banner27

11 Eylül'den 5 yıl sonra dünyayı nasıl görüyorsunuz?

Aşağıda Türk, Arap ve Batı basınından yazarların 11 Eylül'ün 5. yıldönümü nedeniyle yaptıkları değerlendirmeleri okuyacaksınız.

11 Eylül'den 5 yıl sonra dünyayı nasıl görüyorsunuz?

11 Eylül saldırısının beşinci yıldönümünde dünyada terörizmin geldiği boyut tartışılmaya devam ediyor. Yıldönümünden kısa süre önce İngiltere'de 24 kişilik bir hücre örgütün ortaya çıkarılması, Batı'da soğuduğu düşünülen terörizm korkusunu yeniden uyandırdı. Akademik çevrelerde ise hem ABD genelinde hem de dünya ölçeğinde bir ‘terör paranoyası’ yaşandığını düşünenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Foreign Policy Dergisi’nin, yüzden fazla uluslararası ilişkiler uzmanı arasında yaptığı araştırmada, bunların yüzde 79'unun önümüzdeki 5 yıl içinde ABD'ye 11 Eylül ölçeğinde yeni bir saldırı beklentisinde olduğu ortaya çıktı. Ayrıca teröristlerin artık Batı ülkelerine sızmakta zorlandığı, ancak fikirlerinin Batı’da taraftar bulmaya başladığı görüşü ön plana çıkıyor. Bu sebeple de mücadelenin Batı ülkeleri içindeki Müslüman çevrelerde yürütülmesi gerektiği dile getiriliyor. “Adı El Kaide olmayan şiddet eğilimlisi gruplar ve kişiler türedi” diyen istihbarat birimleri, alarm pozisyonunun kaybedilmemesi gerektiğini savunuyor…

Bu düşüncelere karşı çıkanlar ise “Saldırı amacı taşıyan birisi isteseydi bugüne kadar onlarca kez saldırırdı. Olan biten abartılıyor” düşüncesinde. Ohio State Üniversitesi’nden Prof. John Mueller, “Hâlâ bir terörist tehlike var mı?” başlıklı yazısında, İkinci Dünya Savaşı esnasında Japon asıllı Amerikalıların, soğuk savaş döneminde sol görüşlülerin "dev tehditler" olarak algılanması gibi, şimdi de Müslüman Amerikalıların hedef tahtasına oturtulmak istendiğinin altını çiziyor…

 

Aşağıda Türk, Batı ve Arap basınından yazarların 11 Eylül’ün 5. yıldönümü nedeniyle yaptıkları değerlendirmeleri okuyacaksınız:

 

++++++++++++++++++++++

Beş Yıl ve Bush "Terörle Savaşı" Kaybediyor

 

Jim Lobe

 

El Kaide'nin New York ve Pentagon'a yönelik saldırılarının beş yıl ardından Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush'un "teröre karşı küresel savaş"ını kazanıp kazanmadığını anlamak için son beş günde gelen haberlere bakmak yeterli.

Savaşın başladığı Afganistan'da NATO ve ABD kuvvetlerinin baş etmekte zorlandığı Taliban gerillaları 1 Eylül'den bu yana iki düzine Batılı askeri öldürdü.

NATO'nun ABD'li kumandanı general James L. Jones geçtiğimiz Perşembe günü "ittifakın zor bir dönemden geçtiğini" söyledi ve Taliban kontrolüne geçen güney bölgelerde yürütülen operasyon için 2 bin 500 yeni asker ve mühimmat
istedi.

Öte yandan komşu Pakistan hükümeti kuvvetlerini kuzey Veziristan'dan çekerek bölgeyi Taliban'a yakın duran aşiret militanlarına bırakmaya karar verdi.

Hem Usame Bin Ladin hem de George Bush'un "esas savaş alanı" olarak nitelediği Irak'tan gelen haberler de aynı şekilde cesaret verici değil.

Yılın başında yetkililer sonbaharda 30 bin ABD askerinin eve dönebileceğini tahmin ederken yaz sona ererken asker sayısı -Bağdat'ta süre giden şiddet nedeniyle- 10 bin artarak 140 bine ulaşmış durumda.

Pentagon'un saldırıların yarıya indiği iddiasının aksine artan güce rağmen ölü sayısı da azalmıyor. Temmuz'da en yüksek düzeyine ulaşan saldırılarda Bağdat'ta 1855 kişi ölürken geçen ay bu sayı yalnızca küçük bir miktar azaldı.

Çevrede süren şiddet de hesaba katılınca bir süredir dillendirilen olasılığın gerçeğe dönüştüğü anlaşılıyor: Irak, ABD güçlerinin engel olamayacağı, ancak yavaşlatabileceği bir iç savaşa sürükleniyor.

Bununla birlikte, kamuoyu araştırmaları Irak işgalinin dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar üzerindeki etkisinin de yıkıcı olduğunu gösteriyor:

New York Üniversitesi'nden uluslar arası ilişkiler profesörü Alon Ben-Meir "Irak'ta katliam sürdükçe Arap ve Müslüman dünyası oradaki insanların yaşadığı sefaleti görüyor ve ABD'ye yönelik nefret yeni zirvelere ulaşıyor".

Geçen ayki İsrail-Hizbullah savaşı da bu duruma tuz biber ekti. Bu savaşla birlikte 11 Eylül saldırıları öncesinden ABD'nin bölgedeki yegane müttefikleri olan Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün gibi Sünni ağırlıklı hükümetler de desteğini çekmeye başladı.

Lübnan'ı yıkıma uğratan ve Bush tarafından Ortadoğu'yu "yeniden şekillendirme" çabalarında bir köşe taşı olarak nitelenen savaş Hizbullah'ı bölgede "kahraman" mertebesine yükseltti. Aynı şekilde onu destekleyen Suriye ve İran'ın yerini de sağlamlaştırdı.

Bush yönetiminin El Kaide'yi Afganistan'dan çıkmaya ve liderlerini gizlenmeye zorlamışken hedefini tüm bir Müslüman dünyasını şekillendirmeye çevirmesi birçok analist tarafından büyük bir stratejik hata olarak tanımlanıyor.

Sonuç itibariyle, Bush'un ilk döneminden Ulusal Güvenlik Konseyi'nin Ortadoğu masasını yöneten Flynt Leverett geçtiğimiz Cuma CATO Enstitüsü'nde konuşurken "11 Eylül'ün beş yıl ardından ABD terörle savaşı kaybediyor" demek zorunda kaldı.

 

++++++++++++++++++

 

11 Eylül'den hiçbir ders alınmadı

 

PROF. DR. RONNIE D. LIPSCHUTZ

 

Terörizme verilecek karşılık konusunda 11 Eylül 2001’den bu yana ne öğrendik? Görünen o ki çok az şey öğrendik. “Teröre karşı küresel savaşta” El Kaide’nin önemli üyelerinin yakalanması ya da öldürülmesi ve düzinelerce saldırı planının ve plancılarının yakalanması gibi başarılar elde edildiği varsayılsa bile, yasadışı olarak nitelenen yüzlerce savaşçı tutuklandı ve sorgulandı, dünya 10 Eylül 2001 günüyle kıyaslandığında terörü bertaraf etmeye daha yakın değil.

Teröre karşı küresel savaş muhtemelen güçlükler ve yanlışlıklara mahkum olmuş görünüyor, Amerika’nın hataları ve yanlış anlamaları, artan ölçüde yönsüz askeri kampanya olarak görülen bu durumu sadece şiddetlendirdi. Aslında, Bush yönetiminin izlediği politikalara bakılınca terör tehdidinin artması için kasdi bir çabaya girişilmiş izlenimi bile doğuyor.

Birleşik Devletler bu macerada, çoğu terörizmin 2003 Mart’ına kadar bir mesele olmadığı; ancak başta 21. yüzyılın varılacak hedefi tayin edilen Irak’ta olmak üzere 400 milyar dolar harcadı. Her zaman için bulutta bir umut ışığı bulanlar olacaktır; ancak geçen hafta Başkan Bush, Irak’taki felaketi üçüncü dünya savaşının kritik savaş alanına çevirdi. Salt Lake City’de kıdemli asker kitlesine seslenen Bush, “bazı politikacıların Irak’taki çabalarına bakıp” teröre karşı savaşta sapma olduğunu görüyor. Bu, Irak’ta üçüncü dünya savaşının hüküm sürdüğüne inanan Usame bin Ladin’e iyi haber vermek gibidir. (Ancak Başkan bu “dünya savaşı”nın Amerika, Irak’a saldırana kadar hiç başlamamış olduğunun farkında değil gibi görünüyor.)

Adolf Hitler’in ve “İslamofaşizm” hayaletlerini kışkırtarak hem Bush hem de onun savunma bakanı Donald Rumsfeld, Bin Ladin’in analiziyle hemfikir olmuş görünüyor. Ve, belki de üçü de doğru. Aslında, El Kaide’nin Hizbullah’ın İsrail ile savaşına verdiği hiç beklenmedik sözlü destek karşısında, Birleşik Devletler 7. yüzyılda Sünni ve Şia arasındaki bölünmeyi gidermeyi başarmışa benziyor.

Bu sadece, gelecekte de Afganistan’da farklı olmayacaktır. Birleşik Devletler’in Irak’ta bir terörist eleman alma programı yaratmasıyla sağlanmadı, aynı zamanda Guantanamo’da tutulan yüzlerce Müslüman tutuklu ve CIA’in kara hücreleri, ABD’nin Hamas ve Hizbullah’ın yok edilmesi çağrısı Mısır’da, Suudi Arabistan’da ve başka yerlerde otoriter rejimlere verdiği desteği sürdürmesi öfke havuzunu fazlasıyla doldurdu ve küresel cihat hareketini destekleyen insanların sayısını artırdı.

Müslümanları hedefe almak doğru olmadı

Medya haberlerine göre, trans-Atlantik on ya da daha fazla uçağı düşürmeyi hedefleyen Britanya’da yakalanan “sıvı bombacılar” ve onların işbirlikçileri, bu öfkenin nasıl yayıldığını ve derinleştiğini tasvir etmektedir. Teröre karşı küresel savaş Müslümanları hedef almaya devam ettikçe bu öfke artacağı gibi, Amerikan politikalarına karşı diğer insanları da muhalifleştirecektir. Peki neden? Yeni yayınlanan “Teröre karşı savaşta ulusal strateji” raporunun yazarı, “Terörist ağlar bugün daha yaygın ve daha az merkezî durumda. Ortak bir ideolojiye dayanan daha küçük hücreler halinde örgütleniyorlar ve daha az merkezî bir komuta yapısı tarafından yönlendiriliyorlar” tespitinde bulunuyor.

Bu, bu hücreler her biri birbirinden daha bağımsız bir hal alırken ve giderek küçülürken, artan ölçüde denetimi ve daha yakından takip etmeyi gerektiren politikaları zorunlu kılmaktadır. Ancak bu, sadece bomba yapanları araştırmayı değil, aynı zamanda nasıl bomba yapılacağını internette araştıran ya da nasıl bomba üretileceği hususunda tartışan insanları kapsayan sonu gelmez bir çabayı gerektirmektedir. Bush’un Salt Lake City’de işaret ettiği gibi, “Eğer El Kaide, Amerika’da birine telefon ediyorsa, saldırıları durdurmak için bunun nedenini bilmek zorundayız.” Bu açıklamaya göre, dünyadaki tüm telefon konuşmalarını, yolculuk planlarını, kredi kartı kullanımını ve hatta tüm kütüphaneleri de bu sonu gelmez araştırma çabasına eklemeliyiz.

Tabii bu süreçte, aylak aylak çene çalmaları ile gerçek bir terör eylemi niyetinde olanların net bir şekilde ayırt edilmeleri de mümkün olmadığı için herkes izlenmeli ve hatta mümkünse yakalanmalı ve büyük bir halkla ilişkiler çabası ortaya koyarak tehlikeli kişilerin ele geçirildiği belirtilmeli. Buradaki açmaz, teröristler için sonu gelmeyen araştırmalar yapmak ve bunun davulunu çalmaktır, böylece bazıları yakalanmaktan kaçmak için neler yapılacağını öğrenirken bir kısmı da yalancıları ve FBI’a bilgi verenlerin tuzağına düşecektir, tıpkı Birleşik Devletler’de son birkaç “terör komplosunun” ortaya çıkarılmasında olduğu gibi. Bu tür araştırmalardan, soruşturmalardan geçen insanlar elbette eski “iyi” vatandaşlık günlerine dönemeyecektir, tabii gözaltında tutulmaları sona ererse.

11 Eylül’den bu yana Bush yönetimi çok sayıda müttefikini ve dünya kamuoyunu kendisine yabancılaştırdı. 12 Eylül 2001’de Birleşik Devletler’e verilen dünya çapındaki destek, şimdi yerini dünya çapında kaygıya, korkuya, muhalefete bıraktı. Amerikalı politika yapıcılar ve bilirkişileri bu kin karşısında sadece alay ediyor. Birleşik Devletler’i yüceltiyorlar ve diğerlerini “özgürlüğümüzden nefret eden, ancak korumamıza ihtiyacı olanlar” olarak görüyorlar ve Hitler hakkında boşboğazlık ediyorlar. Bu arada, daha fazla güç, daha fazla silah, daha fazla ölüm çağrısı yapıyorlar. Beş yıl ve binlerce can kaybından sonra hiçbir şey öğrenmedikleri ortada.

 

+++++++++++++++

 

İkiz Kuleler çökerken

 

AKİF EMRE

 

Ünlü Fransız sosyolog ve tarihçi Raymond Aron; “tarih, ölmüş olanların hayıtını, yaşayanlar için hayattakiler tarafından  yeniden kurulmasıdır” der. Ve devamla “insan, tarihsel bilginin aynı zamanda hem öznesi ve hem de nesnesi” oluşuna vurgu yapar. Yıldönümlerinin gündemde olduğu şu günlerde ( 11 Eylül olayları, 12 Eylül darbesi vs) tarihle kurduğumuz geçmiş/e ait gerçeklik bilgisi ve de nesnellik ilişkisi sorunu gündeme geliyor.

 

İnsan düşüncesinin ortaya çıkarılması için üçlü şema öneren Toynbee bunları  kayıt, açıklama ve kurgu ana başlıklarda toplar. Gerçekleri  “kayıt   ve açıklama”nın tarih ve bilimin işi olduğunu   görürken ‘kurgu’yu  roman ve drama tekniği olarak sanata bırakır. Ama bir medeniyet tarihçisi olarak Arnold Toynbee, “ tarihin bilim ve kurgu ile ortaklaşa teknikleri kullanmak bakımından masum olmadığını” söylemek ihtiyacını hissedecektir.

 

Tarih felsefesini ilgilendiren bu konulara değinmemizin nedeni insan olarak sahip olduğumuz en önemli ayrıcalığı, ‘gerçeklik algısı’nı buharlaştıracak şekilde, yaşadıklarımızın,  ‘kastedilmiş  gerçeklik kurgusu’nun saldırısı altında oluşudur. Geçmiş zaman gerçekliğini “yaşayanlar için  hayattakiler tarafından” şartını koyan  Aron’a nazire yaparcasına yaşayan gerçekler hayattaki bir azınlık tarafından yaşayan bizler için yeniden kurgulanmaktadır. Oysa,   üzerinden tarih olacak kadar zaman bile  geçmemiş gerçeklikler yeniden kurgulanarak  medyatik bir dille aktarılırken ideolojik endoktrinasyon aracı haline getirildiğinin  farkında değiliz... Gerçeklik algımız, her gün okuduğumuz olmuş ve olmakta olan gerçeklere dair enformasyon sağanağı altında buharlaş/tırıl/maktadır.

  

Dün 11 Eylül olaylarının 5.yıldönümü idi; yani üzerinde tarihçilerin söz söylemeye başlayacakları kadar zaman bile geçmedi. İçinde yaşadığımız süreçte “tarihin yeniden yazılmakta olduğu”  söyleminden başka gerçeklikle bir temasımız kalmamış durumda.  Yazılışına tanıklık etimize inandırıldığımız bu tarihin de nasıl olsa bizim dahil ol/a/madığımız birilerinin yazıyor olması gibi bir algı durumuyla    çağa ve olaylara yabancılaşıyoruz. Aslında bu yabancılaşma; bizim dışımızda gelişen olaylara dair sorumluluklarımızı başkalarına bırakmamızdan ibaret değil; insan olarak temel vasıflarımızdan en azından bir kısmını iptal etmek durumuna gelmiş olmamızdır…Bu durum,  insanlığın top yekun olarak, enformatik cehalet içinde kendini iptal etmesidir.

     

Bir yanda tarihin yeniden yazılışına tanıklık ederek yaşanmakta olan hayatın ‘özne’si olduğumuza inandırılırken, diğer tarafta yaşayan hayatın ‘tarihileştirilmesi’yle ‘nesne’si haline getirildiğimiz bir gerçeklik sapmasını aynı anda yaşamakta; hasılı, hayata  ve hepsinden önemlisi kendimize yabancılaş/tırıl/maktayız

 

Gerçeklik algısının kaybolması sadece yaşanan hayatla kurduğumuz sahte bir nesne-özne ilişkisinden kaynaklanmıyor elbette. Daha derinlerde bir ahlaki ve varoluşsal düzlemde bir gerçeklikten öte  ‘hakikat/in sap/tırıl/ması’ yaşanmaktadır. Değerler sistemini çökertilerek hayat  karşısındaki varloşumuza anlam kazandıran, meşruiyet sağlayan  tüm yapı çökertilmektedir. 11 Eylülle birlikte çöken nasıl sadece ‘ikiz kuleler’ değilse, Lübnan’a İsrail saldırısının nedeni nasıl kaçırılan ‘iki asker’ değilse; yaşamaya itildiğimiz yabancılaşma sorunu da sadece enformasyon-dezenformasyon ‘ikilemi’ne indirgenemeyecek düzeyde  varoluşsal sorundan kaynaklanmaktadır.    Sorun, suçlunun kim olduğunda değil, bundan hareketle yeniden tanımlanan ‘suç’tan başlayarak hak ve hakikat kavramının içeriğine/tanımına  yapılan müdahaleye   kadar genişlemektedir. 11 Eylül sonrası, dayatılan savaş ve kan kokan saldırganlık fiziki varlığımızdan çok değerler sistemimize yönelik açık bir saldır8ı haline dönüştü.

 

Çöken kulelerin altında kalan bir sistemin savaş açtığı dünyanın değerler sistemini çökertmeden varlığını sürdürmesinin mümkün olmadığı stratejisin izlediğini açık hale gelmiştir. Her kavram samimiyetsiz içerikle yeniden tanımlanarak karanlık maceralara kılavuz olmak üzere yol feneri gibi elimize tutuşturuluyor: demokrasi, insan hakları, kadının ezilmişliği, terör, gelişmişlik, uygarlık…  

 

İslam dünyası ile birlikte tüm dünya adeta bir yalan imparatorluğunun enformatik köleleri haline getirildi. Tüm insanlık, dünya ça/pında cinayetleri sadece dezenformasyonla değil ortak zeminde buluşabileceği  temel değerleri deforme ederek kabul eder hale getirilmektedir. Gerçeklik sapması hakikat saptırmasına dönüşmüştür; küresel imparatorluk bu temel üstünde yükselmektedir.

 

İslam dünyası elindeki şaşmaz hakikatlere rağmen, medeniyetine, değerlerine, tarihine karşı kuşku ve sapma içine itilmek istenmektedir. Tüm insanlıkla birlikte İslam dünyası da bu kuşku, korku, sapma çağını aşmadan ne kendine yabancılaşmadan kurtulabilir ne de çağın karabasanından.

 

++++++++++++++++

 

Usame Bin Ladin nerede?

 

İBRAHİM KARAGÜL

 

Beş yıl oldu… Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana kaos peşinde koşanların, yeryüzünü talana çevirmek isteyenlerin, bencillikleri ve açgözlülükleri için insanlığı toptan ateşe atmaktan kaçınmayanların, kendileri dışında herkesi düşman safına itenlerin “yeni küresel düzen” inşası adı altında başlattıkları açık savaşın üzerinden sadece beş yıl geçti. Oysa bu savaş, 11 Eylül 2001 tarihinde başlamamıştı. Soğuk Savaş’tan hemen sonra başlamıştı. Ama 11 Eylül saldırıları, yeryüzüne egemen olmak isteyenlerin bahanesi oldu.

 

1990’lardan beri ilmik ilmiş işledikleri stratejiyi uygulamak için elverişli bir zemin oluşturdu. Aslında 11 Eylül’den çok önce tehdit konseptini hazırlamışlardı. “İslam tehdidi”, “terör tehdidi”, “İslamcı terör”, “medeniyetler krizi”, “medeniyet içi kriz”, “rejim değişikliği”, “küresel güvenlik”, “enerji güvenliği”, “demokrasinin geliştirilmesi” ve daha nice kavramların bugün yaşadığımız savaş ve yeni sömürge dalgasının ön hazırlıkları olduğunu artık hepimiz biliyoruz.

 

Beş yılda neler oldu?

 

Temel insan hakları ve bireysel özgürlükler yok edildi, özgürlük alanları daraltıldı, uluslararası hukuk rafa kaldırıldı, uluslararası kurumlar devre dışı bırakıldı, sivil toplum örgütleri baskı altına alındı, uluslararası sözleşmeler unutuldu, dünyanın her köşesinde insanlar gözaltına alınıp aylarca sorgusuz-sualsiz hapislerde tutuldu, hemen her Amerikan askeri üssü esir kampları haline geldi, katliamlar/toplu mezarlar dönemi başlatıldı, diktatörler güç kazandı, devlet terörü meşrulaştı, işkence ve tecavüzler bir savaş yöntemi haline getirildi, ABD ordusu katliam yapma hakkını elde etti, ABD, İngiltere ve İsrail’in ekonomik-siyasi ve askeri önceliklerine ters düşen ülkeler düşman ilan edildi. Her türlü muhalif söylem ve harekete şiddetle karşılık verildi. ABD dış politikası uluslararası hukuk normu haline geldi.

 

İki ülke işgal edildi. Lübnan ağır yara aldı ve bir daha toparlanması mümkün görünmüyor. İran ve Suriye işgal tehdidi altında. Pakistan ve Suudi Arabistan’ın parçalanması tartışılıyor. Irak üçe bölündü. Tehdit altındaki ülkelerin hepsi için bölünme senaryoları hazırlandı. Sınırları tartışmaya açıldı. Etnik ve mezhep eksenli krizler beslendi. 140 ülke ya da bölgeye ABD askeri yerleşti ya da askeri üsleri kuruldu. “Terörle mücadele” adı altında yürütülen saldırılarda en az 180 bin kişi öldü, beş milyona yakın kişi mülteci durumuna düştü.

 

Korkunç bir terör paranoyası ile zihinler esir alındı. İnsanlık askeri/güvenlik projelerine mahkum edildi. Demokrasi ve özgürlükler güvenlik stratejilerinin malzemesi haline geldi. Batı kamuoyunun zihinlerini tazelemek için belli aralıklarla terör alarmları verildi, Londra’da olduğu gibi standart terör saldırıları tezgahlandı.

İnsanlık suçlarının hemen hepsi denendi. Afganistan’da binlerce esir katledilip toplu mezarlara gömüldü. Üzerlerine asit dökülüp yakıldı, konteynerlerın içinde kurşuna dizildi. Toplu mezarlarla ilgili soruşturma bile açılamadı.

Irak’ta kentler toplu katliamlara sahne oldu. Felluce’de kaç kişinin öldüğünü dünya hala bilmiyor. Haftalarca dünyaya kapatılan kentte korkunç cinayetler işlendi. Kimyasal silahlar kullanıldı. Hala soruşturma açılmadı.

 

Ebu Gureb’deki işkence ve tecavüzler yaşandı. Ebu Gureyb gibi en az on cezaevi daha vardı, dünyadan gizlendi. Çocukların tutulduğu esir kampları kimseye gösterilmedi.

Hedef ülkelere karşı terör örgütleri kuruldu ve kullanıldı. Terör askeri bir strateji olarak kullanıldı.

Yeryüzünün her köşesi işkence merkezlerine dönüştürüldü. ABD askeri üsleri, savaş gemileri, okyanuslardaki küçük ve ıssız adalar, yağmur ormanları ya da çöller gizli cezaevleriyle doldu. Sayısı belirsiz insanlar bu merkezlere götürüldü. Hemen hiç birinden bir daha haber alınamadı. İşkence uçaklarıyla esir ticareti yapıldı.

 

İşgal gerekçeleri olarak öne sürülen her şey yalan çıktı. Irak’ta kitle imha silahları bulunamadı. El Kaide’ye ne oldu? Usame Bin Ladin nerede? Hani bu El Kaide’ye karşı bir savaştı? Dünyanın bir çok bölgesinde meydana gelen El Kaide saldırılarıyla ilgili soruşturmalar hep sonuçsuz kaldı. “El Kaide yaptı” denilip soruşturma dosyaları kapatıldı.

 

Yalanladıkları her şey sonradan doğrulandı. Gizli cezaevleri, kullanılan kitle imha silahları, işkence uçakları ve daha niceleri. Küresel savaş kapsamında iddia edilenlerin hiç biri doğru çıkmadı.

 

Terörle mücadele adı altında yürütülen savaşı ABD çoktan kaybetti. Yılda yüz milyar dolar harcanan savaşla hiçbir sorun çözülemedi. Ancak dünya, aslında böyle bir savaş olmadığını, ABD/İngiliz/İsrail ekseninin, askeri, siyasi, finansal ve kültürel açıdan kendilerine bağımlı bir dünya kurmaya çalıştığını gördü.

 

Artık onlara kimse inanmıyor. İnanmayacak da. Sevilmiyorlar, sevilmeyecekler de. Bugün kazanıyor gibi görünebilirler. Ama gerçekte kaybettiler. Bu coğrafyada onlara güvenip gelecek inşa etmeye kalkışanlar da kaybedecek!

 

++++++++++++++++++++

 

11 Eylül'ü anarken tarihi dikkate almalıyız

 

Rami G. Huri

 

11 Eylül saldırılarının beşinci yıldönümünde, bu saldırıların sonrasına dair analizlerden geçilmiyor, fakat ne yazık ki bunların büyük kısmı eksik kalıyor. 11 Eylül sonrası dünyanın nasıl birçok yönüyle değiştiği söyleniyor: Terörizm bugün daha kötü, dünya terör gruplarıyla daha etkin biçimde mücadele ediyor, ABD öncülüğündeki militarizm Amerikan karşıtı direnişten menkul güçlü bir karşı dalga yarattı ve özgürlük ve demokrasinin en önemli değerleri, bizzat bunları ihraç eden Britanya ve ABD'de aşınıyor.


Bunlar faydalı yaklaşımlar değil, çünkü 11 Eylül küresel tarihin şahikası mertebesine yükseltildi, ama bu yaklaşım durumun gerçek boyutları tarafından desteklenmiyor. Bu haftaki anma, derin ulusal travmaya dair meseleleri, bütün ülkeler için gerçekten küresel ve tarihi öneme haiz eğilimlerden ayırmamız gerektiğini hatırlatmalı.


Bu bakımdan, Irak'a ABD öncülüğünde açılan savaş muhtemelen 11 Eylül saldırılarından daha fazla tarihi öneme sahip. Bu meselede rahatsız edici bir yumurta-tavuk unsuru var. 11 Eylül'ü hatırlarken hayati öneme sahip bir soruyu aklımızda tutmalıyız: Kaide tarzı terör mü Anglo-Amerikan militarizmini, yani 'terörle savaşı' tetikledi, yoksa Anglo-Amerikan tek taraflılığı ve muzafferliği mi Kaide'nin ve çarpık dünya görüşünün güçlenmesine yol açan siyasi ve psikolojik zemini yarattı?


Şu soru da var: Ortadoğu'daki mevcut İslamcı militan siyaset dalgasının ne kadarı Anglo-Amerikan-İsrail militarizmine tepki olarak, ne kadarı yerel bir eylemcilik veya aşırılıkçılık biçimi olarak doğdu? 11 Eylül'ü, tertipçileriyle tüm imkânlarla mücadele edilmesi gereken müstakil, barbarca bir olayın ötesinde görmeliyiz. Onu, daha derin bir tarihsel bağlamda analiz etmeliyiz. Kaide teröristlerinin 2001'den yıllar önce Dünya Ticaret Merkezi'ni havaya uçurmaya çalıştığını hatırlayın. Bu, Kaide tipi teröristlerle Batılı devlet ve toplumların bazı unsurları arasındaki daha önceki gerilim, saldırı ve intikam sarmalının bir hatırlatıcısı. Bu sarmalın mazisi 1990'ların başına, 11 Eylül'ün gerçekleşmesinden 10 yıl öncesine dayanıyor. Bu yüzden de tarihi değiştirmesi bakımından daha anlamlı bir milat bulmalıyız: O da komünizmin, Sovyetler Birliği'nin ve imparatorluğunun 1989-90'da çöküşü. İngiliz-Amerikan öncülüğündeki Batı kapitalizminin, demokrasisinin ve militarizminin bu zaferi, 1990'dan beri Ortadoğu'da üç kilit eğilime katkıda bulundu ve ancak bu eğilimler ışığında 11 Eylül anlaşılabilir.


Birincisi, bu bölge dünyanın geri kalanının demokratikleştiği bir dönemde değişime kayıtsız kaldı ve otokrasilerin baskısını artırmasına imkân verdi. İkincisi, Soğuk Savaş'ın sona ermesi Ortadoğu'yu donmuş halde tutan ideolojik bağları gevşetti ve böylece bazı rejimlerin Soğuk Savaş'ta mümkün görünmeyen yeni maceralara atılmasına vesile oldu. Irak'ın Kuveyt işgali, Suriye'nin Lübnan'dan çıkması, ABD ve Britanya'nın Irak işgali gibi. Üçüncüsü, Ortadoğu'daki siyasete silahların hükmettiğine dayalı Anglo-Amerikan-İsrail dünya görüşü, önleyici rejim değişikliği çağını getirdi.


1990'dan bu yana Ortadoğu, yerel ve küresel bir aşırılıkçılık, terör ve askeri şiddet furyasına kapılmış gidiyor. Bölgeyi dünya adına tanımlamaya çalışan Anglo-Amerikan-İsrailli siyasetçiler bu şiddet furyasını basitçe teröre karşı doğrudan bir savaş çerçevesine hapsetti ve 11 Eylül'de işlenen suç da bu savaşı tetikledi. Ama gerçek o kadar basit değil. 11 Eylül aslında fikirleri Arap kamuoyunda derin kök salmamış, bu yüzden de Arabistan kentlerinde değil, Afganistan'ın ücra dağlarında faaliyet gösteren, küçük bir terör çetesinin ABD karşıtı saldırı furyasının bir devamıydı.


11 Eylül'ü ve sonuçlarını tam manasıyla anlamak için daha tarihsel ve doğrusal bakmalıyız: İşe 1990 civarında başlamalıyız; küçük, tecrit edilmiş çetelerin yükselişinin izini sürmeliyiz; Hamas, Hizbullah ve Müslüman Kardeşler'in Arap kamuoyunu niye yanlarına çekebildiklerine dikkat etmeliyiz; Eylemleriyle, Anglo-Amerikan-İsrail militarizminin yarattığı öfke arasındaki etkileşimi görmeliyiz; ve Ortadoğu'daki ülkelerin ve siyasi sistemlerin, kendi aşırılıkçılıklarıyla yabancı askeri müdahalelerin bileşimi nedeniyle yaşadığı gerilimi hesaba katmalıyız.


Kaide bu çirkin mirastan doğdu ve 11 Eylül'ü kuşatan dinamiklerin de katkısıyla, bu mirasın daha da çirkinleşmesinde önemli rol oynadı. Bugün toplumlarımızı aşağılayıp imha eden militarizm hastalığına dair dört çağlayan var: 11 Eylül, Irak'taki Anglo-Amerikan savaşı ve İsrail'in Gazze ve Batı Şeria'daki savaşları. Bu ve bağlı meseleler tek bir sürecin parçası olarak görülmedikçe hiçbir yönünü anlamak mümkün değil. Bu hafta 11 Eylül'ü hatırlarken yine aşırı duygusal bilgi bombardımanına maruz kalacağız ve bunun siyasi bakımdan anlamı olmayacak; zira bu yaklaşım dar bir kurguya ve görüşe dayanıyor.

 

+++++++++++++++++

 

'Küresel terörle savaş' sınıfta kaldı

 

Abdulbari Atvan

 

ABD yönetiminin 'gönülllü koalisyon'la birlikte açtığı 'teröre karşı savaş'tan beş yıl sonra Ortadoğu'daki tablo, öncekinden daha kötü görünüyor. Zira Irak'ta her gün onlarca can alan mezhepçi bir iç savaş yaşanıyor, Batılı güçler kayıp veriyor, Taliban Afganistan'a güçlü biçimde döndü. İran'ın nükleer dosyası ise hâlâ savaş ihtimali taşıyor ve böyle bir durum önceki tüm savaşları geride bırakabilir.


ABD terörle mücadele etmek için 350 milyar dolardan fazla harcama yaptı, 3 bin askerinin yanı sıra inanılırlığını kaybetti ve İslam dünyasında politikalarına yönelik nefreti artırdı. Fakat terör, benzeri görülmemiş biçimde genişliyor ve bir taşla iki kuş vurmaya başladı. Birincisi, teröre karşı savaşa katılan ülkelerde istikrarı, ikincisiyse, Britanya ve Avustralya gibi bu savaşı en çok isteyen Batılı hükümetlerin yandaşlarını sarstı. İsrail'in Lübnan'da işlediği katliamlar ve dayattığı alçaltıcı kuşatmayı da eklediğimiz zaman tablo, ABD Başkanı George W. Bush, yakın müttefiki Britanya Başbakanı Tony Blair ve bu savaşa bulaşan yeni muhafazakârlar açısından oldukça karanlık görünüyor.

Ilımlıları nasıl güçlendirecekler?

ABD'nin Ortadoğu'da politikası tüm dünyada karmaşa ve istikrarsızlık yarattı. Bush'un felaket sonuçları dikkate almaksızın bu politikanın sürdürülmesinde ısrarcı olması da işin ironik yanı. Bush, hükümetinin Amerikan topraklarına gelmelerini engellemek için İslamcı faşistlere karşı savaşa girdiğinin altını ısrarla çizerken, müttefiki Tony Blair de "Irak ve Afganistan halkı demokrasi ve bizim değerlerimiz için savaşıyor. Gerici azınlıkla mücadelede, ılımlıları güçlendirmeliyiz" diyor.
Oysa, Bush ve Blair'in sözünü ettiği demokrasi Irak ve Afganistan'da korkunç kâbuslara dönüşüyor; demokrasi Kâbil'in sadece dörtte birinde, Bağdat'ın da beşte birinde işliyor. Öte yandan, merkezi hükümetler halkları bir yana kendi vekillerinin güvenliğini sağlamaktan aciz.
Bush'un beş yıl önce kurduğu koalisyon da önemli üyelerini kaybetmeye ve gücünü tüketmeye başladı. İspanya'da düşen Jose Maria Aznar hükümetine, İtalya'da Silvio Berlusconi'ninki katıldı. İşte, muhalefetten, kamuoyundan, hatta kendisini destekleyen küçük zümreden bile gelen darbeler sonucunda Bush'un en yakın müttefiki Blair da iktidara zor tutunuyor.

Tüm gücünü İsrail'in hegemonya ve işgal çıkarlarına hizmet etmek için kullanan ABD politikaları, tamamen aksi sonuçlara yol açıyor, köktencilere hizmet ediyor ve bölgenin tamamında ılımlılığı öldürüyor. Ilımlı Arapların çoğu en kötü günlerini yaşıyor. Hayal kırıklığına uğramış öfkeli kalabalıklar tarafından benzeri görülmemiş bir düşmanlıkla karşılaşıyorlar, yeni liberaller tereddütsüzce yenilgi bayraklarını çekiyor.


ABD'nin bu politikaları ılımlılığa nasıl hizmet edecek, Blair ılımlıları nasıl güçlendirecek? Onlar işgal toprakları ve Lübnan'daki ablukayı destekliyor, Irak'ta mezhep savaşının ateşini tutuşturmaya çalışıyor, Kürdistan'ı anavatandan ayırmaya hazırlanıyor, nükleer programı sebebiyle İran'a ekonomik ambargo dayatmayı planlıyor ve İsrail'in nükleer başlıklarını düşünmüyorlar.

İslami köktencilik genişliyor ve güçleniyor. Zira dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan 1.5 milyar Müslüman, hayal kırıklığı ve öfkeyle şekillenen bir çevrede yaşıyor. Halihazırdaki ABD yönetimi, kendisinin ve İsrail'in çıkarları için, teröre değil İslam'a ve Müslümanlara karşı savaş ilan etti.

Entrikacı Arap rejimlerini koruyorlar

Geçen hafta Ürdün'ün başkentinde masum turistlere ateş eden Ürdünlü suç işledi. Bu tartışmasız. Fakat, onun bu suçu ABD'nin Irak'ta ve İsrail'in Filistin'de işlediği suçlar karşısında çok hafif kalır. Bu suçlara yüz binlerce masum kurban verildi, kentler sahiplerinin başına yıkıldı, ülkeleri hayatta kalanların gözleri önünde parçalanıyor.

Teröre karşı savaş başarısız oldu. İsrail'e ve katliamlarına verilen destek de, entrikacı ve diktatör Arap rejimlerini korumayı, bölgeyi sömürü ve alçaltma üzerine kurulu yeni Batı emperyalizmine tabi tutmayı amaçlıyor. Blair ve Bush bu kanlı karmaşanın en büyük sorumluluğunu taşıyor. Şiddet ve terör dünyayı kaplamış durumda. Belirli aralıklarla vatandaşlarını korkutmak, savaşlarına halk desteği temin etmek ve vergi ödeyenlerin parasından yüz milyarlar harcamayı sürdürmek amacıyla, yeterli kanıtı bulunmayan sözde terörist eylemleri 'ortaya çıkararak' uyguladıkları 'korku politikası',
her ikisini de sorgulanmaktan, hatta cezalan-dırılmaktan kurtaramayacak.

(Londra'da Arapça yayımlanan Kuds ül Arabi gazetesi, genel yayın yönetmeni, 6 Eylül 2006)

+++++++++++++++++

Amerikalı aydınlar 11 Eylül’ü tartışıyor

11 Eylül saldırılarından neler öğrenildiğini irdeleyen opendemocracy.net isimli düşünce kuruluşu yazar ve akademisyenlere bu soruyu yöneltti. İşte cevaplar:

Sidney Blumenthal (Gazeteci ve yazar/Clinton’un eski danışmanı)

11 Eylül’den öğrendiklerimi şöyle sıralayabilirim: Öncelikle, neomuhafazakârların ideoloji kadrosu Amerikan hükümetinin anayasal temelini değiştirmek için hazırdı ve bekliyordu. Yönetimde olağanüstü güç elde etmek için hakları sınırlayacak güç kullanımının planlarını yapmışlardı. Bush buna “savaş başkanı” diyordu. Anayasal dengelerin ve kontrollerin radikal bir biçimde alaşağı edilmesi, Cenevre Konvansiyonu’nun tutukluların insanlık dışı ve aşağılayıcı muamelelere maruz kalmasını yasaklayan 3. maddesinin yürürlükten kaldırılması ile başladı. Gözlemlediğim bir başka şey de, Bush’un radikal başkanlığının medyanın gerçekleri yazmasını güçleştirdiği, bunda medyaya karşı yürütülen ısrarlı kampanyanın da etkisi var. Öğrendiğim bir başka şey ise, sadece Amerika’da değil Avrupa’da da üst düzey askerlerin, istihbarat toplumunun ve yargı erkinin Başkan Bush’un tanımladığı şekliyle “teröre karşı” savaşa inanmadıkları.

Alexander Rondeli (Gürcistan Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Vakfı)

Benim 11 Eylül’den öğrendiğim şey, Batı Hıristiyan dünyası ile Batılı olmayan dünya (özellikle Müslümanlar) arasındaki yarığın giderek derinleştiği ve nefret ideolojisinin, radikalizmin yükseldiğidir. Sosyo ekonomik ve politik meselelere karşı daha az ikiyüzlü olsaydık ve daha kuralcı bir yaklaşım benimseseydik belki de mevcut çatlakların etkisini yumuşatabilirdik. En azından bazı evrensel değerlere sadık kalmamız gerekiyor, bu çok kültürlü ilişkileri daha ahlaki ve politik davranışları daha net bir çerçeveye koyardı. Aşırıcılık ve radikallik üst ahlaki değerler ve davranışlar tarafından alt edilebilir. Bununla birlikte, gerçekleştirme süreci uzun olacaktır. Üstünlük mücadelesi içindeki modern devlet ilişkileri ve kaynaklar bu yeni boyuta yönlendiriliyor. Bu kuralcı yaklaşım idealistik ya da gerçek dışı görünebilir. Ancak, kısa vadede bu tür meselelere yönelebilmenin pratik yolu devleti ve devlet kurumlarını güçlendirmekten geçmektedir. Böylece, radikal ve kültürel aşırıcılıklarla mücadele edilebilecektir.

Kyi May Kaung (Yazar)

11 Eylül’den sonra, Bush yönetimi el Kaide teröristlerini barındırdığı gerekçesiyle Afganistan’a saldırdı. Bugün bu ülkede savaş devam ediyor. Usame bin Ladin hâlâ ayakta ve Haçlılar hakkında el Cezire aracılığıyla videolar yayınlıyor. 2003 yılında Birleşik Devletler, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları bulundurduğu gerekçesiyle Irak’a saldırdı. Bu silahlar bulunamadı. Ülkedeki savaş hâlâ sürüyor. Binlerce sivil öldü. Bu iki edinim yeterli. Daha önemsiz öğrenilenler de var; Ebu Gıreyb ve Guantanamo üssündeki insan hakları ihlalleri gibi. Ve son öğrendiğim şey de tüm bunların olayları daha da kötüleştirdiği. 11 Eylül trajedisinin sonrasında yaşananlar -iddet, şüphe, masumları öldürme, zayıfa kötü davranma- insan hatasının ve yanlış yargılamanın ürünüdür ve kaçınılabilir özelliktedir. Acaba “Ne öğrendik?” sorusunun cevabı, “Hiçbir şey öğrenmedik.” olabilir mi?

Mariano Aguirre (Akademisyen, eylemci)

Birleşik Devletler’e saldırının uluslararası ve iç politikalarda iki önemli sonucu oldu: Birincisi, uluslararası hukuka, insan haklarını yöneten yasal rejimlere sistematik ve stratejik saldırı. Birleşik Devletler “teröre karşı savaşı” kullandı ve Irak’taki savaş, insan haklarını savunmayı imkansız hale getirdi. İkinci sonuç ise, barış ve güvenlik konusunda 1980-90’lı yıllarda başlayan ve gelişen tartışmanın sona ermesi oldu. Bu konu, silahlı çatışmaların köklerini irdeleme ihtiyacına odaklanmıştı, güvenliğin kapsamlı bir tanımını arıyordu ve işbirliğini, ortak güvenliği geliştirme yöntemleri üzerinde duruyordu. Bunun yerini, eski moda, devlet kökenli ve milliyetçi güvenlik modellerinin içinde bulunduğu neomuhafazakârlar öncülüğündeki ideoloji aldı. 11 Eylül’den bu yana dünya daha az güvenli.

 

 

Kaynak: Zaman, Radikal, Yeni Şafak ve BİANET

 

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner26

banner25