banner15

Şer’iye ve Evkaf Nezaretinden Diyanet'e din hizmetleri

Şer’iye ve Evkaf Nezareti lağvedildikten sonra din hizmetleri bir türlü yörüngesine oturmadı. İHL’ler açıldı sonra kapandı tekrar açıldı. Bir zamanlar Diyanet İşleri Başkanlığı Evkaf Umum Müdürlüğüne bağlı idi, sonra tekrar ayrıldı. Tarikat ve cemaatlerle diyanet kurumu arasında büyük gedikler açıldı.

Şer’iye ve Evkaf Nezaretinden Diyanet'e  din hizmetleri

Osman Şahin - Araştırmacı

3 Mart 1924 tarihinde Şer’iye ve Evkaf Nezareti kaldırıldı. Yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Evkaf işleri ise ayrılarak Vakıflar Umum Müdürlüğüne devredildi. Diyanet, başlangıçta camilere kimse gitmeyince  herhangi bir varlık gösteremedi  ve Vakıflar Umum Müdürlüğüne bağlandı. Şeriye (teşrii) işleri de TBMM’nin görev alanına verildi. Bu arada vakıfların idaresi altındaki dini eğitim veren medreseler aynı tarihte çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kapatıldı. 400 yıl 1 gün süren Halifelik makamının son temsilcisi Abdülmecit Efendi aynı senede sınırdışı edildi. (1). 

Vakıf akarının kiraları ile finanse edilen medrese ve sıbyan mektepleri kapatılınca gayrimenkullerinin bir kısmı haraç mezat halka satıldı, satılmayanların idaresi  ise Vakıflar Umum Müdürlüğüne verildi. Vakıfların finanse ettiği dini okulların yerini İmam Hatip Mektepleri, Yüksek İslam Enstitüleri, Kur’an Kursları  ve kısmen özel okullar aldı. Teamüle göre din eğitimi veren okulların Şeriye ve Evkaf Nezaretine tekabül eden Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından idare edilmesi, masraflarının da Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından karşılanması gerekiyordu, masrafları, idresi (Vakıflar yerine) Milli Eğitim Bakanlığı tarafından karşılandı. 

Bu kararların laiklikle uyuşup uyuşmadığına dair itirazlara dair mukni cevaplar verilmedi. Kararlar Karakûşi (acele) ahkamla alındı. Fransa gibi laik batı ülkelerinde  Diyanet’e benzer bir kurum yok diyenlere, bizde kilise gibi varlıklı sponsorlar yok, Sultanahmet Camii imamının maaşını nasıl vereceğiz denildi.  Kimse, her ne kadar Sultanahmet Camiinin Girit Adasındaki arazileri elden çıktı ancak camiinin yanıbaşında da gelir getiren dükkanları, Arasta Çarşısı, Sultanahmet  Hamamı var diyemedi. 

Evet vakıf gayrimenkulleri, el konulup satılmamış ve amaçları doğrultusunda kullanılmış olsaydı  bütün din görevlilerinin maaşlarını karşılayabilir, alevilerden alınan vergiler imamlara maaş olarak verilmezdi. Doğrusu, laik devletin imam maaşlarıyla uğraşması  akıl kârı değil. Din görevlilerinin siyasi otoritenin kontrolünden çıkmaması için Diyanet vakıflarla birleştirilmedi, özerkleştirilmedi ve giderleri bütçeden karşılandı. Oysa o tarihlerde Vakıfların 200.000 civarında gelir getiren akarı vardı. Diyanet işleri Vakıflarla birleştirilseydi din hizmetleri vakıf imkanlarıyla rahatlıkla yürütülür ve her gün faiz haramdır diyen  imamların maaşları faiz gelirleri ve alevilerin vergilerinden karşılanmazdı. Keza bazı çevrelerin her yıl diyanet bütçesini eleştirmeleri de son bulurdu.

Diyanet mensupları Vakıflar Genel Müdürlüğüne bağlı cami ve külliyelerde görevlendirilince vakıf müesseselerinin idaresi çift başlı hale getirildi. Camilerin bakımı  vakıflar idaresine, vaiz, imam, müezzin, kayyumlar gibi görevliler ise  Diyanet İşleri Başkanlığına bağlandı. Tedrisatta tevhit oldu ama dini hizmet binaları ile din görevlileri aynı misyonu yürütmelerine rağmen tek çatı altında birleştirilmedi. (1931’de DİB Evkaf Umum Müdürlüğüne  bağlandı ise de bilahare tekrar ayrı bir birim haline getirildi.  Din hizmetlerinin Vakıflara bağlı olması özellikle  dinsiz çevrelerin diyanet bütçesi hakkındaki eleştirilerini boşa çıkarabilirdi. Ancak  her hükümet ayrı olmalarını uygun gördü).   Çift başlılık zamanla yanlış anlaşılmalara sebep oldu. Şöyle ki; kültürel literatürümüze geçmiş tarihi camilerdeki sanat eserleri (hat tabloları) zamanla yerlerinden alınıp başka yerlere nakledildi. O eserlerin korunmasının Vakıflar Genel  Müdürlüğünün mü yoksa Diyanet İşleri Başkanlığının  mı görev alanına girdiği sorusu cevapsız kaldı. Bilahare camilerdeki  bütün hat tabloları depolara kaldırıldı. Zaman zaman sergilerde gördüğümüz bu tablolar bunca güvenlik kamera kayıt sistemlerine rağmen çalınır endişesiyle yerlerinden koparıldı. Gözlerimiz camilerde Şefik Bey, Rakım, İzzet, Sami, Yesari, Halim Ef,ler ve  Hamid Bey gibi zirve hattatlarımızın şaheserlerini aradı. Hayatta olan değerli hattatlarımızın da hat eserlerini camilerde teşhir edilmedi. 
Yüksek İslam Enstitülerinin İlahiyat Fakültelerine dönüştürülmesi yanlış bir karar idi. 

Devlet-i Aliyyede şeyhulislamlık ilmiye sınıfındandı. Yani ulema akademiden/medreseden yetişirdi. Şeyhulislam olmak için, zamanın akademik çalışmalarına imza atmak gerekirdi. Te'lif, terceme, şerh, haşiye gibi ilmî bir gayret sarf etmek gerekiyordu. Bugün toplumda görülen sığlaşmanın çok farklı sebepleri var. Mesela, Yüksek İslam Enstitülerinin İlahiyat (Teoloji) Fakültelerine dönüştürülme kararı doğru değildi. Zira enstitülerde altyapısı İHL’lere dayanan köklü bir dini eğitim  programı  vardı. İlahiyatlarda İHL mezunları ile normal lise mezunları  aynı sınıflarda tedrisata tabi tutuldu. İHL’lıların istidatları inkişaf etmedi Lise mezunları ise  YİE mezunu seviyesine gelemedi. Bu gün  akademisyen din adamlarından geçilmiyor ama nerede bir yanlışlık yapıldı ise  dindarlar günden güne azalıyor.  YİE’leri kapatmadan da  kariyer yapma imkanı verilebilirdi. Biz dini hizmetlerde de liyakat yerine başka özellikler aradık. 

TV’den TV’ye koşan irfan yoksunu  (teolog) akademisyenlerimiz, ulemanın nakillerinden, ilmihalden, esbab-ı nüzuldan, hadislerden, fıkıhtan vs hiç söz açmadılar. Maalesef her  şeyi akılla izah etmeye kalktılar. Mezhebi görüşlere ve hadislere yer vermediler. İslamiyeti oryantalistlere benzer bir mantıkla anlattılar. Ulema arasında tartışılması gereken hassas konuları halkın huzurunda tartıştılar. İlim alimin elinden cahilin eline geçti  ve geri tepen bir silaha dönüştü.  Oysa, Peygamber Efendimiz “öküzlerin boynuna inci takmayınız” yani, ilmi ehil olmayanların eline vermeyiniz diyordu. TV’ci akademisyen ilahiyatçılarımız maalesef  bir şöhret-i kâzibe uğruna  ilmi ayağa düşürdüler. 

İslam dünyasında bir tekke ve zaviye kültürü vardı, bu müesseseleri ağızlarına dahi almadılar. Oysa Anadolu kültürünün bir parçası olan tekke ve zaviyeler bir zamanlar Osmanlı ordusunun keşif  kolları gibi çalışıyordu. Balkanlardaki silah tekkeleri unutulmuş olabilir, ancak Milli Mücadelede Özbekler Tekkesi sarıklı mücahitlerinin  oynadığı rol, bütün perdelemelere rağmen hala  iftiharla yad edilmektedir.

Akademisyenlerimizin teşvik puanları, yayın sayısı, dipnot miktarı, aldığı atıflar, yabancı dil puanı, SCI, SSCI indekslerinde taranan makaleleri hayli yüksek ama bunlar, kimsenin gönlünde iman ve irfan   ışığını parlatmıyor. İlahiyatçı akademisyen tv kanallarında reyting programları yaparak ilmin haysiyetini payimal ediyor. İlahiyatçı belediye başkanı olmak istiyor. Akademisyenin TV’lerde reytingi düşünce sivri laflar etmesi telkin ediliyor. O da bu bu görevi yerine getiriyor.  
DİB yetkilileri geminin nereden su aldığını iyi araştırmalı ve kadrolaşmak yerine liyakata göre (itaata göre değil) görev vermeli. TV ekranları ve cami  kürsülerini İslam’a saygısı olmayan, namazı tartışmaya açan secdesiz ve bir o kadar da kutsal değerlere saygısız  deist akademisyenlerden uzak tutmalı. Evet, üzülerek belirtelim ki, bilgiye erişimin kolaylaştığı günümüzde dindar nesil yok oluyor. Cami kürsülerinde dinimizin esaslarını dinleyenlerin kabiliyetleri seviyesinde anlatan  din görevlileri günden güne azalıyor. İnsanlar birbirlerine kuşku  ile bakıyor. Bu sosyal çöküş nasıl düzelecek kim düzeltecek bilmiyoruz. MEB ve DİB, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve konuya duyarlı STK’lar ne  güne duruyor.  

Akademik unvanlar sadece üniversitelerde kullanılmalıdır.

Maalesef bilerek veya bilmeyerek bu tuzağa bütün kurumlarımız düşmektedir. Bakanlıklarımızın çoğunda meslek dışında akademik çalışma yapanlar, mesleğinde ilerleyenlerin önüne geçmektedir. Akademik kariyer ile müftülük gibi mesleklerin misyonu aynı değildir. Müftüler de imamların maaş bordrosunu imzalayan ita amiri vekili değil, toplumun tamamını kucaklaması gereken din önderleridir. Müftüler siyasilerin emirlerini bekleyen kethüda olmamalı ve kendilerine verilen dini ve sosyal inisiyatifi doğru yerde doğru olarak kullanmalıdır. Toplumu cemaatçi tarikatçi diye ayrıştırmamalı, her kitleye aynı mesafede durarak sosyal kaynaşmaya önderlik etmeli. Müftülük görevi eskilerin 12 ilim dedikleri (beden ilmi, fen ilmi, tıp, akli ilimlerin yanı sıra  naklî ilimlerden Tefsir, Kelam Usulü, Kelam, Hadis Usulü, Hadis İlmi, Fıkıh Usulü ilmi, Fıkıh ilmi ve Tasavvuf gibi) ilim dallarının tamamında bilgi ve birikim sahibi olmayı gerektiren müstesna bir görevdir. Spesifik bir alanda yapılmış akademik çalışma bu geniş alanı dolduramaz.  

NETİCE-İ KELAM:

Şer’iye ve Evkaf Nezareti lağvedildikten sonra din hizmetleri bir türlü yörüngesine oturmadı. İHL’ler açıldı sonra kapandı tekrar açıldı. Bir zamanlar Diyanet İşleri Başkanlığı Evkaf Umum Müdürlüğüne bağlı idi, sonra tekrar ayrıldı. Tarikat ve cemaatlerle diyanet kurumu arasında büyük gedikler açıldı. Diyanet bu alanı kendi tescilli  malı zannetti ve gönüllülük esasına dayanan din ve talim terbiye hizmeti yürütenlerden rahatız oldu. Kendisi de yürütemedi.  Alevilerin talepleri dinlenmedi ve Aleviler, Aleviliği ayrı bir din haline getirmek isteyenlerin hedef kitlesi  haline getirildi.  Son Teşkilat yasasıyla Diyanet İşleri Başkanlığı diğer kurumlara benzetildi. Oysa Diyanetin, misyonu gereği farklı olması gerekirdi.  Din görevlileri, müftüler bir üst mevkie gelmek için siyasilerin önünde iki büklüm oldular. Siyasilerin baskısı ile koca camilere “Fî sebilullah” diyenler hoca olarak atandı.  Çeşitli şekillerde akademik unvan elde edenler diyanette üst makamlara getirildi. Liyakat ikinci plana atıldı. Akademik kariyer, kadrolaşmanın atlama taşı oldu ve bunlara irfan sahibi alimlerden daha çok değer verildi.   Akademisyenin teşvik puanları, yayın sayısı, dipnot miktarı, aldığı atıflar, yabancı dil puanı, SCI, SSCI indekslerinde taranan makaleleri ihtişamlı  görünmesine rağmen bu puanların dinî hayatın uygulamasına-gelişmesine  bir katkısı olmadı. Vakıflar ve Diyanet İşleri Başkanlığı aynı misyonu üstlenmelerine rağmen tekrar Vakıflar çatısı altında  birleştirilebilirdi. 88 yıl önce denendi nedense vazgeçildi. Böylesi bir karar, her seferinde “vergilerimizle imamlara maaş verilmesin” diyen alevi kesimin şikayetlerini de sonlandırabilirdi. Olmadı. TV’ler ve cami kürsüleri İslam fıkhına uzak secdesiz haricilerin işgalinden korunamadı. (Fazilet, basiret, feraset, iz’ân, idrâk, irfân yerine, puan, atıf, index, İngilizce, tıklanma, reyting gibi nevzuhur değerlere itibar edildi). Hafız ile doktora yapanlar teşkilat yasasına göre eşit iken doktora yapanlar deri koltuklarda oturtuldu, emirlerine  yardımcılar verildi, hafızlar bu imkanlardan mahrum bırakıldı.

(1) 1944 senesinde Paris’te vefat eden son halife İstanbul’a defnedilmesini vasiyet etmişti. Ancak naaşı 10 yıl Paris’deki camininbir odasında bekletilmesine rağmen ne CHP ne de DP iktidarı naşın İstanbul’da defnedilmesine izin vermedi..


 

Güncelleme Tarihi: 14 Mart 2019, 15:41
YORUM EKLE
YORUMLAR
murat
murat - 2 hafta Önce

çok güzel özetlemişsiniz. elinize sağlık.

Ahmet Karagül
Ahmet Karagül - 2 hafta Önce

Çok enfes bir yorum ve gerçek tarihi bilgi. Kalemine sağlık Osman Bey...

Fatih
Fatih - 1 hafta Önce

Bir alevi arkadaşım da aynı şekilde "benim verdiğim vergilerin imamlara verilmesini istemiyorum" demişti. Keşke bu bilgilere sahip olsaydım da cevabını verseydim.

Abdullah
Abdullah - 2 gün Önce

Bu haftaki (22.03.2019) Cuma hutbesi Kuran ayetleri, sünnet ve hadislerin önemi hakkında idi. Demek ki buradan verilen mesaj yerine ulaşmış. Elinize sağlık.

banner39

banner36

banner37

banner35