banner39

'12 Eylül NATO darbesidir'

Senaristliğini gazeteci Avni Özgürel'in yaptığı "Zincirbozan" 12 Eylül'ün perde arkasındaki ABD etkisini konu alıyor.

Arşiv 16.04.2007, 18:10 16.04.2007, 18:13
'12 Eylül NATO darbesidir'

12 Eylül'e adım adım nasıl gelindiğini ve perde ardındaki Amerikan etkisini anlatan "Zincirbozan" pek çok tartışmayı da beraberinde getirdi. Filmin senaristi gazeteci Avni Özgürel ve yönetmeni Atıl İnaç, 'Kendimize konduramıyoruz; ama biz de kullanıldık!' diyor.

Cuma günü gösterime giren "Zincirbozan" yakın tarihimizin en büyük kırılma noktası olan 12 Eylül 1980 askerî darbesini, sinemamızda daha önce yapılmamış bir şekilde ele alıyor. Bireyler üzerindeki etkileriyle değil, bizzat bu işe yön veren siyaset kademesi ve perde arkasındaki Amerikan politikasıyla. Bir televizyon dizisi olarak tasarlanan proje, çekimler bittikten sonra sinema filmi olarak gösterime sokuldu. Altı bölümlük dizi versiyonuysa bir süre sonra ekrana gelecek. "Zincirbozan"da siyasîlerin basiretsizliği, gençlerin hesapsız ve ölçüsüz tavırları ile körüklenen ortamı CIA'in çıkarları doğrultusunda nasıl kullandığı gözler önüne seriliyor. Avni Özgürel daha önce "Belene" ve "İz Peşinde" dizilerinin senaryosunu yazdı. Altın Portakallı "Türev"in yönetmeni Ulaş İnaç'ın kardeşi olan Atıl İnaç ise şimdiye dek "29-30", "El Bebek Gül Bebek" ve "Yine de Aşığım" gibi dizilerin yönetmenliğini üstlendi. Özgürel ve İnaç'la "Zincirbozan"ı ve film etrafındaki tartışmaları konuştuk.

"Zincirbozan" nasıl ortaya çıktı?

Avni Özgürel: Digitürk'ün bir kanalı için benden senaryo istendi. Ben de iyi bildiğim şey siyaset olduğu için siyasî bir senaryo yazabileceğimi söyledim, kabul ettiler. Ve bunu özellikle genç bir yönetmen çeksin istedim.12 Eylül'ü yaşamış olanların belli acıları var ve bir şekilde taraf oluyorlar. Benim de zaten bir siyasî duruşum var. Bunun dışında daha tarafsız yaklaşabilecek bir yönetmen olsun istemiştim ve Atıl'la tanıştık. Çok da memnunum, gençlere hitap edebilecek bir şekilde senaryoyu ele aldı ve güzel bir iş çıkardı.

Atıl İnaç: Senaryo bana bir dizi projesi olarak gelmişti. Ama okuduğumda gerçekten çok heyecanlandım. Avni ağabeyin dediğine şu anlamda katılıyorum; benim formasyonum felsefe, özellikle analitik felsefe. Ben her şeye analitik olarak yaklaşıyorum zaten. Bu senaryoda da bu vardı; yani belli bir tarafı kayırmadan ya da suçlamadan, analiz ederek gerçeğe varma. Doğrusu ben de zaten ilk filmim için kişisel bir hikâye değil daha toplumsal, söyleyecek sözü olan, belki sert bir hikâye olmasını istiyordum.

Filmde 12 Eylül'ü Amerika'nın yaptırdığı iddiası var. Peki Amerika bunu neden yaptı?

A.Ö: 12 Eylül için 'NATO ihtilâli' denir. O dönem İran, Amerika'nın müttefiki; ama darbe yapılmış. Yunanistan'da Albaylar Cuntası var. Kıbrıs harekâtıyla bu cunta kan kaybetti. Yunanistan NATO'nun askerî kanadından çıkarıldı. Cunta devrilince yerine gelen Karamanlis NATO'ya döndü ama Türkiye, Yunanistan'ın üyeliğini veto etti. Ecevit 'Kıbrıs'taki durumu kabullenmeden vetoyu kaldırmayız.' dedi. 12 Eylül'den sonra ilk iş veto kaldırıldı. Ben bu konuda Amerika'ya bir şey diyecek değilim. Tabii ki kendi güvenliği tehlikeye girdiyse, gücü de yetiyorsa elbette başka ülkelerin siyasetinde yerini alacak. Yani biz şimdi Kuzey Irak'a operasyon yapmaktan söz etmiyor muyuz? Bizim uyanık, aklı başında, basiretli olmamız gerekirdi. Şartlar zaten o hale gelmişti ki darbenin olmaması kaçınılmazdı. İsmet Paşa 1960'ta 'Şartlar gerektirirse ihtilal meşrudur.' diyor. 'Şartların olgunlaşmasını bekledik.' açıklaması yapılıyor mesela. Bunların hepsi bir etken, hepsi belli bir plan doğrultusunda yönlendiriliyor.

Bunu hâlâ inandırıcı bulmayanlar var. Aynı zamanda çok büyük bir ezber bozuyorsunuz. Yani büyük idealler için çabaladıklarını düşünen insanlara, 'kullanıldınız, bir oyunun parçasıydınız' diyorsunuz.

A.İ.: Her şey bu kadar ortadayken, bağlantılar, isimler, görevler belliyken bunu demek abesle iştigaldir! Tuhaf değil mi? Biz sürekli etrafımızdaki Ermenilerin, Kürtlerin, Şiilerin, Kıbrıslı Türklerin hep Amerika tarafından kullanıldığını söyleriz. Ama biz uyanık milletiz ya, biz asla kullanılmayız! Acı ama böyle, biz de kullanıldık her ne kadar kendimize konduramasak da...

A.Ö: Bunu anlayabiliyorum. Çünkü kolay değil. Bu tıpkı kanser olduğunu kabullenmek gibi zor bir şey. İlk duyduğunuzda raporlarda yanlışlık var dersiniz, başka bir doktora görüneyim dersiniz ama sonunda elbette bu gerçeğe teslim olursunuz. Ki ondan sonra tedavi başlar.

Filmde Turgut Özal'a haksızlık edildiğini düşünenler de var.

A.Ö: Böyle bir yorum beni özellikle üzer. Öyle bir şeye en ufak bir niyetim olamaz. Eğer Özal'ın iktidara gelmesindeki Amerikan etkisinden söz ediliyorsa burada Özal'ı küçültücü bir tavır yok. Çünkü Özal, aklı başında insanın seçimidir! O olmayıp kim olacaktı? Turgut Sunalp mi? Sunalp, hatırlayanlar çıkacaktır, müthiş bir gaf yaptı. Bir gazeteci, hapisteki işkencelerden bahisle "Hatta kadınlara coplarla tecavüz edildiği geçiyor raporlarda" diye sorunca "Ne münasebet! Elimizde taş gibi delikanlılar var!" demiş bir adam. Kenan Evren de ertesi gün televizyona çıkıp 'bu adama oy verin' dedi insanlara. Özal, yeniliklere açık, dışa açılma politikası güden bir insandı. Bunlar da Amerika'ya uyan şeyler elbette. Özal da zaten, filmde var, Amerikalılar 'Tebrikler, yarın başbakansınız' deyince şaşırıyor. Yani işbirliğine falan girmiş de değil. Kaldı ki kişisel olarak da benim için çok önemli biridir. Hâlâ yeri dolmayan, çok özlediğim bir isimdir.

O dönemin önemli figürlerinden Alpaslan Türkeş'in filmde olmayışı bir eksik değil mi?

A.Ö: Olmaz olmaz! Belgesel değil ki bu. Herkes kendi bakış açısından, kendi ilgisinden hareketle birilerini görmek isteyebilir. Ama bir filmde de hepsi olmuyor. Ama mesela dizide Türkeş'in de olduğu bölümler de var.
Peki günümüz ve bundan sonrası için nasıl bir ders çıkarmalıyız? Çıkarsak da işe yarar mı? Yani uluslararası siyasette yine Türkiye kritik bir konuma gelir ve Amerika'nın rağmına tavır alırsa, toplum olarak bir ders çıkarmış olsak bile bir darbenin önüne geçebilir miyiz?

A.Ö: Şu var tabii, Amerika, aleyhine bir şey olmasına izin vermez. Ve biz de bu kafayla gitmeye devam edersek yani içeride birbirimizle didişmeye devam eder, maşa olmaya, piyon olmaya gönüllü bir resim çizersek elbette darbe olur! Çok net söylüyorum; bu kafada gidersek, neyden korkuyorsak o başımıza gelecek! Türkiye'nin bölünmesinden mi korkuyoruz, bölünecek! Laik devlet yapısının bozulacağından mı endişe ediyoruz, bozulacak! Bu film işte böyle olmasın diye bir uyarı çığlığı! Şu an mesela ulusal basında askerî müdahale yanlısı bir tavır görmüyorum. Bu, gençlikte ve siyasilerde de olmalı. Yani kendini bilen, demokrasiye inanmış, demokrasiyi sindirmiş bir tavır, toplumun her kesiminde olmalı. O zaman sorunlarımız olursa da onu kendimiz hallederiz.

Sizin 12 Eylül'le ilgili bilgileriniz nereden?

A.İ
.: 12 Eylül'ü bizzat yaşamak ayrı bir şeydir ama zaten hepimiz o dönemin kurumlarından, o dönemin yasalarıyla yönetilen yerlerden ve o dönemin travmasını taşıyan bir toplumdan geçiyoruz. 12 Eylül sadece bir gün değil, kurumların restorasyonu bence.

İlk filminde böyle iddialı bir iş, aynı zamanda Türk sinemasında geleneği olmayan bir siyasî film, dönem filmi, gerçek olaylar oluşu seni nasıl etkiledi?

A.İ.: Ben çekerken ilk filmim olduğunu bilmiyordum, dizi diye çektik. İyi ki de bilmiyormuşum diyorum şimdi. Ben ilk film için kendime daha zaman veriyordum doğrusu. Gerçi sinema kalitesini yakalamaya çalıştık, seyredenlerin çoğu HD ile çekildiğini anlamaz mesela.

Senaryosu, isimleri, olayları gerçek bir filmde yönetmenin yorum hakkı ne oranda sizce?

A.İ: Elbette senaryo üzerinde yorum yapmaya kalkmadım. Onlar zaten gerçek. Ama ben filmin kendine ait bir dokusu, yapısı, atmosferi olması için bazı düzenlemeler yaptım. Filmin çok karanlık bir havası ve özelikle bazı planlarda çerçeveyi sürekli kesen engeller var. Her şey asla aydınlık ve net görünmüyor. Bunlar konuyu destekleyen öğeler olarak mı kullanıldı?

A.İ.: Evet, işte bunu yapmaya çalıştım mesela. Çünkü o dönemden bahsederken karmaşık ve asla neyin ne olduğunun tam olarak bilinmediği bir durumdan bahsediyoruz. Bu sadece repliklere bırakılamaz. Seyirci replikleri unutur ama filmin verdiği havayı bir şekilde hisseder. Ben de bunu yapmaya çalıştım. Ama bunu yaparken propagandaya sapmadık. Çünkü propaganda filminin kimseye faydası olmaz. Bunu yapanlar var, üstelik çok da destek görürler. Çünkü bizim basınımızın ve entelijansiyamızın köşe başlarında olan sol ahkâm kesiciler, 'bütün eksikliklerine rağmen' diye başlayan bir cümleyle, mutlaka filmin görülmesi, bu işlerin desteklenmesi gerektiğini söylerler. Çünkü önemli olan o filmde solun acılarından bahsetmesidir, başka bir şey değildir.

Kaynak : Zaman

banner53
Yorumlar (0)
0
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?