banner39

27.02.2012, 10:23

Arap baharında yeni dönem: İslam'ın İslam'la savaşı

Suriye'deki kriz yakın zamanda bitecek gibi görünmüyor. Davutoğlu'nun Arap Ligi'ni araya sokarak Türkiye'ye zaman kazandırdığı bir gerçek, fakat Türkiye'nin bu sorunu nasıl yöneteceği konusu hâlâ net değil. Üstelik bu konudan bağımsız mı, bu konuya bağımlı mı olduğu bilinmeyen bir durum var: Muhafazakâr kamuoyunda beliren ve giderek artan İran aleyhtarlığı meselesi. Türkiye kamuoyu bir çatışmaya hazır hale mi getirilmeye çalışılıyor?

Cuma günü Basın Kulübü'ne katılan Ömer Çelik net konuş tu. Hükümetin Suriye konusunda insani yardım koridoru dışında, askeri müdahale anlamına gelebilecek hiç bir tutuma taraftar olmadığını ifade etti. İran'ın "Bizim sorunumuz İslamcılarla" diyen Beşar Esad'ın yanında saf tutmayı tercih etmesinin trajik olduğunu, ancak AK Parti hükümetinin İran'la hesaplaşma gayreti öteden beri bilinen Batılı muarızları nın tezgâhlarına yol verecek bir hükümet olmadığını söyledi.

Türkiye'nin ne Suriye'yle ne de İran'la herhangi bir savaş, çatışma ilişkisi içine girmesi muhtemel değildi. Umarız hükümetin görüşü ve duruşu gerçekten bu yöndedir ve karşı ataklarla sınanmaz. Zira mezhep çatışması dışarıdan enjekte ediliyor da olsa, bölgede alıcısı yok değil. Cuma günü Kahire'de yapılan gösteriyi izleyenler, gösterinin Şii düşmanlığına dönüştüğünü aktarıyor. Şiiliğe karşı verdiği mücadeleyle tanınan ve şimdilerde Suriye muhalefetine destek veren Şeyh Arur'un ifadeleri, nefret söyleminden öte gitmiyor. Başta da belirttiğim gibi, Türkiye'de bile belirli bir muhafazakâr çevreden başlayan ve sağ-mütedeyyin-İslamcı kesime doğru genişleyen İran aleyhtarlığı almış başını gidiyor. İşin doğrusu buna bölgenin son günlerde yaşadığı karmaşanın yol açtığı bir kafa karışıklığı gözüyle de bakamıyorum. Zira 2011 Nisan'ında, seçim öncesi nabız tutmak için gittiğim Anadolu kentlerinde görüştüğüm muhafazakâr esnaf ve işadamlarından, hiç de yeri ve zamanı değilken "İran çok tehlikeli", "İran'a dikkat etmek lazım" gibi ifadeler duymuş ve şaşkınlığa düşmüştüm. O günlerde ne Suriye'deki sorunlar bu safhaya gelmişti ne de İran'ın bugünlerde yaptığı agresif-proaktif savunma politikaları söz konusuydu.

Geçtiğimiz haftalarda ortaya çıkan yargı-MİT gerilimi "Hakan Fidan iyi, çevresi kötü" düzleminde dinginliğe kavuşmuş ise de kriz devam ederken dolaşıma sokulan "Hakan Fidan, İran'ın adamı" yahut "Hakan Fidan, Şiiliği seçmiş" söylentilerini de bölgenin içinde bulunduğu kriz ve Türkiye'nin alacağı politikaları etkilemekle ilgili görüyorum. Doğru, İran şimşekleri üzerine çekmeme konusunda kendisine yardımcı olacak politikalar üretmedi. Ancak bu durum, 17. yüzyıldan beri hiç savaşmadığımız İran'a karşı bizim olmayan bir savaş için cephe açmamızı gerektirmiyor. "Arap Baharı" adıyla müsemma bölgesel uyanış, 1. Dünya Savaşı sonrasında oluşmuş sanal sınırların, yapay saflaşmaların yersizliğini kanıtlayarak geldi. Lakin bu uyanış şimdi başka bir saflaşmanın, başka suni kutuplaşmaların tetikleyicisi oldu. Belli ki ABD'nin Irak ile giriştiği savaşın ülkeyi mahalle mahalle bölmesi, egemenlere şahane bir formül bahşetti: İslam'ın İslam'la çatıştırılması. İslam versus İslam. Her şey Henry Kissinger'in, 11 Eylül'ün ardından ABD'nin Irak'ı işgal etmesinden sonra söylediği gibi gelişiyor. Kissinger şöyle demişti: "Bundan sonra Batı-Hıristiyan dünyası ile İslam dünyası arasında bir savaş değil, İslam'ın kendi içinde yaşayacağı bir çatışmayı beklemek gerekir."

DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ...

Yorumlar (0)
18
kapalı
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?