Sykes-Picot’tan Günümüze Ortadoğu Sorunu - Uluç Özülker 

1917 yılında Rusya’da Çarlığın yıkılarak Bolşeviklerin Çarlık diplomasisinin bütün gizli belgelerini açıklamaları, İngiltere’nin manevralarının ortaya dökülmesi sonucunu vermiştir.

Sykes-Picot’tan Günümüze Ortadoğu Sorunu - Uluç Özülker 

Uluç Özülker 

1789 Fransız İhtilali, 1648 tarihli Westphalia Barışı ile başlayan sürecin taçlanmasıdır. Westphalia Barışı Ortaçağ düzenini, Kilise’nin hakimiyetinin gerilemesi, halk kavramının vücut bulmaya başlaması ve ulus-devletleşme yoluna girilmesi şeklinde değiştirmenin ilk adımıdır. Bu kavramlar, Fransız İhtilali ile fiiliyata intikal etmiştir. Sonuçta 19. yüzyıl, uluslararası planda bir kırılmayı beraberinde getirmiştir. Bu kırılma, Kilise ile İmparatorlukların hakimiyet paylaşım kavgalarını sonlandırmış, rönesans ve dinde reform hareketleriyle zaten ivme kazanmış olan süreci yeni boyuta taşımıştır. 1805’ten başlayarak sanayileşme devriminin ortaya çıkmasıyla dünya yeni bir anlayışın içine girmiştir. 1815 Viyana Kongresi, çağa damgasını vuran altı İmparatorluğun sözünün geçtiği bir sürecin kurumsal bazını oluşturmuştur. Bu süreç, siyasal, sosyal ve hukuksal boyutlar kazanarak sürekli bir gelişmeye dönüşmüştür. Bundan sonra dünya bu İmparatorlukların çıkar mücadeleleri ve savaş yerine kurumsallaşmış danışmalarla sonuç almaya çalıştıkları bir düzen halini almıştır. Öte yandan, İngiltere ve Fransa’nın denizaşırı açılımlarıyla sömürgeleştirme yolu da bütün hızıyla açılmıştır. Rekabet, böylece evrensel boyuta da taşınmıştır. Almanya ve İtalya’nın devletleşmeleriyle birlikte, mücadele bunların da katıldıkları bir platforma sürüklenmiş ve sonuçta Birinci Dünya Savaşı’na kadar gidilmiştir. Savaş sonrasında ulus-devletlerin sayısı hızla artmış ve uluslararası örgütlenme kaçınılmaz olmuştur. Bir başka ifadeyle, geçmişteki İmparatorluk modeli son bulup danışma da yetersizleştiğinden, başat güçler yine hakim pozisyonda kalsa da işbirliği çözümüne geçilme kararı alınmıştır. Milletler Cemiyeti bunun tezahürüdür. Böylece 19. yüzyıl, 20.yüzyılda yerini yeni bir kırılmaya bırakmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu bu sürecin dışındadır. Farklı yapısıyla başından itibaren hızlanarak devam eden sürecin gereklerine ayak uydurmakta zorlanmış ve geri kalmışlığı giderek ciddi yeni sıkıntılara ve parçalanmaya götürmüştür. İmparatorluğun modernleşme çabaları sonuçta çağın başat güçlerinin desteğiyle hayata geçirilmeye çalışılırken, bunların hegemon emperyal anlayışlarının etkisinden kurtulamamıştır. Esasen İmparatorluğun yapısal sorunları, yaygın ve başarılı bir reform gerçekleştirilmesini mümkün kılmamıştır. Diğer bir faktör reform hareketlerinin genelde, başat güçlerin de bastırmasıyla, yukarıdan aşağıya yapılmaya çalışılmasıdır. Başat güçlerin himayesindeki reayanın bu bağlamda sorunu yoktur. Geri kalmış ümmet ise reformları benimseyecek durumda değildir ve doğal olarak destek vermemiştir.

İngiltere’nin himayesindeki Yunanlılar 1821’de isyan etmişler ve 1829’da bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Geçmişte kaybedilen savaşlarda başat güçlere geçen Osmanlı toprakları, bu kere ulus-devlet şeklinde kaybedilmeye başlamıştır. Bu süreç Birinci Dünya Savaşı’na kadar devam edecektir. Osmanlı İmparatorluğu’nun, küçülerek de olsa savaş sonuna kadar ayakta kalabilmesi, başat güçlerin paylaşma emellerinin, aralarındaki rekabet nedeniyle, birbirlerini engellemeleriyle fiiliyata geçirilememesine bağlıdır. Bu meyanda İmparatorluğun bu sonucu başarılı diplomatik hamlelerle olabildiğince geciktirebilmiş olduğu da gerçektir.  Başat güçlerin İmparatorluğa bakış açılarını en iyi tanımlayan Rus Çarı’nın “Boğazın hasta adamı” sözleridir. Birinci Dünya Savaşı’na hangi taraftan girmiş veya tarafsız kalmış olsaydı bile, kanımca İmparatorluğun idamesinin mümkün olması fevkalade zordu. Sykes-Picot Anlaşması da esasen bu gerçeğin yansımasıdır.
Dönemin başat güçleri olan İngiltere ve Fransa, Ortadoğuyu daha Savaş başlamadan paylaşma girişimlerini başlatmışlardır. Bunun arkasında, bir yandan Osmanlı İmparatorluğu’nun savaştan sonra nasıl olsa ayakta kalamayacağı ve iki ülkenin ihtilafa düşmeden peşinen paylaşım planlamasını yapabilme beklentisi, diğer yandan savaş sırasında kendilerine güçlük çıkarılmamasını teminen bu plan doğrultusunda içten çökertme hedefi yatmaktadır. Temmuz 1914 başında  İngiltere, Mısır’daki Yüksek Komiseri McMahon marifetiyle Mekke Şerifi Hüseyin ile temasa geçmiştir. Hüseyin, İngiltere’den, Hicaz’ın bağımsızlığını ilan etmesi ve Hilafeti Padişahtan alması hususunda yardım talebinde bulunmuştur. İngiltere, fazla ileri gittiğini düşündüğü bu talebe kaçamaklı cevap verdiğinden, görüşmelerden sonuç çıkmamıştır. 28 Temmuz’da savaş başlayıp Osmanlı İmparatorluğu günden güne Merkezi Devletler tarafına kayma zorunda kaldığında, İngiltere, Şerif Hüseyin nezdinde yeniden teşebbüse geçmiştir. İngiltere’nin amacı Arapları İmparatorluk aleyhine ayaklanmaya kışkırtmaktır.

Bu kere Hüseyin, Merkezi Devletlerin savaşın başında daha hakim görünmeleri nedeniyle, Kasım ayı sonuna kadar İngiliz girişimlerini cevapsız bırakmayı tercih etmiştir. Hüseyin bu arada, üçüncü oğlu Faysal’ı Istanbul’a gönderip, Vali Vehip Beyin derhal azlini ve Hicaz’ın kendisine ırsi devamlılığı olan bir Emirlik olarak verilmesini istemiştir. Vali değiştirilmiş, ancak diğer isteğe cevap verilmemiştir.

Hüseyin aslında ikircikli bir oyun oynamaktadır. Daha fazla verenin tarafına geçme politikası gütmektedir. Bunu hisseden İngiltere, Hüseyin üzerindeki baskısını arttırırken, Hüseyin’i kurulacak bir Arap Devletleri Federasyonu’nun başına geçirmeyi, bol silah ve cephane vermeyi ve her ay 20 bin Sterlin maaş bağlamayı önermiştir. Hüseyin’in 15 Temmuz 1915’te, yani Osmanlı’nın Çanakkale’de ölüm-kalım savaşı verdiği sırada işbirliği için sunduğu karşı koşullar ürkütücü boyuttadır:

a)    İngiltere, bağımsız bir Arap devletinin kurulmasına yardım edecektir.
b)    Devletin sınırları, Kuzeyde Halep Vilayeti, Birecik, Urfa, Mardin, Cezire dahil Adana ve Mersin hariç olmak üzere otuzyedinci enlem; Doğuda İran sınırı ve Basra Körfezi; Batı- da Kızıldeniz, Mısır sınırı ve Akdeniz kıyısı olacaktır.
c)    İngiltere, devletin toprak bütünlüğünü garanti edecek; devleti içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı koruyacaktır.
d)    Devlet örgütlenene kadar Basra, İngiltere’nin işgalinde kalacak, ancak İngiltere bu nedenle ödeme yapacaktır.

İngiltere bu taleplerden başlıca iki nedenle hoşnut olmamıştır. Suriye’de gözü olduğunu bildiği müttefiki Fransa’yı ürkütmek istememiştir. Ayrıca Bağdat ve Basra’yı zaten bizzat ele geçireceği beklentisi vardır. Bununla beraber, Hüseyin’in uzaklaşması da işine gelmemektedir. Bu nedenle Hüseyin’e, yine muğlak bir cevap vermeyi benimseyerek, sınır konularını şimdiden tartışmaya açmanın zamansız olacağı üzerinde durmuştur. Hüseyin, cevabında taleplerinde ısrar ederek, Fransa’nın Suriye’yi işgalinin silahlı mukavemetle karşılanacağını belirtmiştir. Paralel olarak, Osmanlı İmparatorluğu ile bir kez daha karşılık bulamadığı bir anlaşma arayışına girmiştir. Amaç, yine açık arttırma içeren bir pazarlık arayışıdır. Mc- Mahon ise Mersin ve İskenderun ile Halep, Hama, Humus ve Şam’ın batısında kalan bölgenin kurulacak bir Arap Devletinin sınırları dışında kalması gerektiği ve Bağdat ve Basra’da da İngiltere’nin çıkarları bulunduğu cevabını vermiştir.

Bu gelişmelerin daha fazla saklı yürütülemeyeceği anlaşıldığında, İngiltere Fransa ile de görüşmeye başlamıştır. Görüşmeler, 1916 Mart başında anlaşma ile sonuçlanmıştır. Bilgi verilen Rusya da anlaşmayı kabul etmiştir. Üç ülke arasında kesin anlaşma Mayıs ayında Nota değişimiyle resmiyet kazanmıştır. Anlaşmaya göre, Halep, Hama, Humus ve Şam’ın yanı sıra Suriye’nin bunların batısında kalan kıyısı ile Adana-Mersin bölgeleri Fransa’ya bırakılmıştır. Bu durumda üçlü anlaşmanın kapsamı şöyle oluşuyordu: Akka’nın kuzeyinden itibaren Suriye’nin Beyrut dahil kıyı bölgesi ile Mersin’in biraz batısından başlayıp Sivas’a kadar uzanan çizginin doğusunda, Sivas-Harput-Muş çizgisinin güneyinde ve Muş-Cezire çizgisinin batısında kalan topraklar Fransa’nın oluyordu. Akdeniz’de Akka ve Hayfa limanları ile Bağdat-Basra arasındaki Dicle-Fırat bölgesi İngiltere’ye veriliyordu. İskenderun serbest liman olacaktı. Filistin uluslararası statü kazanacaktı. Araplarla meskun olan diğer bölgelerde bir Arap Devletleri Federasyonu kurulacaktı. Bu yeni devlet de İngiltere ile Fransa arasında nüfuz bölgelerine ayrılacaktı.

Bu ikili ve üçlü anlaşmalara, günümüzdeki yaygın adıyla, hazırlayıcılarının soyadlarından hareketle, Sykes-Picot anlaşmaları denmiştir. Adı geçenlerin açık isimleri, İngiltere adına Sir Mark Sykes, Fransa adına ise François George Picot’dur. Anlaşma, İngiltere Dışişleri Bakanı Edward Grey ve Fransız diplomat Paul Cambon tarafından imzalanmıştır. Anlaşma “Küçük Asya Anlaşması” olarak da adlandırılmıştır.

Şerif Hüseyin ile yürütülen görüşmeler de bu anlaşmalara paralel olarak yürütülmeye devam edilmiştir. Ancak Hüseyin’in bunlardan haberi yoktur. İngiltere bir yandan Hüseyin’i oyalarken, diğer yandan Ortadoğu’nun paylaşım planını gerçekleştirmektedir. Hüseyin McMahon’a cevabında, Mersin, Adana ve Lübnan üzerindeki iddialarından, savaşın sonunda tekrarlanmak üzere vazgeçtiğini bildirmiş, İngiltere de bunu kabul ettiğini söyleyerek, sorunu böylece kapatmayı tercih etmiştir. Bu arada Hüseyin, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı isyan başlatmış, Mekke ve Medine’ye hakim olmuş, bir meclis ve kabine kurmuş ve kendini Arabistan Kralı ilan etmiştir. İngiltere, 4 Kasım 1916’da krallığı resmen tanımıştır.

1917 yılında Rusya’da Çarlığın yıkılarak Bolşeviklerin Çarlık diplomasisinin bütün gizli belgelerini açıklamaları, İngiltere’nin manevralarının ortaya dökülmesi sonucunu vermiştir. Bu gelişme, Osmanlı’yı arkadan vuran Arapların nasıl kandırıldıklarını görmeleriyle birlikte, büyük bir hayal kırıklığına uğramalarını beraberinde getirmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun, İngiltere ve Fransa’nın hedeflerinin Arap devleti kurulması olmayıp, yönetimlerine hakim olacakları çok sayıda küçük devlet kurdurmak suretiyle, 19. yüzyıldan kalma hegemon ve emperyalist tutumlarını sürdürmeyi hedeflediklerini anlatma çabaları Araplar indinde makes bulmamış ve ne yazık ki bölge günümüze kadar huzursuzluk ve çatışma odağı olmaya devam etmiştir.

İstanbul doğumlu olan Şerif Hüseyin’e gelince, Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren Versailles Andlaşması’nı kabul etmeyince, savaşın galipleri ile arası açılmış, İngiltere’nin desteklediği Suud Abdülaziz tarafından 1924’te Hicaz Krallığına son verilmiş, Kıbrıs’a sürülmüş, bilahare Ürdün Kralı yapılan oğlu Abdullah’ın yanına yerleşmiş ve 1931’de Amman’da vefat etmiştir. İnandığı İngiltere’nin yar olmadığını anladığında çok geçtir.

Sykes-Picot Anlaşması, Ortadoğu’nun kaderini, hegemon ve emperyalist başat güçlerin iradeleri doğrultusunda, 20. yüzyılın sonuna kadar çizmiştir. Anlaşma, İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu’na verecekleri karşı destekler mukabilinde Araplara verdiği özgürlük sözüyle de doğrudan çatışmaktaydı. Anlaşma aynı zamanda, ABD Başkanı Wilson’un, Osmanlı topraklarında yaşayan halkların kendi kaderini belirlemesi gerektiğine dair ilkesine de aykırıydı. Wilson’un Dış Politika Danışmanı Edward House, Anlaşma hakkında İngiltere Dışişleri Bakanından aldığı bilgiler üzerine şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Bu son derece kötü bir Anlaşma. Gelecekte savaşların üreyeceği bir bölge yaratıyorlar.” Günümüzde yaşananlar bu görüşleri doğrulamaktadır.  SSCB’nin çöküşünden sonra uluslararası planda yaşanmaya başlayan üçüncü kırılma ile birlikte, dünya düzeni yeniden şekillenmeye başlamıştır. Her çağın farklı karakteri olduğu gibi, 21. yüzyıl da kendi kimliğini oluşturma süreci içindedir. Her zaman önemli bir bölge olmuş olan Ortadoğu’nun değişmeyen, artık alışılmış makus talihi yine su yüzüne çıkmış bulunmaktadır. Lübnanlı Dürzi lider Jumblatt’ın ifadesiyle, “Sykes-Picot kesinlikle bitmiştir. Ama şimdi herşey havadadır. Sonucun açıklığa kavuşması için uzun zaman gerekmektedir.” Yaşanan gelişmeler, yirminci yüzyılın bıraktığı sınırlar içinde farklı toplulukların yaşaması için ne gibi formüller bulunabileceği, insanların huzur içinde yaşayabilecekleri yeni sınırların nasıl çizilebileceği, mültietnik ve mültikültürel yapıya sahip bölge ülkelerinin nihayet çatışmasızlığın sağlandığı, huzur ve sükun ortamına kavuşmayı nasıl başarabilecekleri sorularını çağrıştırmaktadır. Ancak ne yazık ki Ortadoğu yine başat güçlerin oyuncağı konumundadır.

ABD’nin 2003’te ortaya attığı “Büyük Ortadoğu Projesi” ve arkasından patlak veren “Arap Baharı”, Bölge için süregiden istikrarsızlığın tetikleyicisi olmuştur. “Büyük Ortadoğu Projesi” aslında ABD’nin Fas’tan başlayıp Endonezya’ya kadar uzanan İslami bölgeyi kendi nüfuzu altına almayı amaçlayan bir “yeşil kuşak” oluşturma çabasıdır. Başlangıçta Projenin Pakistan’a kadar uzanması sözkonusuyken, ABD Dışişleri Bakanlığında bu amaçla kurulan Daire (Department of State’s Bureau for Near Eastern Affairs) kapsamın genişletildiğini göstermektedir. Buna karşılık, ABD’nin hazetmediği Suriye ve İran ile mağdur Filistin dışarıda bırakılmıştır. ABD’nin himayesindeki Müslüman olmayan İsrail de doğal olarak Projeye dahil edilmemiştir. Böylece ABD’nin egosantrik çıkarcı yaklaşımı ile bölge daha başından bölünmüştür. Aynı yaklaşımın “Arap Baharı”na da hakim olduğu görülmektedir. Sonuçta “Bahar, Kışa” dönmüştür. Başta ABD olmak üzere Batılı başat güçlerin “Arap Baharı”na yönelik politikalarında ülke ve bölge bazında farklı yaklaşımlar sergiledikleri açıktır. Fas ve Ürdün gibi ülkeler halkın taleplerine olabildiği ölçüde olumlu cevap veren adımlar atarak, ayaklanmanın önünü kesebilmişlerdir. Başat güçler bunlara engel çıkarmamıştır. Aslında demokrasi ve insan hakları alanında sicilleri hiç de parlak olmayan, ancak ABD’nin çok yönlü çıkarı bulunan Körfez ülkeleri indinde herhangi bir baskı uygulanmamıştır. Buna karşılık, ABD’nin bahaneler yaratarak istila ettiği Irak ile bilahare İsrail’in de çıkarı dikkate alınarak Suriye ve Fransa’nın gereksiz aceleciliğiyle Libya’nın hala devam eden iç savaşa itilmesiyle, günümüzde önü alınamayan kaos ortamı yaratılmıştır. Burada öne çıkan gerçek, bölgenin başat güçlerin tabir caizse “bilek güreşi”ne girdikleri gerçeğidir. Bunun bedelini sadece iç savaşa sürüklenen ülkeler değil, bölgenin tamamı ve hatta uluslararası ilişkiler ödemektedir. ABD’nin Avrupa Birliği desteğinde Rusya’ya yönelik politikası, Putin döneminde askeri açıdan giderek gücünü arttıran Rusya’nın karşı hamleleriyle, tehlikeli bir tırmanışa yol açmıştır. Rusya, ağır ambargoya karşılık olarak, geri adım atmak bir yana, bilakis yayılmacı bir yola girmiştir. Fransa’nın teşvikiyle Abhazya sorununu çözümlemeye kalkan Gürcistan bu toprağı kaybetmiştir. Rusya’nın arka bahçesi olarak gördüğü Ukrayna da ABD-AB ikilisinin vaatlerinden yola çıkmış, ancak Kırım’da ve ülkenin doğusunda hakimiyetini yitirmiştir. Rusya’nın ABD-AB’ye son cevabı da Suriye’ye yerleşmesidir. ABD-AB bu hamlelere ambargoyu giderek ağırlaştırmakla cevap verebilmişlerdir. İki başat güçten şu ana kadar kazançlı çıkan Rusya’dır. Sonuçta, iki yüz yıldır sıcak denizlere inme hayaliyle yaşayan Rusya artık Akdeniz’de ülkemizin komşusudur. Beşar Esad ile yapılan sonu açık anlaşma, Rusya’nın bölgede kalıcılığının yolunu açmıştır. Bu gelişme kuşkusuz Ortadoğu’da dengeleri değiştirmiştir. “Quartet”in parçası olmasına karşın İsrail-Filistin sorununda aktif olmayan Rusya artık bu alanda da sesini yükseltebilmektedir. Suriye’de çözümün baş aktörlerinden biri de Türkiye ve İran ile birlikte, artık kuşkusuz Rusya’dır. ABD’nin Irak’tan sonra şimdi Suriye’yi bölme politikasının bölgede yarattığı istikrarsızlığın yanı sıra, yeni çatışmalara kadar gidebilecek riskler içermesi de tehlikeli bir gidişatın habercisi gibidir. Bu politikanın bir tezahürü olarak, sözde IŞİD ile mücadele kisvesi ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adı altında, YPG/PYD ve PKK’nın da içinde yeraldığı askeri örgütlenme faaliyetleri endişe vermektedir. ABD’nin Ortadoğu’da asıl hedefinin İran olduğu ve bu örgütlenmeyi ona yönelik olarak hayata geçirdiği savı bilinmekle birlikte, halen Suriye’nin yüzde yirmidördünü içeren ABD hakimiyetinin giderek, bölgedeki müttefiki olarak kullanabilmeyi amaçladığı bağımsız bir “Kürt Devleti” oluşturmayı da hedeflediği kuşkusu yaygınlaşmaktadır. Körfez Bölgesinde Suudi Arabistan’ın ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin, ABD’nin etkisiyle, İsrail ile yakınlaştıkları ve İran’a yönelik bir cepheleşmeye gidildiği sır değildir. Pakistan ve Afganistan karmakarışıktır. Sükunet sağlanamamaktadır. Libya bölünmenin eşiğindedir. Mısır sıkıntıdadır. Özetle, Bölge yeniden şekillendirilmeye çalışılmaktadır.

Burada iki husus öne çıkmaktadır. Bütün bu gidişat aslında, nükleer silah dengesine dayalı olarak, dünyayı yok etmeden kendi aralarında savaşamayacakları açık olan başat güçlerin, bir yandan kendilerine bağımlı kıldıkları mikro-milliyetçiliği teşvik, diğer yandan bunların da dahil olduğu vekalet savaşı yoluyla birbirlerine üstünlük sağlamaları ve bölgesel hakimiyet kurma çabaları şeklinde tanımlanabilir. ABD ve Rusya, ihtilaflı bölgelerde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde daha başından uzlaşıp, karar çıkartıp, bunu birlikte uygulamaya koyabilmiş olsalardı, bugün yaşanan ve ölüm dahil çok büyük zarara sebebiyet veren ve gerginliği sürekli tırmandıran çatışmalar yaşanmış olur muydu? Bu kapsamda bakıldığında, çatışmaların temelde başat güçler arasında yarattıkları vekiller marifetiyle sürdürüldüğü gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bedeli en ağır şekilde ödeyenler ise hiç kuşkusuz masum siviller olmaktadır. Bunun ceremesini çeken ülkelerin başında, bölgede en uzun sınırı bulunan ülkemizin geldiği de gerçektir. Şu ana kadar yaşanan sınır güvenliği, göç, maddi kayıp, terör gibi ciddi sorunların yanında, sözde müttefikimiz ABD’nin empati yapmadan sadece kendi çıkarları doğrultusunda yürüttüğü politikanın ileriye dönük sakıncaları da endişe vermektedir. Kanımca, Ortadoğu sorunu ülkemiz için aynı zamanda beka boyutuyla da düşünülmelidir. Bunun da daha geç olmadan ancak, Kıbrıs gibi,  TBMM’de oluşturulacak ulusallaştırılmış bir politika çerçevesinde, birlik ve bütünlük içinde yapılması zamanının geldiği düşüncesindeyim.

Sonuç olarak, Sykes-Picot Anlaşmasının yüzyıl sonra artık hükmünün kalmadığını, savaşın galiplerinin aralarında anlaşarak Anlaşmayı hayata geçirmelerinin o tarihte görece kolay olduğunu, esasen Milletler Cemiyeti kapsamında mandater olarak Osmanlı ardılları olan ülkelerdeki hakimiyetlerini devam ettirmelerinin de işleri kolaylaştırdığını, ancak günümüz koşullarında Ortadoğu haritasının şekillendirilmesinin eskisi kadar kolay ve yapılabilir olmadığını, kanlı ve riskli bir süreç yaşandığını ve önümüzdeki dönemin sıkıntılarla dolu olmaya devam etme ihtimalinin güçlü olduğunu söylemek mümkündür. Türkiye’nin Suriye, Irak ve Libya’nın toprak bütünlüğünü ve egemenliğini savunan politikası, kendi açısından olduğu kadar Bölge itibariyle de, bu gidişatın önlenmesi bakımından en gerçekçi yaklaşım olmaya devam etmektedir. Bununla beraber, başat güçlerin tutumlarına bağlı olduğundan, sorunun çözümünde ne kadar etkili olursa olsun sonuçta Türkiye tek başına üstesinden gelemeyeceğinden, hangi ölçüde başarılı olabileceği hala soru işareti olarak durmaktadır.

Konu derin ve çok boyutlu olup, bir fikir vermesi babında, yukarıda özetle irdelemeye çalıştım. Ülkemizin geleceğini yakından ilgilendiren konunun elbette uzun ayrıntılarıyla birlikte mütalaa edilmesinde yarar bulunmaktadır. Geçmişi bilmeden ve değerlendirme- den günümüz hakkında gerçekçi yorum yapılması güçtür. Bir yazarın deyişiyle, “Tecrübe, yenilen kazıkların muhassalasıdır.”

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi Sayı: 7

Uluç Özülker kimdir?

1942’de İstanbul’da doğdu.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirerek 1965’te Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Trablus (Libya), Avrupa Birliği (Brüksel), OECD (Paris) ve Paris’te Fransa nezdinde Büyükelçi olarak ülkemizi temsil etti. Emekli olduğu 2006’dan bu yana çeşitli üniversitelerde ders vermekte, pek çok gazete ve dergide makaleleri yayınlanmaktadır.
 

Güncelleme Tarihi: 12 Nisan 2019, 16:13
YORUM EKLE
YORUMLAR
Fatih
Fatih - 5 gün Önce

Jumblatt ismi "Canpolat" değil mi? Acaba Yazar Türkiye'de herkesin tanıdığı bu ismi neden "Jumblatt" şeklinde yazdı?

Hüsamettin ŞENER
Hüsamettin ŞENER - 3 gün Önce

Haçlı,Yahudi Soyguncu,Soykırımcı,Servet,Toprak,Petrol hırsızı alçaklar yanlarına hain leride alıp Osmanlı İmparatorluğunu Yıkarak Adi hırsızlık ettiler. İşin özü bu.
www.depremerkenuyari.com

banner39

banner36

banner37

banner35