Müslüman dünyası nedir?

17 Mayıs 1919'da Paris'te üç Hintli Müslüman lider, İstanbul'daki Osmanlı halifeliğinin korunması ve Anadolu'nun Türk Müslümanlarının vatanı olması için ABD başkanı Woodrow Wilson ile görüştü. Hintli liderler “dünyadaki son kalan Müslüman güç” diye adlandırdıkları ülkenin bağımsızlığını savundular. Osmanlı halifesi adına konuşan Hintli Müslüman liderler, küresel bir Müslüman birliğinin var olduğu gibi bir algı ortaya çıkarabilir ama böyle bir sonuca ulaşmak hatalı olacaktır.

Müslüman dünyası nedir?

Cemil Aydın

Aslında, toplantının ayrıntıları, tartışmaları ve asıl amaçları, “Müslüman dünyası” ve “Batı” arasında olduğu düşünülen ayrımın ne kadar tutarsız ve yanıltıcı olduğunu ortaya koymaktadır. Hintli Müslümanlar, Wilson Barış İlkeleri’ne dayanarak Türk bağımsızlığını savunuyorlardı. Wilson’la bir görüşme ayarlayabilme başarılarının arkasında İngiliz ordusunda savaşan ve Alman-Osmanlı ittifakını püskürten askerler olarak yaptıkları fedakârlık vardı. İngiltere’nin Hindistan’dan sorumlu devlet bakanı Edwin Montagu bu toplantıyı ayarlayan isimdi çünkü kendisi dünyanın en büyük Müslüman imparatorluğu olarak Britanya imparatorluğunun, Osmanlı halifesini korumaya çalışan Hint Müslümanlarının davasını dinlemesinin ahlaki bir sorumluluk olduğuna inanıyordu. Osmanlı halifesine manevi bir bağlılık duyan bu üç Müslüman lider, Ağa Han, Abdullah Yusuf Ali ve Sahibzade Eftab Ahmed Han, İngiliz kraliyet ailesinin tebasıydılar. Toplantıya pek çok Hindu lider de katıldı, bu durum onların Hintli Müslüman kardeşleri ile dayanışmalarını ve Osmanlı halifesine olan desteklerini göstermektedir. 

1919'daki Paris Barış Konferansı'ndaki bu konuşma, İslam dünyası ile Batı dünyası arasında bir çatışmayı ortaya çıkarmıyor. Aksine ortaya çıkardığı şey, dünyanın karmaşık ve birbirine bağlı olduğudur. Yine de, Bernard Lewis'in The Atlantic dergisinde “Müslüman Öfkesinin Kökleri” isimli etkili makalesini (1990) düşünün: “Pek çok Müslümanın geri dönmeye başladığı klasik İslami görüşe göre, dünya ve tüm insanlık ikiye ayrılır: Müslüman hukuku ve inancının hüküm sürdüğü dar’ül İslam ve Müslümanların İslamlaştırmak zorunda olduğu dar’ül harp olarak adlandırılan diğer yerler.” Lewis’in bu açıklamasında Müslümanların bu “görevi” yerine getirirken şiddeti araç olarak kullanacaklarına dair neredeyse şüphe bırakmıyordu: “Cihat etme zorunluluğu ülkede başlıyor ve yurtdışına doğru genişliyor ve her zaman kâfir düşmana karşı yapılıyor.” 1919'da Wilson ile görüşen Hintli Müslüman liderler, Lewis'in her bir iddiasıyla madden ve manen çelişiyor. Müslümanlar Hindularla iş birliği yapan Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı imparatorluğunun Müslüman askerlerine karşı savaşmış olan çok-inançlı Britanya İmparatorluğunun sadık destekçileriydi. Batılıları düşman olarak addetmiyorlardı ve Osmanlı halifesiyle alakalı konuyu da uluslararası normlar olan her ulusun kendi kaderini tayin hakkı ve emperyal barış ilkelerine dayandırdılar. 

ABD politika çevrelerinde etkili olmasına rağmen, Lewis Batı'dan farklı bir “Müslüman dünya” olduğu fikrini ortaya atmadı. 1979 İran Devrimi'nden bu yana, Batılı gazeteciler ve radikal İslamcılar bu fikri yaygınlaştırdılar. Onların görüşüne göre, çağdaş Pan-İslamizm, eski müslüman ideallere bağlıdır ve bozulmamış saf bir dini yaşantıyı geri getirme peşinde koşar. Buna göre Pan-İslamizm, eski geleneklere ve klasik İslam hukukuna bağlı olan gerici bir harekettir. İslam'ın kendine has özellikleri, ki her zaman tartışılmakta olan bir konudur, Müslümanların diğer siyasi ilişkilerini aşmak için dini bağlılıklarını zorunlu kılmaktadır. Bu Pan-İslamcılığı sadece hayatta kalmakla kalmaz, aynı zamanda çağdaş dünyada da git gide yaygınlaşır ve Pan-İslamcılık modern zamanla derin anlaşmazlık içinde olan bir uygarlık eseridir.

Lewis, Müslüman dünyası fikrini ilk ortaya koyan kişi değildi ama bu kavrama entelektüel bir dokunuşta bulundu ve Samuel Huntington’un popüler eserleri olan Medeniyetler Çatışması ve Yeni Dünya Düzeni’ne (1996) ilham verdi. “Birbirine rakip bu sistemler [İslam dünyası ve Hristiyanlık] arasındaki mücadele,” diyor Lewis, “14 yüzyıldır devam etmektedir. Yedinci yüzyılda İslam’ın doğuşuyla başlamıştır ve günümüze kadar da sürmektedir. Bu süre boyunca pek çok saldırı ve karşı saldırı, cihad ve haçlı seferi, fetih ve işgaller gerçekleşmiştir.”  

Bu, “Müslüman dünya” - uzmanların ve gazetecilerin ortak ifadesiyle Pan-İslamcılığa dair genel olarak Batıların görüşünü yansıtmaktadır. Yine de, Hıristiyan Batı ile ebedî bir çatışmanın yaşandığını vurgulayan bu baskın görüşünün aksine, Pan-İslamizm aslında nispeten yeni sayılır ve çok istisnai bir durum oluşturmaz. Pan-Afrikanizm ve Pan-Asyaizm ile yakından ilişkili olarak, 1880'lerde Avrupa emperyalizminin saldırılarına bir cevap olarak ortaya çıkmıştır. Başlangıçta, küresel Müslüman dayanışması fikri, Müslümanlara Avrupa imparatorlukları içinde daha fazla haklar vermeyi, beyaz/Hıristiyan üstünlüğü fikrine cevap vermeyi ve mevcut Müslüman devletlerinin uluslararası hukuk önünde diğer devletlerle eşit olduğunu ileri sürmeyi amaçlamıştır. 

Müslüman Dünya ile Hıristiyan Dünyası arasındaki eskiden beri bir çatışma olduğu fikri, tehlikeli modern bir efsanedir. İslami ve Batılı jeopolitik ve medeni yapılarının ayrı ayrı yanlış temsillerine dayanır. Pan-Afrikanizm ve Pan-Asyaizm, Pan-İslamcılığı anlamayabilmek için iyi bir bağlam sunmaktadır. Bu üç görüş de 19. yüzyılın sonlarında, imparatorluk çağında ortaya çıkmışlardır ve genel olarak Anglosakson üstünlüğüne ve beyaz adamın dünyanın geri kalanını medenileştirme misyonuna karşı bir tavır koymuşlardır. İmparatorluk çağındaki Pan-İslamcılar, dindaşlarını Müslümanların küresel olarak birlik olmaları konusunda ikna etmek zorunda kalmadılar. Müslüman tebayı dini kimliklerine yaptıkları referanslarla ayrı millet haline getirerek sömürgeciler, modern Müslüman birliğin kavramsal temellerini oluşturdular.

O dönemde, İngiliz, Hollandalı, Fransız ve Rus imparatorlukları dünyadaki Müslümanların çoğuna hükmediyordu. Pan-Afrikanlar ve Pan-Asyalılar gibi, ilk Pan-İslamcılar da, Batı sömürgeciliğinin hakaretlerine, aşağılanmasına ve onları sömürmesine karşı çıkmak isteyen aydınlardı. Emperyal dünyayı ya da imparatorlukların gerçekliğini reddetmek istemediler. Önde gelen Pan-İslamcı entelektüeller Cemaleddin Afgani ve Syed Ameer Ali, meşhur Pan-Afrikancı W E B Dubois ve Pan-Asyacı Rabindranath Tagore'u andırıyordu. Pan-Afrikacılar ve Pan-Asyalılar gibi Pan-İslamcılar da, Avrupalı imparatorlukların hem imparatorluklarda hem de uluslararası ilişkilerde Afrikalılara, Asyalılara ve Müslümanlara karşı ayrımcılık yaptığını vurguladılar. Her üçü de Avrupa ırkçılığına ve sömürgeci hakimiyetlerine meydan okudu ve yeryüzündeki insanların çoğuna daha iyi ve özgür bir dünya vaat etti.

Avrupalı sömürgeci subaylar, modern basım teknolojileri, buharlı gemiler ve telgrafın Müslüman topluluklar arasında nasıl yeni bağlantı imkanları yarattığını ve ırkçılığın ve ayrımcılığın eleştirisini yapmalarına yardımcı olduğunu gördüklerinde potansiyel bir Müslüman isyanı konusunda endişelenmeye başladılar. Ancak 1870'lerden 1910'lara kadar sömürgeciliğe karşı Pan-İslamcı ayaklanma olmadı. İddia edilen Pan-İslamizm tehdidi, ilk kez Birinci Dünya Savaşı sırasında Batı'da ortaya çıktı, bunun sebebi de Osmanlı ve Alman imparatorluklarının savaş propagandalarında bu konuyu kullanmalarıdır. Ancak yüz binlerce Müslüman askerin İngiliz, Fransız ve Rus imparatorluklarına hizmet ettiği Birinci Dünya Savaşı sırasında hiç Müslüman isyanı olmadı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Pan-Asyacılık, Japon imparatorluğunun Asya'nın beyaz olmayan milletlerini beyaz hegemonyadan kurtarmak için verdiği sözlerle ilişkilendirildi. Ve Japonya’nın yenilgisinin ardından, Afrika’nın tarihe geçmiş sömürgeciliği sebebiyle Avrupalılar Afrika’da Pan-Afrikanizm’in yaygınlaşmasından endişe ettiler. 

1960'lı yıllarda, sömürgeciliğin git gide azalması ve ulus-devletlerin kurulmasıyla birlikte, Pan-İslamcılık, Pan-Afrikacılık ve Pan-Asyacılık politik karşılıklarını neredeyse kaybettiler. Bununla birlikte, ırkçılığa karşı entelektüel savaşların çoğunu kazandı, beyaz üstünlüğün sömürgeci argümanlarını yendi ve Avrupa’nın sömürgeci yönetimini sona erdirmeye yardım etti. Afrika, Asya ve Müslüman dünyasının Batı'yla eşitlik ve özgürlük alanında rakip olamamasının yarattığı hayal kırıklığı da bu görüşlerin popülerliğini yitirmesine katkıda bulundu. 1980'lerde Afrika ve Afrika kökenli Amerikalı aydınlar, modern dünyadaki siyah insanların diğer insanlarla eşit haklar kazanmaya ve bütün Afrika'yı müreffeh ve özgür kılmaya dair en önemli fikirlerden olan Pan-Afrikacı rüyaya karşı daha kötümser bir tutum takınmaya başladılar. Pan-Afrikacılık’ın küresel ve federatif bir güç oluşturmak ve özgürlük ve refah elde etmek için bağımsızlığını yeni kazanmış ve zayıf Afrika ülkelerini bir araya getirme vizyonu gerçekleşmemiştir. HalenAfrika Birliği adında uluslararası bir örgüt var olsa da bu örgüt etkisizdir ve Pan-Afrikanizmin hedeflerine ulaşmaktan çok uzaktır. Gelecekte sömürgeden arındırılmış bir Afrika’nın gerçek olmasına dair Dubois'ten Frantz Fanon'a kadar Pan-Afrikanist kuşağın ümitleri, gelecek nesiller için gerçekleştirilmeyi bekleyen bir proje olarak bir köşede bekliyor. 

Öte yandan, Çin, Hindistan ve Japonya gibi birçok büyük gücün yer aldığı bugünün sömürgeden arındırılmış Asya'sı 20. yüzyılın başlarındaki Pan-Asyacıları gururlandırırdı. Ama 20. yüzyıl Pan-Asyacılığı bambaşka bir seyir izledi. Japonya’nın Çin ve Kore’deki sömürgeci işgalini rasyonelleştirmek için Pan-Asyacılığı suiistimal etmesi bu düşüncenin destekçisi pek çok kişiyi ihanete uğramış hissettirdi. Jawaharlal Nehru liderliğindeki bağımsız Hindistan'ın dış politikası, 1955 tarihli Bandung Konferansı'nda halkın ilgisini çeken bazı Pan-Asya ilkelerine bağlılık gösterdi. Dünyadaki insanların yarısından fazlasını oluşturan 29 Asya ve Afrika devletinin bu toplantısı, Asya dayanışmasının son büyük ifadesiydi ve daha sonra Soğuk Savaş rekabeti ve ulus-devlet inşası projeleri tarafından ele geçirildi.

Pan-İslamizm de geçtiğimiz yüzyılda düşe kalka bir ilerleme kaydetti. Türkiye ve Mısır'dan Endonezya ve Cezayir'e, Müslüman entelektüalizm ve küresel Müslüman dayanışması fikri 20. yüzyılın milliyetçi liderlerini ve hareketlerini güçlendirdi. 1960'ların ortasına gelindiğinde, dünyadaki Müslümanlarının çoğunluğu Avrupa sömürge yönetimlerinden özgürlüklerini kazanmışlardı. Türk Parlamentosu 1924'te halifeliği kaldırdı ve 1950'lere gelindiğinde halifelik neredeyse unutulmuştu.

Ne var ki, 21. yüzyılın neredeyse beşte birindeyiz ama Pan-Afrikacılık ve Pan-Asyacılık da ortadan kalkmış gibi görünüyor, ancak Pan-İslamcılığın ve Müslüman dünyasının tevhid olmasının, birbiriyle dayanışmasının ideali varlığını sürdürüyor. Peki neden? Cevap, Soğuk Savaş'ın son dönemlerinde yatıyor. 1980'lerde yükselen bir siyasal İslam'ın parçası olarak yeni bir Müslüman enternasyonalizm ortaya çıktı. İslami ve Batılı gelenekleri arasındaki çatışma ya da otantik dini değerlerin yeniden tespiti ile ilgili değildi bu düşünce. Hatta 20. yüzyılın başlarındaki Pan-İslamcılık düşüncesinde ısrar da etmiyorlardı, daha çok Soğuk Savaş ortamında meydana gelmiş yeni bir oluşumdu. 1970'lerde Sovyetler Birliği ile müttefik olan Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır'ın laik Pan-Arabizmine alternatif olarak Suudi ABD ittifakı Müslüman dayanışması fikrini desteklemeye başlamışlardı. “İslami” bir ütopyaya dair herhangi bir fikir, birçok sömürge sonrası ulus-devletin başarısızlığı ve daha sonra birçok Müslüman'ın hayal kırıklığı olmasaydı beyhude bir çaba olurdu. 

Pan-İslamizm'in, küresel Batılılaşma ve sekülerleşmeye karşı ayaklanmada otantik, eski, baskı altındaki Müslüman politik değerlerini temsil ettiği fikri, başlangıçta Batı sömürgeci subayların paranoyak bir takıntısıydı, ancak son zamanlarda esas olarak bu iddialar İslamcılar hakkında söylenmeye başlandı. Batılı uzmanlar ve gazeteciler, İslam'ın temel politik değerleri hakkında İslami değer yargıları ile ilgili İslamcıların iddialarını kabul etmede yanılgıya düştüler. Mısır’ın Müslüman Kardeşleri veya Ruhullah Humeyni’nin İran’ı ile özdeşleşen İslamcılık türü, 1970’lerden önce yoktu. Wilson'la görüşen Hintli Müslümanların hiçbiri, ne de Osmanlı’nın son halifeleri, kendi toplumlarına şeriatı empoze etmekle ilgilenmiyordu. Hiçbiri kadınları örtmek istemedi. Tam tersine, ilk Pan-İslamcı kuşağı son derece modernistti: Kadınların özgürleşmesinin, halkların eşitliğinin ve kozmopolitizmin savunucularıydılar. Örneğin, Hintli Müslümanlar, Osmanlı halifesinin Yunan ve Ermeni bakanlar ve büyükelçilere sahip olmasıyla gurur duyuyorlardı. Aynı zamanda İngiliz kraliçesinin hükümetlerinde Hindu ve Müslüman bakan ve üst düzey yetkilileri atamasını istediler. Osmanlı topraklarında Türk ve Yunanların, Filistin'deki Arap ve Yahudilerin, Hindistan'daki Müslümanlar ve Hinduların ayrılmasını hiçbiri istemez ya da tahmin dahi etmezdi 20. yüzyılın başlarındaki Pan-İslamcılığın sadece şekli bugün hayatta; özü ise 1980'lerden bu yana tamamen değişmiştir.

Hem Lewis hem de Usame Bin Laden'in, birleşmiş bir Müslüman dünyası ve birleşmiş bir Batı arasında sonsuz bir çatışmadan bahsetmesi bunun hakikat olduğu anlamına gelmez. 19. yüzyılın sonlarında küresel Müslüman dayanışması fikrinin zirvesinde olduğu zamanlarda bile, Müslüman toplumlar siyasi, kültürel ve dilden kaynaklanan hatlara bölünmüştü. Yedinci yüzyılda Muhammed Peygamber’in sahabelerinin zamanından beri yüzlerce farklı krallık, imparatorluk ve padişah, bazıları birbiriyle çatışırken, Müslüman ve gayrimüslim nüfusa birlikte hükmetti. Müslümanları Hindu, Budist, Hıristiyan ve Yahudi komşularından ayırmak ve toplumlarını tecrit altında düşünmenin insanın tarihsel deneyimleriyle hiçbir ilişkisi yoktur. Hiçbir zaman ayrı bir “Müslüman dünyası” olmadı ve olamazdı da.

Avrupa'daki ve ABD'deki tüm yeni faşist sağcı Müslüman karşıtı gruplar, Osmanlı’nın Doğu Avrupa’da emperyalist genişlemesi konusunda takıntılıdır. 1683'teki Viyana'nın Osmanlı kuşatmasını, İslam medeniyetinin “Batı”yı neredeyse ele geçirmesi olarak görüyorlar. Halbuki Viyana Muharebesi'nde Protestan Macarlar, Katolik Habsburglara karşı ağırlıklı olarak Müslüman Osmanlı İmparatorluğu ile ittifak kurdular. İmparatorluklar ve devletler arasında karmaşık bir çatışma vardı, olan şey medeniyetler çatışması değildi.

Hindistan'ın başbakanı Narendra Modi'nin Hindu milliyetçiliği, Hindistan'ı işgal eden ve Hindulara hükmetmiş bir Babür İmparatorluğu fikrini yayıyor. Ancak Hindu bürokratlar Hindistan'daki Babür İmparatorluğunda hayati bir rol oynamışlardı ve Babür imparatorları sadece farklı inanç toplulukları üzerinde teokratik kuralların uygulamaya çalışan bağnazlar değil, sadece imparatorluk kurucularıydı. Aynı şekilde Babür İmparatorluğu’nu Hindular üzerinde Müslüman egemenliği kurulmasının bir örneği olarak gören Müslümanlar da var. Müslüman karşıtı Batı propagandasının ve Pan-İslam tarihinin anlatılarının birbirine benzemesi dikkate değer ve önemlidir. Her ikisi de tarihin uygarlık anlatısına ve dünyanın Kara Afrika, Müslüman dünyası, Asya ve Batı gibi tarihsel olmayan katı bölümlenmesine bel bağlamaktadır. 

Çağdaş Pan-İslamizm de efsanevi bir geçmişi idealize ediyor. Pan-İslamcılara göre, ümmet, ya da dünya çapındaki Müslüman cemaat, Müslümanların ırkçı beyaz imparatorluklar ya da saldırgan Batılı güçler tarafından aşağılanmadığı bir dönemde ortaya çıktı. Pan-İslamcılar “ümmeti yeniden büyük yapmak” istiyorlar. Yine de, Müslümanların siyasal birlik ve dayanışma içinde olmasının altın çağına dair düşünce, emperyal geçmiş hakkında bir bellek yitimine dayanır. Müslüman toplumlar hiçbir zaman siyasi olarak birleşmediler ve Avrasya'da asla homojen Müslüman topluluklar olmadı. Müslüman hanedanı tarafından yönetilen imparatorlukların hiçbiri gayrimüslimlere boyun eğdirmeyi hedeflemedi. 19. yüzyılın sonlarına ait Osmanlı, Pers ya da Mısırlı monarşileri gibi, onlar da binlerce gayrimüslim bürokratı istihdam eden çok milletli imparatorluklardı. Müslüman nüfus, 19. yüzyılın sonlarında ulus haline gelmiş Avrupalı imparatorluklardan önce hiçbir zaman küresel ümmet dayanışmasını talep etmemiştir.

"Müslüman dünyası" terimi ilk olarak 1870'lerde ortaya çıktı. Başlangıçta, Doğu Asya'nın "sarı ırkı" ile Afrika'daki siyah ırk arasındaki tüm bu kişilere atıfta bulunmayı kolaylaştırdığı için bu terim, Avrupalı misyonerler ya da sömürgeci askerler tarafından tercih edildi. Aynı zamanda, imparatorluğun Müslüman özneleri, imparatorluklarına karşı Hindu ya da Budist konulardan daha fazla ya da daha az asi olmadıkları halde, potansiyel bir Müslüman isyanından duydukları korkuyu ifade etmek için kullandılar. 1857'deki büyük Hint İsyanı'ndan sonra, hem Hindular hem de Müslümanlar İngilizlere karşı isyan etmesine rağmen, bazı İngiliz sömürgeci subaylar bu ayaklanmada sadece Müslümanları suçladılar. İngiliz bir sömürgeci subay olan William Wilson Hunter, The Indian Musalmans: Are They Bound in Conscience to Rebel Against the Queen? [Hintli Müslümanlar: Kraliçeye Karşı İsyan Etmeye Vicdanen Mecburlar mı?] isimli kitabında Hintli Müslümanların Hıristiyan bir monarşiye sadık olup olmayacağını sorguladı. Gerçekte Müslümanlar, İngiliz İmparatorluğu’na yönelttikleri eleştirilerinin yanı sıra sadakatleri bakımından da Hindular'dan çok farklı değildi. Reformcu Syed Ahmad Khan gibi elit Hintli Müslümanlar, Hunter’ın iddialarına öfkeli reddiyeler yazdılar. Ama aynı zamanda Hintlilerden daha farklı ve ayrı bir kategori oluşturduğunu kabul ettiler. 

Avrupalı milliyetçiliğin yükselmesiyle Müslümanlarda, özellikle Osmanlı sultanında da kullanışlı düşmanlar bulundu. 19. yüzyılın sonlarında Yunan, Sırp, Romanyalı ve Bulgar milliyetçiler, Osmanlı sultanını bir despot olarak tasvir etmeye başladılar. İngiliz liberallerini, Osmanlı-İngiliz ittifakını küresel bir Hıristiyan dayanışması adına kırmaya çağırdılar. William Gladstone gibi Osmanlı karşıtı İngiliz liberalleri, Hıristiyan dayanışmasının Osmanlı imparatorluğu açısından İngiliz kararları için önemli olması gerektiğini savundu. Bu bağlamda Osmanlı sultanının, bu iki büyük Müslüman imparatorluk arasındaki bu özel bağ sayesinde bir Osmanlı-İngiliz ittifakına geri dönüşü tartışmak için Hint Müslümanları ile manevi bağına atıfta bulunduğu düşünülmektedir.

İngiliz şair Wilfrid Scawen Blunt, etkileyici bir kitap olan The Future of Islam (1882) [İslam’ın Geleceği] isimli eserinde, Osmanlı imparatorluğunun sonunda Avrupa'dan kovulacağını ve Avrupa'nın haçlı ruhunun İstanbul'u bir Hristiyan şehrine dönüştüreceğini savundu. Blunt ayrıca, Avusturyalıların, Rusların veya Fransızların Müslümanlara duyduğu nefretten yoksun olan İngiliz imparatorluğunun, Asya'daki Müslüman nüfusunun koruyucusu olabileceğini de iddia etti. Küçümseyerek ve emperyal yollarla da olsa Blunt, Müslümanların geleceğine ilgi duyuyor gibi görünüyor. Blunt, Afgani ve Muhammed Abduh gibi önde gelen Müslüman reformcuların destekçisi ve dostuydu ve Avrupalı entelektüel çevreler ve Müslüman reformcular arasında bir aracı olarak hizmet etmiştir.

Blunt’la aynı zamanda, etkili Fransız entelektüel Ernest Renan, özellikle bilim ve medeniyet açısından İslam'ın çok olumsuz bir görüşünü formüle etti. Renan, Müslüman Kuzey Afrika ve Batı Afrika'nın büyük bölümlerini yöneten Paris'te yapıyordu. Onun fikirleri Fransız sömürge yönetimini rasyonelleştirmeye yardımcı oldu. Afgani ve pek çok Müslüman entelektüel, Blunt tarafından desteklenirken Renan'a reddiyeler kaleme aldı. Ancak Renan, Batılı, Hıristiyan bir medeniyete karşı ayrı bir İslam uygarlığının dikkat dağıtıcı anlatısını oluştururken daha fazla başarı elde etti.

Avrupalı elitlerin Batı uygarlığı misyonuna ve Hıristiyan-Batı uygarlığının üstünlüğüne dair iddiaları, sömürgeci projelerde önemliydi. Avrupalı entelektüeller, insanlığı ırk ve din hiyerarşileri olarak sınıflandırmak için geniş projelere başvurdu. Bu şovenist iddiaya cevaben Müslüman entelektüeller de İslam medeniyetine dair bir karşı-anlatı oluşturdular. Onurlarını ve eşit olduklarını ileri sürmek için, “Müslüman dünyasının” geçmiş ihtişamını, modernliğini ve medeniyetini vurguladılar. Beyaz ırkın Müslümanlara ve diğer ırklara karşı medeniyet olarak üstün olduğunu savunan Avrupalı emperyal ideolojinin Müslüman muhalifleri ilk Pan-İslamcılardı. 

20. yüzyılın başlarında, Müslüman reformcular İslami bilim ve sanatta altın çağa ve müteakip düşüşe sahip ortak bir uygarlığı vurgulayan tarihsel bir anlatı geliştirmeye başladılar. Bütünsel bir Müslümanlık tarihi düşüncesi, Batı medeniyeti ve Batılı/Beyaz ırksal birlikteliğin jeopolitik argümanlarına doğrudan yanıt olarak yeni bir yaratıydı. Pan-Afrikacı ve Pan-Asyacı entelektüellerinin ilk nesli gibi, Müslüman entelektüeller de Avrupa şovenizmine ve Batı oryantalizmine kendi ihtişamlı tarihlerini ve medeniyetlerini anlatarak karşılık verdiler. 20. yüzyıl boyunca, Türkiye'nin Mustafa Kemal Atatürk, Mısır'daki Nasır, İran'ın Muhammed Musaddık ve Endonezya'nın Sukarno'su gibi büyük Müslüman liderler laik milliyetçilerdi, ama hepsi Müslüman medeniyetinin ihtişamlı tarihini beyaz üstünlüğüne karşı çıkmak için kullanmak zorunda kaldı. Milliyetçilik sonunda zafer kazandı ve 1950'ler ve 60'lar boyunca İslam'ı dünya meselelerinde bir güç olarak düşünmek Batılı gazetecilikten ve akademiden de büyük oranda silindi.  

Pan-İslamcı ideolojiler, 1970'lere ve 80'lere kadar ortalarda görünmedi ama sonra yeni bir karakter kazanarak tekrar sahneye çıktı. Çağdaş dünyaya dair hoşnutsuzluğun bir ifadesi olarak geri döndüler. Aslında ortadan kaybolan şey, 20. yüzyılın ortalarında modernleşmeye duyulan iyimserlikti. Birleşmiş Milletler varoluşsal sorunları çözmeyi başaramadı. Sömürge sonrası ulus-devletler, dünya Müslümanlarının çoğuna özgürlük ve refah getirmemişti. Bu arada, Avrupa, ABD ve Sovyetler Birliği, Müslüman halkların ıstırabına çok az ilgi gösterdiler. Mısır'daki Müslüman Kardeşler ve Pakistan'daki Cemaat-i İslami gibi İslamcı partiler, Filistin'in kolonileşmesine karşı ve yoksulluğun azaltılması için yeni bir dayanışma biçimi oluşturmak gerektirdiğini ileri sürdüler.

1979 İran Devrimi tarihi bir andı. Humeyni, statükoyu kınamak için bu yeni Pan-İslamizm biçimi ortaya koydu. Bununla birlikte, İran ve onun bölgesel rakibi Suudi Arabistan, kendi devletlerinin ulusal çıkarlarını öncelediler. Dolayısıyla, bu yeni Pan-İslam dayanışmasının hiçbir zaman geçerli bir vizyonu olmadı. Sömürgecilik sonrası Afrika'da dayanışma içinde yaşayan siyahi insanları idealleştiren Pan-Afrikacılık’ın tersine, Pan-İslamcılar uygulamadaki bir siyasi proje olmaktan çok mağduriyet duygusuna dayanmaktadır. Bir Müslüman toplumunun, ümmetin nasıl oluşturulacağına dair gerçek planlardansa, hayali bir küresel topluluk tarafından deneyimlenen baskı ve ayrımcılığın nasıl sona erdirileceği ile alakalıdırlar.

Ümmet olmak için yapılan çağrılar asla dini metinlere veya Müslüman dinine bakılarak anlaşılamaz. Bu görüşler, tarihin ve dünyanın Pan-İslami görüşlerini oluşturan ve şekillendiren modern entelektüel ve jeopolitik tarihin gelişmeleriyle bağlantılıdır. Belki de onların en önemli özelliği, Batı'nın kendi tarihsel anlatımına ve küresel hegemonyanın kalıcı politik görüşüne sahip bir yer olduğu düşüncesidir. Sovyetler Birliği, ABD, AB - 20. yüzyılın tüm küresel Batılı projeleri, üstün bir Batı ve hegemonyası hayal etmektedir. Erken dönem Pan-İslam entelektüelleri, sömürgeci metropoller, oryantalist yazılar ve Avrupa sosyal bilimlerinden ibaret olan emperyal söylemlerin aşağı olduğunu savunmak için bir mücadele etme stratejisi olarak tarihsel bir küresel düzenin Müslüman anlatılarını geliştirdiler. Aksi halde, tarih olarak aynı derecede taraflı Batılı anlatıları olmayan küresel düzenin Pan-İslamcı bir anlatısı olamazdı.

Batı ve İslam dünyalarının fikirleri aynadaki düşmanlar gibi görünüyorlar. 19. yüzyılın sonlarındaki sömürgecilerin, bugünün insan hakları ve iyi yönetim konusundaki tartışma kavramlarını düzenlemelerine izin vermemeliyiz. “Batı” ve “Müslüman dünyası” arasındaki bu taraflı karşıtlığı kabul ettiğimiz sürece, hala sömürgeciliğe ve sömürgeleştirme başarısızlıklarına esir oluruz. Bu tartışma koşullarını tanımak ve reddetmek için, ileriye doğru hareket etmek, birbirimizi ve dünyayı daha gerçekçi ve insani yollarla düşünmek için özgür olmalıyız. Bugün karşı karşıya olduğumuz esas zorluk, Batı uygarlığının ya da onun Afrika, Asya ve Müslüman alternatiflerinin yanlışlarına esir olmayan yeni bir haklar ve normlar dilini bulmaktır. İnsanlar, renklerine ve dinlerine bakılmaksızın, medeniyet sınırları olmadan tek bir gezegeni ve iç içe geçmiş bir tarihi paylaşırlar. Mevcut haksızlıkların ve sorunların üstesinden gelmek için ortaya konan herhangi bir yol, uygarlıklar arası kabilecilikten ziyade bizim bağlantılarımıza ve paylaştığımız değerlere dayanmalıdır.

Kaynak: aeon.co/essays/the-idea-of-a-muslim-world-is-both-modern-and-misleading

Dünya bülteni için çeviren: Dilara Yabul
 

Güncelleme Tarihi: 09 Ağustos 2018, 18:31
YORUM EKLE

banner33

banner37