâhî Vahiyle Aydınlanmayı temsil eden bu Şamdan, Ma’bed’in içindeki bir oda’ya konmuştu. Böylece kıble de Kudüs olmuştu. 

Hz. İsâ bu Yağ’la Meshedilmiş-Nübüvvet Nûru’yla Aydınlanmış İshâkîler’in Son Peygamber’i olarak Mesîh’tir. Ancak onun Müjdelediği İsmâil’in Soyu’ndan Son Peygamber artık İsrâiloğullarıyla bağlantılı bu Kutsal Yağ sembolüyle alakalı olmayacaktır. Çünkü o Ümmî bir Peygamber’i müjdelemiş ve kıble’nin artık Zeytûn Dağı etrâfında değil, Meryem’in kendisine yaklaştırdığı hurma ağacının beldesinde sukun bulacağını haber vermiştir. Bu bakımdan Son Peygamber “Mesih” değildir. Zeytûn’la bağlantılı “Son Peygamber’in” (İsrâiloğulları’nın Son Peygamberi’nin) bu Mesihliği’ni Yahudiler kabul etmeyeceklerdir. Dolayısıyla, Hz. Peygamber’de gerçekleşecek olan bu Sıçrama’ya da erişemezler. 

Hz. İsâ’nın Son Peygamber olmadığı ve kendisinden sonra gelecek Peygamber’i haber verdiği vurgusu çok açık. Tevrat’ta ‘Kardeşleri’nin Soyu’ndan gelecek’ diye bildirilen Dâvûdî Muzafferiyet’in vaat edildiği “O Peygamber” hakkında Mesîh’in Müjde’si, “Yapıcılar’ın beğenmediği Taş’ın Köşetaş’ı olacağını” böylece Nübüvvet Sarayı’nın Son Tuğlası’nın da konulmasıyla görenleri Hayran bırakan Binâ’nın tamamlanacağı haberini vermiştir. 

61 / es-Saff Sûresi’nin 6. Âyeti’nde Hz. İsâ’nın İncili’nin (Müjdesi’nin) Hz. Muhammed olduğu bildirilir. O ellerindeki Tevrat-ı tashih eden ve kendisinden sonra gelecek olan nitelikleri övülmüş kişiyi (Ahmed - sav) tebşir için gelmiştir. Îsâ bir Tevrat gibi bir Şeriat Kitâb’ı ile gelmedi. O Tevrat’ı tashih, tavzih etmek üzere İsrâiloğulları’na yazılan (Kitab olan) Şeriat’ı aynen uyguladı. Allâh ona Kitâb’ı ve Hikmet’i, yani, Tevrat’ı ve İncil’i öğretti.  Onun İncili’ndeki (Müjdesi’ndeki) Hikmet, Âl-i İmrân 48’de şöyle sembolize edilir: 

Ben size Rabbiniz’den bir Âyet getirdim. Ben size çamurdan kuş gibi bir şey yapıp ona üfleyeceğim, Allâh'ın İzni’yle, hemen kuş olacaktır; Anadan doğma körleri, alacalıları iyi edeceğim; Allâh'ın İzni’yle, ölüleri dirilteceğim; Yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber vereceğim. İnanmışsanız bunda size delil vardır”

O, İbrâhim’in Kuşları’nın, körelmiş, alacalanmış, ölmüş evlâdlarının nasıl dirileceğini, kardeşleri İsmâil’in Soyu’ndan kaybolmuş çocuklarının İbrâhim’e Halîl olacağını müjdelemiştir. 

İsâ ne Sebt’i kaldırıp Pazar’ı ihdâs etti, ne domuzu helâl kıldı ne de Şeriat’ı değiştirmeye kalktı. Onun için böyle bir yazılmış, farz kılınmış , Kitâb olmuş bir Şeriat vaz’etme durumu yoktu. Aksine O, İncil’deki Hikmet’i, yani Ahmed’i tebşir ile geldi. Öyleyse İncil, bir Kitâb’ın adından çok, Ahmed’i tebşiri ifâde eder, bu tebşiri anlatan Sahifeler’dir. 

Îsâ’nın 12 Havârisi onun önderleri, seçkin kurmayları, İş’i beraber götürdüğü yardımcıları / Ensâr'ıdır. İnanırlar’ı 12 Kişi’den İbâret değildi. Esasında Îsâ da Muhammed’in as. yardımcısıdır. Nasıralı Îsâ, Muhammed’e Ensâr oldu. Îsâ ve Muhammed, ikisi de Roma İktidar Periyodu’nda Peygamber oldular. İkisi de Şimdiki Zaman’ın (el-Yewm), Rûmî Çevrim’in Peygamberleri’dir. 

Hz. Îsâ Gaybeti’nden sonra olacaklar hakkında bir takım tasarruflarda bulunmuştu. Bunun için, Simon Petrus’u Havârîler’inin başına seçti. Simon İsmi’nden Ziyâde Îsâ’nın ona verdiği Künye “Kefas / Kaya-Sahra” meşhur olmuştur. Kefas’ın Grekçe karşılığı Petrus olarak verilir. “Sen benim Kilisem’in (Cemaatim’in) başı olacaksın, Kilisem’i Sen’in (Kaya’nın) üzerine kuracağım” diyerek Îsâ, onu Cemaat’in İmâm’ı seçmişti. 

Ev’in İlk Taş’ı, temeli, Kaya onun sağlamlığını vurgulamaktadır. “İnananlar’ın ilki olmakla emrolundum”  Âyeti’ndeki gibi, ilk olma Kaya gibi sağlam olmayı İmâ ediyor. Petrus Kudüs’te cemaate önderlik etti. Ancak hem Romalılar’ın hem de Yahudiler’in baskıları ve ardından 69' da Mabed’in yıkılmasıyla devâm eden süreç, misyon çalışmalarına hız vermeye itmişti. Havâriler’in dezavantajı şu idi ki, Roma vatandaşı olmadıkları için heryere gitme imkanları sınırlı idi. Erken Dönem’de Roma vatandaşı birisi cemaate katıldığı zaman bu vesileyle dışarı çıkma imkanları arttığı için bunu önemsiyorlardı.

1.Misyon Gezisi

Roma vatandaşı Pavlus yıkma amaçlı katılmıştı ama, mesela yine Roma vatandaşı Kıbrıslı Barnabas gibi ihtidâlar da vardı. Barnabas, Petrus’un görevlendirmesi ile, Pavlus’u Antakya’ya getirdi. Petrus, Bu ikisini birlikte bazı misyon gezileri için ödevlendirdi. Barnabas yanına Markos’u almıştı, Pavlus ta Luka’yı. 1.Misyon Gezi’si İlk davet gezileridir. Bu gezilerde Pavlus, kendi başarısına dikkat çekerek Markos’u bırakmayı önerir. Böylece Luka ile beraber 2 kişiye karşı Barnabas yalnız kalacaktır. Bunun üzerine Barnabas “Sen de iyi şeyler görmüyorum” der ve Sünnet Geleneği vb. konular üzerinde tartışırlar. 

Bu durum Petrus’a şikâyet edilir. Luka “Elçiler’in İşleri”nde; Pavlus ‘Galatyalılar’a Mektubu’nda bu tartışmaları kendi zâviyeleri’nden yansıtırlar. Pavlus sırasıyla Markos, Barnabas ve Petrus’la tartışmaya girmiştir. 

II.Misyon Gezisi

I. Misyon Gezileri’nden sonra II.Misyon Gezisi’nde Petrus’la da Antakya’da tartışmış. Antakya’da daha sonra Simon Petrus diye anılacak olan Kaya Kilisesi’nde Pavlus’la tartışıyor. Antakya’da bulunduğumuz sırada bu gezdiğimiz yer salt turistik bir Kilise gezisi değildir. Bu Ma’bet’te Petrus, Mesîh’in Müjdesi’ni doğru bir şekilde yayarken, Pavlus kendi Müjdesi’ni yayma gayretine girmişti. Pavlus bu Kayalık’ta, Petrus’suz yürüyeceğini, kendi kafasındaki Îsâ’yı anlatacağını söyleyerek kendi yolunda gitmiştir. Roma vilâyetlerinde Pavlus Kilise’yi kendi üzerinden kurdu. 

Pavlus'un anti-Mesihiliği

Pavlus’un bu yaptığına düpedüz Anti-Mesîhilik  denir. Petrus ise Mesîh’in ve Mesîhî Müjde’nin taraftarıdır. Petrus’un etrâfındaki bu cemaate “Mesîhîler” ismi ilk defa Antakya’da veriliyor. Petrus, Îsâ gibi, Aramice konuşur, Roma diline aşina değil. Yeğeni Markos’u (Yuhanna), onun bu dış gezilerinde tercümanı olarak her yerde onunla beraber bulunurken görürüz. Öyleyse Antakya’da da beraber olmalılar. YâSîn’de geçen iki elçi bunlar olmalı. 3. kişi olarak onları desteklemek üzere dışarıdan (Kıbrıs’tan) gelen kişi ise Barnabas’tır. Hz.İsâ öğrencisi olarak Pavlus’un Fitneleri’ne karşı onlar da yazdılar. Markos’un yazdığı Îsâ Biyografi’si Îsâ’nın Haç’a gerilme kısmını ihtivâ etmiyordu. İncil yazarlarının bizzat itiraflarıyla Markos İncil’i, diğer İnciller’le muvâfık olarak tamamlanmıştır. Markos İncili’ni kuşa çevirdikleri gibi, Barnaba’nın Mektubları’nı (bozup ) Apokrif (Sahte) ilân ettiler. 

Hz.Ömer zamanında 638’de Fetih’ten sonra Müslümanlar “burada Yuhanna ve Şem’un yatıyor” Kitâbesi’ni gördüler. Bu Yuhanna, Markos Yuhanna’dır. 4.İncil yazarı Yuhanna, Havârî Yuhanna olmadığı gibi, tamamıyla Pavluscu Kilise’yi Grek Felsefe’si Dili’nden doğrulama amaçlı, 2.yüzyılda yazılmış, Erken Dönem Dili’ne ve Anlayışı’na uymayan belirsiz bir Yuhanna’ya ait İncil’dir. Dolayısıyla Habîb-i Neccâr Câmisi’ndeki Yatır’da bu kişi’den bahs’edilemez. Petrus’la her gezide tercüman olarak bulunan yeğen Markos künyeli gencin de asıl adı Yuhanna’dır. Öyleyse Yuhanna ile Şimon, Markos ve Petrus’tan başkası olamaz. 

Bu iki kişinin elçiliğinde (Mürselîn) Pavlus’un provakatif bölücülüğünü çözmek için Antakya’da bulundukları açık. Burada Kefas-Sahra / Kaya Dâru’l-Erkâm’ı bir Kaya içinde oluşturuyor. Böylece ilk Kilise her iki anlamıyla Kaya üzerinde kurulmuştur. Sahra, Kefas, Taş ya da Hacer, hepsini de söyleyebiliriz. 

Sahra üzerinden gidelim. Mi’râc’da, Gece Yolculuğu’nda mânevî vizyonlar, Peygamberler’in Ruhâniyetleri’ne İmâm oluş, Muhammed’i Müjdeleyen Âyetler’i onlara gösterme gibi mucizeler, bir bayrak değişimini ifâde etmektedir. Peygamberlik Ni’met’i İshâkî Soy’dan, İsmâil’in Soyu’na makas değiştirecektir. Böylece Hz. Peygamber’in de Kutsal Yağ ile, meşiyah ile irtibatı, O’nun Peygamberler Zinciri’nin Son Halka’sı olduğu gösterilecektir. O, buradan Mir’âc’a çıkar. Ayağı’nı bastığı Yer’de ise Kaya / Sahra vardır. “Ben Cemaatim’i Kaya’nın/ Hacer’in üzerine kuracağım” mesajı burada yeni bir anlam kazanıyor. Hz.Peygamber’in Ayağı’nı bastığı Kaya, bizzat Hacer’in çocuğu olarak kendisidir artık. Böylece Îsevî Mesaj’ın Kaya’sı / Petrus’u bizzat Muhammed as. olmuştur. O’na gelen Vahy’in Gerçeği’ni Ahmed anlatmış, Îsâ’nın Mesaj’ı Ahmed üzerinden anlaşılır kılınmıştır. 

O halde Antakya’da olan Mürselîn’in haberlerini Kur’ân’dan dinlediğimizde Mesîh’in Müjde’si Kaya üzerinden kurulmuş olacaktır. YâSîn Sûresi’nin 2.Sayfası’nda, Karye Ashâbı’ndan bir Habîb-i Neccâr Kıssa’sı anlatılır. Habîb-i Neccar, Marangoz’u seven, yani bir Îsâ Muhibbi’dir. Mürsel kelimesi genel kullanıma zıt olarak burada Rasûl olmayan insanlar için, Havâriler’e atfen kullanılıyor. İki Mürselîn’in Markos ve Petrus olduğunu söylemiştik. Bu iki Mürselin’in, 3.sü ile desteklenmesi ise şehrin dışından, Kıbrıs’tan gelen Barnabas’ı işâret ediyor. Kur’ân niçin bunlara genel itiyadının hilâfına “Mürsel” demiştir ? Çünkü Pavlus’a ve arkadaşlarına İnciller’de Rasûller der ve onların işlerinden bahsedilir. Bu irtibatın kurulması için Kur’ân, sözlük anlamıyla onlar için Mürsel ifâdesini kullanmıştır. 

Şehr’in Öbür Ucu’ndan koşarak gelen bir Adam, Mürselîn’e İmân ederek onları destekler. Aks’al-Medine’den gelen Ebû Zerr gibi, ölüm pahasına dağlardan mağaralardan geçerek şehrin ucundan tartışmaya katılır. YâSîn okumamızda bu tartışmanın Pavluscular’la alakalı olabileceğini göstermiştik. Mûsâ Kıssası’nda da şehrin Aksâsı'ndan koşarak gelen bir adam anlatılıyor. Mü’min Sûresi’ne adını veren bu adam, Mûsâ’ya destek çıkar ve zâlim sultân karşısında hakikâti söyler. Fir'avun Allâh’a asidir. Müslümanlar, Âdem’in evlâdı ise Şeytân’a “Asi”dir. Yine Fir’avun’un hanımı O’na “Âsi” olarak Asiye olmuş. Zâlim sultânın ve kavmin genel kabulüne aykırı şeyler söylemek kolay değildir. İşte Mürselîn’e destek veren bu İsâ Muhibb’i de Pavluscular’a Âsi olarak Habîb-i Neccâr olmuştur. Antakya’da Âsi nehri, Habîb-i Neccar’ın Anti-Christ’e İsyân’ını simgeler diye düşünüyoruz. 

Anadolu’da 1.000 Yıl’dır varız ezberini bozmalıyız. 1400 Yıl’dır Anadolu İslâm’ın bir parçasıdır.

Hicret’in 16.Sene’si 638’de Kudüs, Suriye ile birlikte Antakya’da feth’edilince, Hz.Ömer’in Elçi’si olarak Ebû Ubeyde ibnu’l-Cerrâh buraya gelmiş ve şehirdeki yatırları aslına Rucu’ ettirmişti. Hâbib-i Neccâr Câmi’si ve etrâfındaki yatırlar bu şekilde Aslî Hüviyeti’ne kavuştu. Bugün Antakya Anadolu’nun bir parçasıdır. O halde Anadolu’da 1.000 Yıl’dır varız ezberini bozmalıyız. 1400 Yıl’dır Anadolu İslâm’ın bir parçasıdır. Rasûl-i Ekrem’den 6 yıl sonra burada Hâbib-i Neccâr Câmi’si Sahâbe’ye ev sâhipliği yapmıştır. 

Petrus’un Kaya Kilise’si de behemehal aslına Rucu etmeyi hak ediyor. Ahmed’i müjdeleyen Neccâr da bir Ahmed Sevgili’si.. Neccâr’ın Habîb’ine biz de sevgilileriz. Havâriler’in Hz. İsâ’dan sordukları Göksel Sofra, Mâide, Kurbân Bayramı Arefesi’nde, Bayram olan bir Gün’de indi. 5 / el-Mâide 3 ile hem Mâide Sûre’si hem de Bütün’ü “Mâide-Sofra- Vahiy” demek olan Kur’ân tamamlandı ve Din Kemâl’e erdi. Hz. Îsâ’ya inananlar için geçmiş ve gelecek için bir Bayram olması Dileği’yle yapılan bu Dua kabul edildi. O halde Mesîh’in Müjdesi’nin gerçekleştiği bu Bayram Günü’nde, Petrus’un Kaya’sı da Habîb-i Neccâr gibi Bayram’ın Coşkusu’na katılmayı hak ediyor. 

Antakya Yahudi’si, Teslisci’si, Muvahhid’i ile bugün de Ashâbu’l-Karye olma özelliğini taşıyor. O halde Antakya’da Habîb-i Neccar’ı temsil eden muvahhidler varolmalıdır. Müslümanlar Aksa’l-Medine’den gelen desteği bir bakıma Aksa’l-Medeniyet’ten gelen desteğe dönüştürdüler. Yâni Teslis’in Roma Erki’nde ifâdesini bulmuş Baba Uknumu’na, Logos’a dönüşmüş Yunan Bilgeliği’ne ve Pavlus’un içini boşalttığı Judaik Uknum’a karşı Tevhid’in Dili’ne çağırdılar. Müslümanlar’ın geliştirdiği Kelâm, Yunan Logosu’na karşı konumlanmıştı. Doğu Bilgeliği’ni yine Tevhîd’in içinde bir yer’e oturttular. Muharref Tevrat Geleneği’nden Sahih İslâm’ Çağrı yapmışlardır. 

Müslümanlar’ın Aksa’l-Medine’den yaptıkları bu Çağrı ve Dönüşüm, Kılıç Zoru’yla değil Ömer Zamanı’nda Kudüs ve Antakya’nın Barış Yolu’yla Fethi’nde Karşılığı’nı buldu. Teslis’ten Tevhîd’e çağıran bu Ses zaman zaman yine Aksa’l-Medine’ye çekilmek zorunda kalmıştır. 

Haçlılar zamanında Antakya Kontluğu kurulmuş ve Müslümanlar dağlara çekilmek zorunda kalmıştı. 

20.yy.da yine böyle bir geri çekilmeyi yaşıyoruz. Onun geri çekilmesi, Roma Değerleri’nin hukukundan siyâsasına pişkin meydân okumasıyla tekrar nüfuzu demektir. 

Bu yaşadığımız Fetret Dönemi’nin Habîb-i Neccârlar’ı Aksa’l-Medine’den yine Ashâbe’l-Karye’ye sesleneceklerdir. Bu Hisler’le “Medeniyet’in” dışı’ndan Antakya’ya geldik. Buraların bir Hesaplaşma, Da’vet Yurd’u olduğunu hatırlamak için geldik. Petrus’un Antichrist’le tartıştığı Duvarlar’a dokunduk. “Keşke Kavmim Rabbim’in bana nasıl İkrâm’da bulunduğunu bilseydi” dediğini bilerek ve bunun Müjdesi’ni bize duyuran Ses’e icâbet ederek geldik. İkrâm’ın Neliğini görmek için geldik. Habîb-i Neccâr, Şeytân’ı memnun etmek isteyenler tarafından öldürüldü. Şeytân’a, Zeus’a, kurbân edilmek üzere. Îsâ’yı değil ama, O'nun Mesajı’nı çarmıha gerenler, hâla 2.300 yıllık teslisin izini sürüyorlar. Aksa’l-Medine’den kazanan ve kaybedenleri görmeye geldik.
 

banner53
Yorumlar (0)
27
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?