banner27

ABD seçimlerine farklı bir bakış

Amerika’nın başta Filistin meselesi olmak üzere Afganistan, Irak, Somali, Suriye ve Lübnan gibi Arap ve İslâm âlemiyle ilgili bütün meseleler karşısında izlediği siyaset, Amerika’daki o veya bu grup arasında esaslı bir anlaşmazlık konusu oluşturmuyor ve b

ABD seçimlerine farklı bir bakış

Amerika Seçimleri...

Diğer Seçimlerin Sonuçları Açısından Bir Değerlendirme

 

 

 

Nebil Şebib*

 

Araplar onlarca yıldır resmî, fikrî, basın ve halk olarak Amerika seçimlerini sürekli takip ediyor. Bu takip sürecine hep kara mizaha yol açan üslup ve sonuçlar hakim oldu. Şu söz bunun örneklerinden biridir: Amerikalı seçmenin oyu, -içerik ve sonuçları açısından sınırlı ve şaibeli olan seçimlerin dışında- kendisini kimin yöneteceğini ve nasıl bir siyasetle yönetileceğini seçmekten mahrum olan Arap seçmenini temsil ediyor.

 

Ancak son dönemlerde, ortaya farklı sonuçlar çıkarsa da, Amerika’daki seçimlerin Amerika siyasetinin esaslarını ve temel yönelişlerini değiştirmediği yönünde değerlendirmeler yapılmaya başlandı. Öyleyse bu seçimlere ümit bağlayıp sonra da hep hayal kırıklığı yaşayanların artık seçimlerin sonuçları hakkında korku üretmeyi ve feryat etmeyi bırakmalarının zamanı gelmiştir.

 

Yerel Seçimlerdeki Dış Etkenler:

 

Kasım 2006’da Amerika’da yapılan ara seçimlerde de aynı durum yaşandı. Araplar her zamanki gibi hatta daha da fazla -özellikle de parti veya aday tercihini etkileyen faktörler arasında, Amerika’nın Irak savaşındaki kötü durumunun belirleyici bir yere sahip olduğunun anlaşılmasından sonra- bu seçim üzerinde yoğunlaştılar.  

 

Belirleyici etkenleri, yan etkenleri ve seçimlerden sonra beklenen gelişmeleri de dikkate alarak seçimleri ve sonuçlarını bilimsel olarak değerlendirmek, öncelikle söz konusu etkenlerin çok hassas bir şekilde birbirinden ayrılmasını gerektiriyor. Ancak bu etkenler, yapılan analizlerin ve yorumların çoğunda, değerlendirmenin bilimselliğini zayıflatacak ve faydasını ortadan kaldıracak ölçüde birbirine karıştırılmıştır. Örneğin aşağıda karşılaştırmalı olarak ve sınırlı sayıda yapılan alıntı bu duruma işaret ediyor. Her ne kadar yapılan değerlendirmelerde bir ölçüde ayrıntılar mevcutsa da, alıntıları mecburen Araplar ve İslâm ile ilgili meselelerde ve kısa olarak yapmak durumunda kaldık:

 

“Amerikalı seçmen için Irak’ın tercihleri belirlemede ana faktörlerden biri olması, Irak’ın devlet olarak, bağımsız bir vatan olarak yıkıma uğratılmasından,  bilimsel ilerlemenin ve kalkınmanın yerle bir edilmesinden dolayı değil, aksine Amerika yönetiminin, Irak’ı yıkıma uğratıp yerle bir etmesine rağmen onu hâkimiyeti altına almaktan aciz kalışı yüzündendir. Bu acziyetin sebep olduğu çok daha önemli husus ise, seçmenin sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarının aleyhine olacak şekilde, (Irak savaşı için yapılan) mali harcamaların miktarındaki artıştır.”

 

“Cumhuriyetçileri ve liderlerini destekleyenlerdeki düşüşün sebebi,  yüz binlerce Iraklının öldürülmesi, sayılamayacak kadarının yaralanması, yerlerinden yurtlarından uzaklaştırılması ve bu durumun halen devam ediyor olması değil, aksine bu düşüşün birinci nedeni iki bin kadar Amerika askerinin öldürülmesi ve on binleri aşmayacak kadarının da yaralanmasıdır.”

 

“Demokratların ve liderlerinin öne geçmelerinin sebebi, (cumhuriyetçilerin uyguladıkları) “terörle savaş” siyaseti yerine, Araplara, Müslümanlara ve onların meselelerine karşı sevgi esasına dayalı bir siyaset benimsemiş olmaları veya onlara yakıştırılan “terörist” nitelemesini düzeltmiş olmaları değil, aksine rakipleri olan cumhuriyetçilerin Irak savaşındaki ve diğer meselelerdeki yanlışlarının çokluğudur.”

 

“Savunma bakanı Rumsfeld’in düşmesi, Guantanoma, Ebu Gureyb ve bunlar gibi diğer yerlerde yapılanlar yüzünden olmamıştır. Bu durum sadece uzun bir zincirin tek halkası kadar küçük bir yer işgal etmektedir. Amerikalı seçmen açısından zincirin en önemli ve belirleyici halkalarını ise, bizzat Rumsfeld’in beş yıl önce ilan ettiği hedeflere kıyasla, kâr zarar dengesindeki bozulmanın büyüklüğü teşkil ediyor. Çünkü Rumsfeld’in ilan ettiği hedefler genel kabul görmüş ve desteklenmişti. Ancak yeni savaşların başlamasından itibaren takip edilen metotlar her şeyi bozdu. Dolayısıyla gürültüye yol açmayacak ve zarara sebep olmayacak başka metotlar takip edilirse, (hedeflerin gerçekleştirilmesi için) yeniden destek sağlanabilir.”

 

Alıntılar çoğunlukla “Amerika’nın dünyadaki kötü şöhreti” ibaresi üzerinde yoğunlaşmaktadır.

 

Seçimlerin Arkasındaki Değişmeyen Stratejiler:

 

Amerika seçimleri, Amerika’nın uluslar arası siyaset arenasında takip ettiği stratejinin değiştirilmesi yönünde bir tercih ortaya koymuştur. Ancak Amerikalı seçmen, Amerika’nın söz konusu stratejisinde ana ekseni oluşturan “hâkimiyet kurma” unsurunu reddetti diye, istenen değişiklikler meydana gelmez. Çünkü hâkimiyet kurma eksenine dayalı strateji, -Amerika’nın iç çekişmelerinde genellikle galip gelen ve neredeyse süreklilik arz eden- merkezî güçler tarafından yapılmaktadır. Ve bu stratejinin hedefi dünyanın diğer bölgelerinden daha çok İslâm dünyasıdır. Nitekim tercih edilen değişiklikler de, hâkimiyet kurma hedefinde zikre değer hiçbir değişiklik yapılmaksızın, sadece başarısız olan araç ve metotların yerine, yeni veya tamamlayıcı araç ve metotların araştırılması yönünde olmuştur. Dolayısıyla 2006 ara seçimlerinin Amerika’da yol açtığı siyasi sarsıntı açısından söylenecek şey şudur: Arap ve İslâm âlemi için bu seçimler –günlük görüntüler açısından değil, özü ve elde edilecek neticeleri açısından- olabilecek en olumsuz sonuçlara yol açabilir.

 

Amerika ile olan ilişkiler –süslü üsluplar eşliğinde- bir tarafta hâkimiyet diğer tarafta da tâbi olma esası üzerinde yürümeye devam ederse, bu durum muhtemelen halkın başkaldırı ve direnişini dindirecek ve Amerika’ya daha fazla bağlanılması gerektiğini söyleyenlere de hayali bahaneler verecektir. Sonuçta ortaya Filistin meselesinin tasfiyesi gibi çok büyük siyasi felaketler yaşamaya ya da Araplar, Kürtler ve Türkler arasında ırk eksenine dayalı veya Sünniler ve Şiiler arasında ve belki de Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında din eksenine dayalı yeni fitne ateşlerini alevlendirmeye elverişli siyasi ve diplomatik şartlar çıkacaktır.

 

Amerika’nın başta Filistin meselesi olmak üzere Afganistan, Irak, Somali, Suriye ve Lübnan gibi Arap ve İslâm âlemiyle ilgili bütün meseleler karşısında izlediği siyaset, Amerika’daki o veya bu grup arasında esaslı bir anlaşmazlık konusu oluşturmuyor ve bu siyaset söz konusu grupların seçimlerde aldıkları sonuçlara göre de çok fazla değişmeyecektir.  Evet, Neo-conların (Yeni Muhafazakârların) önde gelenlerinde görülen kibirli söylemler veya insan hakları alanında işlenmiş suçlarla övünmeler bir tarafa bırakılırsa durum budur.

 

Amerika siyasetinin temel stratejileri, Demokratlarınkinden farklı olacak şekilde Cumhuriyetçiler tarafından belirlenmez. Bilakis Demokratların ve Cumhuriyetçilerin arkasındaki, yine başkanlık makamına ve devlet idaresine gelip geçenlerin arkasındaki merkezî güçler tarafından belirlenir. Örneğin, şahıslara karşı girişilen bombalamalarla veya iklim değişikliklerinden kaynaklanan tehlikelerle mücadele için uluslar arası örgütlerden ve ittifaklardan çekilme, uluslar arası ceza mahkemesi teşkil etme, uzun menzilli nükleer füzelere karşı ittifaklar oluşturma ve bunlar gibi diğer meselelerdeki bir dizi gelişmenin istisnasız hepsinin başlangıcı Cumhuriyetçi oğul Bush zamanında değil, Demokrat Clinton zamanında olmuştur.

 

Yeni dünya düzeni sloganıyla birlikte, uluslararası platformda “Amerika’nın tek liderliği” şiarı, oğul Bush’la iktirada gelen Cumhuriyetçilerin ortaya koyduğu bir strateji değil, aksine baba Bush döneminde uygulamaya konup sekiz yıllık Clinton döneminde ve oğul Bush’lu yıllarda da uygulaması devam eden bir durumdur.

 

Silahlanma yarışını uzaya taşıyan füze kalkanı projesini finanse etmek de ilk olarak Reagan zamanında olmuştur. Ancak proje finansman imkânlarına bağlı olarak bir takım süreçlerden geçtikten sonra Clinton döneminden yeniden gündeme gelmiş ve oğul Bush döneminde daha da sağlamlaşmıştır.

 

Arap ve İslâm ülkelerinin, örneğin Pakistan, İran, Mısır, Suriye, Irak ve Suudi Arabistan’ın kendilerini dış düşmana karşı koruyacak modern silahlar edinmelerine karşı çıkma noktasında Washington’un izlediği siyasette onlarca yıldır hiçbir değişiklik olmamıştır. Amerika başkanının ismi ne olursa olsun, kongredeki çoğunluğu hangi parti teşkil eder etsin hep aynı siyaset izlenmiştir. Sadece takip edilen metotlar değişmiştir. Bunun metodu bazen içerde oluşturulan çıkar ittifaklarını; uzmanları, istihbarat birimlerini ve askeriyeyi kullanmak, bazen de Irak’ta olduğu gibi top yekûn savaş açmak olmaktadır.

 

Filistin meselesinde Amerika’nın izlediği siyasetin, kötüden daha kötüye doğru bir seyir izlemesinin sebebi, Amerika seçimlerinde alınan sonuçlar değil, aksine daha önce belirlenen planların gerçekleştirilmiş olması ve başka planları uygulamaya koymanın böyle bir değişikliği gerektirmesidir. Yine bunun sebebi, ulusalcılık ve sosyalizm döneminde oluşan yerel cephenin gerilemesiyle ve bunun yerini birlikte mücadele eden devletler döneminin almasıyla, güvenlik için mutlak itaat ve boyun eğdirme aşamasına geçilmesi ve buna karşı halk direnişinin oluşmasıdır.

 

Dolayısıyla artık Amerika seçimlerine, Amerika’nın kendi iç işi olarak ve bizim meselelerimizin tamamına da kendi İslâmî, ulusal veya milli meselelerimiz olarak bakılmasının zamanı gelmiştir. Büyük veya küçük, diğer devletlerle olan ilişkilerimizin sağlıklı bir zemine oturması da, ancak kendi meselelerimizi, kendi meselelerimiz olarak ele aldığımız ve birbirimizle olan ilişkilerimizi yüksek müşterek çıkarlar temeline oturttuğumuz ölçüde gerçekleşecektir.

 

Tâbi Olmanın Çözemeyeceği Meseleler:

 

Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerdeki problem sadece bu ilişkilerin düşman devlet-dost devlet kabulüne göre kurulmasında gizli değildir. Amerika’nın düşmanlığı gözler önündedir; dostluğu da zaten kendi çıkarlarına dayanır. Bunların bir kısmı meşru olabileceği gibi, bir kısmı da –dünya hâkimiyeti peşinde koşması gibi- asla meşru değildir.

 

Amerika ile ilişkilerde en büyük problem aslında, bu ilişkileri belirlemede hareket noktası olarak sadece onun düşmanlığının veya dostluğunun çapının esas alınmasıdır. Yoksa Amerika ile kurulmuş mevcut ilişkilerin mahiyeti bizim kendi çıkarlarımızdan ve gerçeklerimizden kaynaklanmadığı gibi bu ilişkileri belirlemedeki öncelik de kendi vatanımıza ve ulus, din ve medeniyet olarak bağlı olduğumuz bölgesel topluluğa verilmiyor. Kendi içimizde çeşitli isimler altında yerel düşmanlıklar ve parçalanmalar yaşanırken, çok büyük dış tehlikelere karşı bir araya gelip ortak bir dayanışma, yardımlaşma ve mücadele zemini oluşturma yolunda –bol miktardaki- ortak yanlarımız hiç araştırma konusu yapılmıyor.

 

Problem Amerika seçimlerini gözlemleme ve bunlar arasında ayrımlar yapmada değil, kendi meselelerimizi ele alırken, bu seçimleri en ön sıraya koymada gizlidir. Oysa bunlar Amerikalı bir seçmenin meseleleri olmadığı gibi, onun meseleleri de bizim meselelerimiz değildir. Ancak ülkelerimizdeki, özellikle de resmi düzeydeki bakış açısına göre, durumumuzda gelişme kaydedilmesi, Amerika Birleşik Devletleri’nde şu veya bu adayın ya da şu veya bu partinin kazanmasına bağlıdır. Bu bakış açısı, siyasetimizi şekillendirirken ve hedeflerimizi belirlerken, meselelerimizin çözümünü -ileri derecede taraf olma derecesinde- Washington’a bağlama sonucunu doğuruyor.

 

Dünyada neler olup bittiğini elbette takip etmemiz gerekir. Gürcistan’dan ve onun Moskova ile olan anlaşmazlığından başlayıp örneğin Amerika Birleşik Devletleri gibi büyük bir devlette yaşanan gelişmeleri gözlemlemeliyiz. Ancak şu soruların cevabını tam olarak belirlenmedikçe bu gözlemlerin bize hiçbir faydası olmaz: Biz kimiz? Halklarımızla ilişkiler açısından meselelerimizin iç konumu; bölge ülkeleriyle ilişkiler açısından bölgesel konumu; ve dünyadaki diğer bütün ülkeler açısından uluslar arası konumu nedir?

 

Evet, etrafımızda olup bitenleri gözlemlemenin bir değer ifade etmesi ve olup bitenler karşısında yüksek müşterek çıkarlarımıza uygun hareket edebilmemiz için bu soruların cevabının belirlenmesi gerekir. Yoksa mağlup olma ve birilerine yaklaşma psikolojisiyle hareket edip, orada burada yapılan seçimlerden sonra bize ancak birilerine taraf olmayı gerektirecek bir köşe aramaya kalkarsak, bu durum sadece kendimizi, devletlerimizi ve siyasetimizi o köşede toplama sonucunu doğuracaktır.

 

Özgürlük isterken, başta Irak, Afganistan ve Filistin olmak üzere ülkelerimizin tamamının özgürleştirilmesini kastediyoruz ve bu, Cumhuriyetçilere veya Demokratlara yöneltilmiş bir istek değil, değişmeyen sabit bir istektir. Yine değişik şekillerde direniş göstermek, meşru olan direniş hareketleriyle yardımlaşmak ve onları desteklemek gibi,  bu isteğin gerçekleşmesini sağlayacak meşru metotların ve araçların da değişmesi gerekmiyor.

 

Bilindiği gibi, örneğin Filistin’e uygulanan ambargo, sonuçlarını Washington’dan veya Brüksel’den bu yönde bir karar çıktığı için değil; aksine Filistin’e ve Filistin halkına en yakın olan Arapların ve Müslümanların da bu kararın uygulamasına katıldıkları için doğuruyor. Üstelik Filistin’de ortaya çıkan sonuç, istisnasız hepsini vuruyor.

 

Amerika’daki ara seçimlerden –Amerikalı olmadığımızı unutmadan- alabileceğimiz bir ders şudur: Cumhuriyetçi Bush, ara seçimlerde aldığı yenilgiden sonra Amerika’nın ortak çıkarlarını gerçekleştirebilmek için rakip durumdaki Demokratlara yardımlaşma önermiştir.

 

Başta Lübnan’daki birbiriyle çekişen gruplar olmak üzere, İran-Arap ilişkilerinde veya Suriye, Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün arasındaki ilişkilerde ya da ulusal veya İslam ülkeleri düzeyindeki her hangi bir meselede, yüksek müşterek çıkarları gerçekleştirmek için birbirlerine yardımlaşma önermeye hazır olanların yerine getirecekleri ilk şart, Amerika Birleşik Devletleri’ne veya diğer devletlere tâbi olmaktan “arınmış” olmalarıdır. Yani Arapları ve Müslümanları Irak’ta, Filistin’de, Lübnan’da, Afganistan’da, Somali’de ve Arap ve İslâm topraklarının her yerinde kanlarını akıtmaya mecbur bırakan anlayıştan uzak olmalarıdır.

 

Bu noktada Amerika’daki ara seçimlerden alınacak ikinci bir ders de şudur: Seçimlerin Bush’un yenilgisiyle sonuçlanmasının sebebi, (Bush yönetiminin izlediği siyaset sonucu) Arap ve İslâm âleminde akan kanlar değil, buralarda dökülen Amerikan askerlerinin kanlarıdır. İşte Amerikalı seçmenin ve Amerika’dan sorumlu olanın aleyhine olan şey budur.

 

* Suriyeli gazeteci ve yazar

 

Bu makale el-Cezire'den Halil Kendir tarafından Dünya Bülteni için tercüme edilmiştir.

 

Makalenin orijinali için tıklayın:

 

http://www.aljazeera.net/NR/exeres/D015B980-6390-48FA-88A4-21CC98DA61CB.htm

 

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner26

banner25