banner39

11.07.2012, 10:51

Arafat'ı zehirleyenler: Şaron ve Yahudi yerleşimciliği

Benim için sürpriz olmadı. Ariel Şaron’un Yaser Arafat’ı zehirlediğine daha ilk günden kaniydim. Çeşitli defalar yazdım da.

Zehirlenmiş olması mantıkî bir sonuçtur.

Birincisi, vefât ettiği Fransız askeri hastanesinde yapılan tıbbî tetkik, aniden düşüp ölmesinin bir sebebini bulamadı. Hayatını tehdit eden bir hastalık izi yoktu.

İsrail propaganda makinesinin yaydığı Arafat AİDS hastasıydı dedikodusu kaba bir yalandı. Aynı propaganda makinesi,  Arafat’ın eşcinsel olduğu dedikodularını da yaydı ki bu Filistinli lideri onlarca yıl dur durak bilmeksizin şeytanlaştırma çabasının bir parçasıdır bu.

Ölümünün açık bir nedeni yoksa da açık olmayan bir nedeni olmalıdır.

İkincisi, çeşitli gizli servislerin izi tespit edilemeyen zehirlere sahip olduklarını biliyoruz: CIA, KGB’nin yerini alan FSB ve Mossad.

Üçüncüsü, zehirlemek için çok sayıda fırsat zaten vardı. Arafat’ın güvenlik tedbirleri gevşekti. Filistin davasına sempati duyduğunu söyleyen tanımadığı kişilerle sarılır, birlikte yemek yerdi.

Airel Şaron’un ilgi odağı

Dördüncüsü, Arafat’ı öldürmek isteyen ve onu öldürecek araçlara sahip çok sayıda kişi vardı. Bunlardan en bâriz olanı, Ariel Şaron’du.  2004 yılında, Arafat’ın “hiçbir sigorta politikası olmadığını” bile söylemişti.

Daha önce mantıkî olarak ihtimal çerçevesinde görülen artık kesinlik kazandı.

El Cezire televizyonunun aracılığıyla İsviçre’deki bilimsel bir kurumun Arafat’ın eşyaları üzerinde yaptığı araştırma, Arafat’ın öldürücü bir radyoaktif madde olan polonyum’la zehirlendiğini teyid etti; bu madde, vücutta  özellikle aranmadığı takdirde kendisini ele vermiyor.

Arafat’ın ölümünden iki yıl sonra eski bir KGB/FSB çalışanı olan Rus muhalif Aleksandr Litvinenko, yine bu madde kullanılarak Rus ajanlarınca Londra’da öldürüldü. Ölümünün nedeni doktorlarca tesadüfen bulundu. Ölümü tam üç hafta sürmüştü.

Mossad, Netanyahu’nun emriyle, Hamas lideri Halid Meşşal’i 1997’de Amman’da neredeyse öldürüyordu.  Zehir, deriye temas ederek birkaç gün içinde öldüren cinstendi. Suikast becerilemedi ve Mossad, Kral Hüseyin’in verdiği ültimatomla panzehiri vermeye mecbur kaldı ve kurbanın hayatı kurtuldu.

Arafat’ın dul eşi Süha, kocasının ulusal sembol haline geldiği Ramallah’taki cesedini mezardan çıkarmayı başarırsa, bu zehir cesette tespit edilecektir şüphesiz.

Arafat’ın yetersiz güvenlik tedbirleri beni hep şaşırtmıştır. İsrail başbakanları on kat daha iyi korunmaktadır.

Arafat’a çeşitli defalar itiraz etmiştim. O ise omuz silkmişti. Bu bakımdan tam bir  kaderciydi. Uçağının Libya çölüne gövde üstü inip çevresindeki insanlar öldüğünde o mûcizevi bir şekilde kurtulmuş ve Allah’ın kendisini koruduğuna kâni olmuştu. (Gerçi laik bir programı olan laik bir hareketin başkanıydı ama dindar bir Sünniydi.  Alkolden sakınır ve namazlarını kılardı. Yardımcılarına dindarlığı dayatmazdı.)

Ben Ramallah’ta onun yanındayken kendisiyle bir söyleşi yapıldı. Gazeteci, kendisinin ömrü zarfında bir Filistin devletinin kuruluşunu görmeyi umut edip etmediği sordu. Cevabı şuydu: “Ben ve Uri Avnery bunu yaşarken göreceğiz.” Bundan çok emindi.

Ariel Şaron’un Arafat’ı öldürme azmi malumdu. I. Lübnan Savaşında Beyrut’un kuşatılması esnasında ajanların Batı Beyrut’ta onun bulunduğu civarları bombaladığı sır değildi. Şaron’u büyük hayal kırıklığına uğratacak şekilde onu bulamamışlardı.

Arafat Oslo’dan Filistin’e döndüğünde bile Şaron sakinleşmedi. Başbakan olduğunda, Arafat’ın hayatı için duyduğum endişe daha da arttı. İsrail ordusu Savunma Kalkanı Harekâtıyla Ramallah’a saldırdığında Arafat’ın meskenine girdiler ve evindeki odaların 10 metre yakınına kadar yaklaştılar. Onları kendi gözlerimle gördüm.

Aylarca süren kuşatmada ben ve arkadaşlarım kalkan olmak üzere Arafat’ın meskenine gittik. Şaron’a Arafat’ı niçin öldürmediği sorulduğunda, oradaki İsraillilerin varlığı buna imkân vermedi dedi.

Ancak bunun sadece bir bahane olduğuna inanıyorum. Buna Amerika engel olmuştu. Amerikalılar  aleni bir suikastın tüm Arap ve İslam dünyasını gazaba getirip Amerikan karşıtı bir patlama olmasından  haklı olarak korkmuşlardı. İspatlayamam ancak Washington’un Şaron’a şöyle söylediğini sanıyorum: İzi sana doğru gelecek şekilde onu öldürmene hiçbir şart altında müsaade yok. Eğer iz bırakmadan başarabilirsen engel yok, devam et. (Tıpkı Amerikan Dışişleri Bakanının 1982’de Şaron’a “hiçbir şart altında Lübnan’a saldırmana müsaade yok ta ki açık ve uluslararası tanınırlığı olan bir kışkırtma olana dek – ki derhal bulunmuştu – demesi gibi.)

Esrarengiz bir tesadüfle, Arafat’ın ölümünün ardından bizzat Şaron beyin kanaması geçirip devrildi ve o zamandan beri komada.

Barış muharibi

El Cezire’nin bu sonuçları yayınladığı gün, Arafat’la ilk görüşmemin – o da ilk kez bir İsrailliyle görüşüyordu -  30.yıldönümüydü.

Beyrut Savaşının tırmandığı zamanlardı. Dört savaş hattını geçmem gerekmişti: İsrail ordusu, Lübnanlı Hıristiyan Falanjist milisler, Lübnan ordusu ve Filistin Kurtuluş Örgütüne bağlı güçler.

Arafat’la iki saat görüşme yaptım. Savaşın orta yerinde, her an ölmeyi beklediği bir zamanda, bir İsrail-Filistin barışını, belki Ürdün’ün de iştirak edebileceği bir İsrail-Filistin federasyonunu konuştuk. Arafat’ın bürosu tarafından açıklanan toplantı dünya çapında sansasyona yol açtı.  Sohbet hakkında benim yaptığım açıklamalar önemli basın yayın kuruluşlarında yer aldı.

Eve dönerken, dört bakanının benim ihanetle yargılanmam için talepte bulunduklarını radyondan dinledim. Menahem Begin hükümeti, başsavcıya adli soruşturma emri vermişti. Ancak başsavcı birkaç hafta sonra kanunları çiğnemediğim sonucuna vardı. (Kanun vakit kaybetmeden değiştirildi.)

O tarihten sonra Arafat’la yaptığım pek çok görüşmede onun etkili ve güvenilir bir barış ortağı olduğuna tastamam kani olmuştum.

İsrail ve ABD tarafından en büyük terörist addedilen modern Filistin kurtuluş hareketinin bu babasının nasıl olup da Filistin barış çabalarının lideri olduğunu yavaşça anlamaya başladım. Hayatında arka arkaya iki devrime liderlik etme imtiyazı çok az kişiye nasip olmuştur.

Arafat çalışmaya başladığında, Filistin’in haritada ve dünyanın bilincinde yeri yoktu. “Silahlı mücadeleye” ( nâm-ı diğer terör) sarılarak Filistin’i dünya gündeminin merkezine oturtmayı başarmıştı.

Yönelimindeki değişiklik 1973 savaşından sonra oldu. O savaş, hatırlanacağı üzere, Arapların insanı afallatıcı başarılarıyla başlamış ve Mısır-Suriye ordularının bozguna uğramasıyla nihayete ermişti. Mesleği mühendislik olan Arafat mantıkî bir sonuca varmıştı: Araplar böylesine ideal şartlarda silahlı bir çatışmayı kazanamadılarsa başka araçlar bulunmalıdır.

İsrail’le barış görüşmelerine başlama kararı, İsrail’i yabancı istila gücü olarak gören Filistin ulusal hareketinin tersine gidiyordu. Tüm kurnazlıklara, taktik hünerlere ve ikna gücüne başvurarak halkının bu çizgiye gelmesi için 15 yılını verdi. Sürgündeki Filistin meclisinin, Filistin Ulusal Konseyi’nin, 1988’de yaptığı toplantıda onun kavramı benimsendi: İsrail’le yan yana bir Filistin devleti. Yeşil hat’ta dayalı olarak başkenti Doğu Kudüs olacak bu devlet o tarihten beri sabit ve değişmez bir hedeftir; Arafat’ın haleflerine bıraktığı bir mirâstır.

Benim önce yardımcılarıyla sonra doğrudan Arafat’la yaptığım görüşmeler de aynı zamanlarda başlamıştır ki tesadüf değildir: !974. İsrail liderleriyle özellikle de İzak Rabin’le temas kurmasına yardım etmiştim. Buradan Oslo sözleşmelerine varıldı ancak İzak Rabin’in öldürülmesiyle bu süreç ortadan kalktı.

Arafat’a İsrailli bir dostu olup olmadığı sorulduğunda benim ismimi anmıştı. Beyrut’ta onu görmeye gittiğimde hayatımı tehlikeye attığıma olan inancına dayanıyordu bu. Şaron’un yüzlerce ajanı onu ararken bana güven duyup görüştüğü için minnettarım.

Şahsi mülahazaların ötesine geçecek olursak, Arafat, İsrail’le barış yapabilecek, bunu isteyen bir adamdı ve daha önemlisi, İslamcılar dâhil halkına bunu kabul ettirmiş bir kişiydi. Yerleşim işlerine bir son verecekti bu.

Zehirlenmesi de bu yüzden.

Dünya Bülteni için çeviren: M. Alpaslan Balcı

Yorumlar (0)
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?