banner39

19.01.2016, 14:47

Arap Baharı: Neden her şey bu kadar kötü gitti?

Beş yıl önce bugün, Arap Baharı’ndaki birkaç kazanımın ilki Tunus’ta gerçekleşti. Halka yayılan, büyük ve şiddetsiz gösteriler sadece 4 hafta önce, devlete direniş hususunda uzun bir geçmişi olan ülkenin güneyinde başlamıştı.

Sebze satıcısı Mohammed Bouazizi’nin 17 Aralık 2010’da kendini yakmasını takiben eylemler hızla yayılmış, 14 Ocak’da Tunus İçişleri Bakanlığı’nın önündeki dev miting ile zirveye çıkmıştı. O gün büyük bir muhalefetle ve genel grevle karşı karşıya kalan Tunus’un başkanı Zeynel Abidin Bin Ali kaçmıştı. O tarihten beri Suudi Arabistan’da köşeye sıkışmış durumda.

Neden Tunus’taki apaçık başarıyı birçok felaket takip etti? Gerçekten tüm dünyaya ilham veren devasa bir barış hareketinin bugün karşı karşıya kaldığımız duruma katkıda bulunduğu doğru olabilir mi?

Uluslararası niteliğe haiz olmuş Yemen ve Suriye iç savaşları, IŞİD’in yükselişi, Mısır’daki otoriter yönetim, Libya merkezi hükümetinin çöküşü ve bu korkunç durumdan kaçan tüm göçmenlere dair riskler?

Kısa cevap şudur ki, yozlaşmış ve diktatörleşmiş yöneticilerden kurtulmak yeterli değil. Demokratik kurumlar inşa etmek ve devlete güveni yeniden tesis etmek çok daha zorlu görevler. İngiltere ve ABD’nin 2003 yılında Irak’taki facia macerası sırasında bu olgu anlaşılamamıştı. Öte yandan bu durumdan ders çıkarması gerekenler sadece neo-conlar ve onların dostları değil. Genelde fazla düşünmeksizin ve sonrası için plan yapmaksızın diktatörlerden kurtulma vazifesine odaklanan sivil direniş savunucuları ve uygulayıcıları da bundan ders çıkarmalı.

Tehlikeli bir şekilde, Tunus bizzat Arap Baharı’ndan sonra en az insan kaybı yaşayarak en çok politik değişime ulaşan yegane ülke olarak kaldı. Rejim, Bin Ali’nin ayrılışı sayesinde düşmedi. Bu sadece başlangıçtı. Ülke boyunca sadece en yozlaşmış ve ehliyetsiz hale gelmiş eski rejim artıklarının yerini doldurmak için değil, aynı zamanda yeni bir anayasal düzen tertiplemek için büyük bir mücadele başladı. Bu 2 yıl aldı ve sadece müdahil tarafların arasında ölçülü bir güven mevcut olması sayesinde başarıya ulaştı.

Hangi faktörler Tunus’un çok partili demokrasiye geçiş sürecini mümkün kıldı? Sıklıkla atıf yapılan iki faktör; Tunus ordusunun geleneksel olarak apolitik duruşa sahip olması ve Tunus’un Avrupa’ya olan kültürel yakınlığı. Fakat bu ikisiyle yakından ilişki üçüncü bir anahtar faktör ise En-Nahda Partisi’nin oynadığı kayda değer roldü.

2011’den çok önce İslami hareket –diğer ülkelerdeki İslami hareketlerden çok farklı şekilde- güçlü bir şekilde demokratik bir doğrultuda gelişim gösterdi. Bin Ali’nin başkanlığı dönemindeki büyük baskının getirdiği tecrübe İslami hareketin diğer politik partilerle birlik içerisinde hareket etmesine öncülük etti. Devrimden sonra demokrasilerin kesin bir ön koşulu olan partilerin seçim yenilgilerine rıza göstermesi durumunu açık şekilde kabullendiler. 2014’te En-Nahda bu sözün kendisi kadar olumlu hareket etti ve seçimi kaybettikten sonra hızlıca durumu kabullendiler.

Tunus’un Bin Ali’den kurtulma başarısını, 2011 Şubat’ında Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in istifası; takip eden Ekim ayında Libya’da Albay Muammer Kaddafi’nin ölümü ve Şubat 2012’de Yemen’in başkanı Ali Abdullah Salih’in ayrılışı izledi. Sadece bir yılda 4 otokrat gitmişti.

İlk aşamadan beri şiddetin mevcut olduğu Libya dışında bütün bu zaferler kolayca sivil direnişin zaferi olarak görülebildi. Fakat Tunus-sonrası olanların hiçbiri uzaktan yakından bu başarıyı andıran bir sona sahip olmadı.

Mısır, halk nezdinde büyük desteğe sahip olan ve neticede Mübarek’ten daha az otoriter bir rejim ortaya koymayan cuntanın seçilmiş olan Müslüman Kardeşler Hükümeti’ni devirişini gördü. Libya ve Yemen’deki savaşlar, derinden ayrılmış bir halkın kapağı açıldığı vakit nelerin olabileceğini gösterdi.

Aynı zamanda çok güçlü muhalefetin olduğu fakat devrimin gerçekleşmediği iki ülkede, Suriye ve Bahreyn'de, iki taraftaki göstericilerin de gözetmediği çok farklı iki sonuç elde edildi: Bahreyn’de Suudi askeri müdahalesi sayesinde hükümetin daha da kuvvetlenmesi ve Suriye’de bütünüyle bir felaket. Dış güçler bunların hiçbirinde muhteşem bir rol oynamadı.

Sorun orada bitmiyor. Usame Bin Ladin’in 2011 Mayıs’ında öldürülmesinden sonra El Kaide lideri olan Mısır doğumlu Eymen El Zevahiri’nin “Mısır’daki İnsanlarımıza Umut ve Memnuniyet Haberleri” adlı çok taraflı mesajına göre kendisi Tunus ve Mısır’daki ayaklanmalardan etkilenmiş gözüküyordu.

Fakat onun sözleri, El Kaide’nin ölümcül yıkımlarından çok daha fazla hedefe ulaşabilecek barışçıl mücadeleyi kabul edişe dair hiçbir ima dahi içermiyordu. Dahası, IŞİD’in gelişimi ve ona bağlı gruplar, 2014’ten beri aşırıcı İslami hareketlerin hükümetin iflas ettiği yerlerdeki avantajı nasıl kullanabileceğini gösterdi. Sahiden de kendini El Kaide’den ayıran IŞİD’in fiilen toprak kontrol etmeye dair vurgusu, Arap Baharı’ndan etkilenen birçok ülkede meydana çıkan iktidar boşluğunun mantıklı bir sonucuydu.

Sivil direnişin halkı otokrasiden özgürleştirme kapasitesine dair bu hüzünlü hikâye ne anlatıyor? Üç esaslı ders ortaya çıkıyor.

Birincisi, sivil direniş bir güce –belki bazen çok fazla- sahip. Bu güç, otokrasinin üzerinde durduğu kolonların altını oyabilir. Öte yandan sivil direniş, Suriye’de halkın kayda değer bir kesiminin desteğini korumayı başaran Beşar Esad olayında olduğu gibi iktidara karşı başarılı olamayabilir de. Ve eğer bu güç otokrasinin kolonlarını yer devirmeye başarırsa, direniş destekçileri güç boşluğunun varlığını ve bunun ciddi neticelerini kabullenmek zorunda.

İkinci ders ise, sivil direnişin doğuştan devletin günlük işlerini yapmaya haiz görülmesi geleneğinin çok problemli olduğudur. Rejime karşı direnişe kalkışılan yer her neresi ise, orada ülkeyi idare etmek için güvenilir bir plan olmalıdır: Böyle bir planın yokluğunda sivil direniş çözüm değil, problemin bir parçası olur. Spontane olarak gelişen ve bazen bir lidere dahi sahip olmayan 2011’deki Arap Baharı hareketleri, politik partilerdeki ve anayasa hukukçularına dair meşakkatli rolleri üstlenmeye uygun değillerdi.

Üçüncü ders ise birçok durumda görüldüğü gibi rejimi devirmektense daha makul taleplerle ortaya çıkan hareketler de var. Örneğin Ürdün ve Fas’ta, Arap Baharı kampanyaları özünde reformist karaktere sahipti. Bunların ne kadar başarılı olduklarını söylemek için henüz erken olabilir fakat geçtiğimiz 5 yılda bazı felaketlerden kaçındıkları da ortada.

Tunus’un uzak bir bölgesindeki Bouazizi’nin ölümünü izleyen olağandışı hadiseler, klasik bir domino etkisi örneği olarak gözüküyor: Arap dünyasında boylu boyunca tiranları deviren bir halk gücü dalgası… Fakat akabinde yaşanan trajediler her ülkenin tarihi, ekonomik, coğrafi ve dini sistemlerindeki farklılıklara binaen farklı hareket ettiğini teyit ediyor. Devrimler sıklıkla sınır ötesine yayılabilir, 1848, 1989 ve şimdi 2011 gibi. Ama böyle olması, bu seyahatin iyi gerçekleştiği anlamına gelmiyor.

Kaynak: The Guardian
Dünya Bülteni için tercüme eden: Deniz Baran

Yorumlar (0)
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?