banner15

Afganistan dağlarında bir gazeteci

Hindukuş dağlarında Taliban liderleri ile görüşen Türkiyeli gazeteci Adem Özköse, yaşadıklarını ve gördüklerini Vuslat dergisi editörü Hamza Er'e anlattı.

Afganistan dağlarında bir gazeteci

Afganistan’da diğer işgal edilen coğrafyalar gibi hakkında doğru haberler alamadığımız bir yer. Hem bölge halkı, hem işgal süreci, hem de Taliban hareketinin durumu hakkında, ABD ve kontrolündeki ajansların bildirdikleri yalan haberlerin dışında başka bir bilgiye ulaşmak çok zor. Bunun nedeni, fiili işgali gerçekleştiren güçlerin aynı zamanda enformasyon ağını da kontrol ediyor olması.

Bu haber ağının kontrol edilmesi, hem işgal gerekçelerini meşru gösterebilme gayretinden, hem de o bölgelerde direnen gruplar ve verdirdikleri kayıpların yayılması endişesinden kaynaklanmaktadır.

Yeryüzünde, özellikle işgal edilen İslam topraklarında, mücahit grupların zaferler kazanmasının duyulması Müslümanlara öz güven kazandıracak, insanları emperyalist batıl politikaların sonunu getirecek faaliyetlere sevk edecektir.

Fasıktan gelen haberlerin tahlil edilmeden yayılmaması gerektiğini bildiren Rabbimiz, Müslümanları, içlerinden çıkan, iman etmiş, duyarlı kardeşleri vasıtası ile bilgilenme zorunluluğuna sevk etmiştir.

Kamuoyuna Afganistan, işgal ve Taliban hareketi hakkında sahih haberler getirebilme endişesi ile tehlikeli bir yolculuğa çıkarak, Afgan mücahit gruplarının kamplarına kadar ulaşan Vakit gazetesi savaş muhabiri Adem ÖZKÖSE ile gerçekleştirdiğimiz söyleşinin, zihinlerimizde bu bölge hakkında belli bir netliğin oluşmasına katkı sağlamasını umuyoruz.

Afganistan seyahatini tercih etmende ki gerekçeleri öğrenerek sohbetimize başlayalım.

Son bir senede, gerek batı basınında geçen haberler, gerekse NATO güçlerinin yaptıkları açıklamalar Afganistan’da direnişin şiddetlendiğini gösterir nitelikteydi. Bizde son dönemde gazetemizde bu tür haberleri çok sık okuyucularımızla paylaştık. NATO komutanlarının ve ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın Afganistan’ı kaybediyoruz yönünde ki açıklamaları direnişin şiddetli olduğu tezini güçlendiriyordu. Fakat tüm bu açıklamalara rağmen Afganistan’dan, özellikle Taliban’ın güçlü olduğu güney bölgesinden sağlıklı haber alamama sıkıntısı vardı. Çünkü bu bölgeye hiçbir gazeteci giremiyordu. Ayrıca bir gazeteci olarak benimde, bölge ve taliban hareketi hakkında zihnimde bazı soru işaretleri mevcuttu.

Bölgeden haber almak, gerçekleri yerinde görmek, hem kendimi, hem de kamuoyunu bilgilendirmek için Afganistan yolculuğuna karar verdim.

Afganistan içerisinde gittiğim bir çok yerde, okuduklarımızın, haber sitelerinde gördüklerimizin veya bazı kişiler hakkında duyduklarımızın her zaman doğruyu yansıtmadığına şahit oldum. Bir yerle ilgili kesin hükümlere varabilmek için oranın görülmesi, bizzat tarafların dinlenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Doğru haberlere ulaşılamıyor dedin. Bu konuyu açsak iyi olur. Genelde Taliban’la ilgili haber kaynakları Batı menşeili; ve bunlarda yamyam, yabani, halkına, toplumuna zulüm eden, insan yönetiminden, devlet yönetiminden anlamayan kişiler olarak bize sunuluyor. Bu konudaki ilk izlenimlerini bizimle paylaşır mısın?

Tabii ki bu enformasyon herkesi etkiliyor bir şekilde. Benimde kafamda Taliban’la ilgili soru işaretleri vardı. Gittiğimde her şeyden önce şu çok dikkatimi çekti benim; Afgan halkının temiz fıtratları bozulmamış. Buraya teknoloji girmemiş, kapitalizm girmemiş. Yani teknolojinin, kapitalizmin ve televizyonun girmemesi bu insanları aşırı derecede fıtrata bağlı, temiz ve saf insanlar olarak kalmasını sağlamış. Ben ilk bu durumu fark ettim. Ve bu beni çok etkiledi. Eleştirebileceğimiz yönleri de var mutlaka, ama ben otuz gün iç içe yaşadığım Afgan halkı ve Taliban mücahitleri hakkında kesinlikle ciddi manada olumsuz konuşabilecek bir hadise tespit etmedim.

İnsanların yaşamları basit ve sade. Ayrıca oldukça dinlerine bağlılar. İnsanlara ve diğer canlılara karşı yardımsever ve saygılılar. Ben size birkaç örnek verim; Taliban’a bağlı bir mücahid grubu operasyonlara giderken üşümemek için ateş yakıyorlardı. Yüklerini taşıyan eşek için de üşümesin diye ateş yaktılar. Bunlara şahit oldum. Ayrıca bizi gören köylüler hemen evlerinde ki en güzel yemeklerini ikram etme telaşına düştüler.

Yabani, iş bilmez olarak görülen Taliban hareketinin emirlerinden Molla Dadullah ile görüştüğümde, Taliban’a karşı yürütülen linç gerekçesinin bu insanların Kur’an’a ve Hz. Muhammed(s.a.v.)’e olan sadakatleri olduğunu hissettim. Çünkü eski Taliban hükümetinde savunma bakanı olan Molla Dadullah gayet basiretli ve siyaseti iyi bilen bir şahsiyetti. Tüm kararlarında İslami kaynakları dikkate alıyor, O’na göre değerlendiriyordu.

Molla Dadullah hakkında bize biraz bilgi verebilir misin?

Molla Dadullah ABD’nin en çok aradığı dokuzuncu kişi. Operasyonların başında o bulunuyor. Molla Ömer’den sonra Taliban’da ikinci isim. Şu an savaşı Molla Dadullah yönetiyor. Bu adam hakkında piyasada bir sürü şey söyleniyor. Şöyle zalim, böyle zalim diye. Ben bu adamla belli bir zaman geçirdim, son derece kültürlü, son derece esprili biri vardı karşımda.

Burada kesin olan bir şey var. Bir takım odaklar, dünyada ki egemen güçler kesinlikle bize farklı bir gerçeklik sunuyorlar. Ve oluşturdukları bu gerçekliği küresel anlamda belirleyici görüyorlar. Yani gerçeği yanlışlaştırıyorlar. Birinci körfez savaşında CNN’in ne yaptığını bir hatırlayın lütfen. Tüm yayınlarında dünyaya bir tane ölü ıraklı göstermemişti. Tamamen insanları bir bilgisayar oyunu seyredermiş gibi, vuran ve karşılayan füzelere odakladı. Daha sonra ne ortaya çıktı? Dört yüz bin ıraklının ölüm bilgisi...

Medya çok rahat bir şekilde maniple edebiliyor. Mesela İkinci Irak işgalinde Ümmükasr alındı diye haberler geçildi. Daha sonra Ümmükasr’da direniş olduğu ve oraya günlerce girilemediği ortaya çıktı. İpler bu adamların elinde. İstedikleri senaryoyu dünyaya gerçek diye sunabiliyorlar. Ben Taliban konusunda da dünyanın kandırıldığı taraftarıyım. Ama Taliban’ı idealize de etmiyorum. Eksiklerini görmezden gelmiyorum tabii ki.

En azında şunu söyleyebilir miyiz? “Taliban orada belli bir süre yönetimde kaldı ve işgal edilinceye kadar orada düzeni sağladı.” Amerikanın işgalinden sonra hükümet kurdurulan işbirlikçi kukla Karzai yönetiminin Kabil dışına çıkamadığı aşikar. Halkın Taliban ve işgalci kuklası Karzai arasında ki değerlendirmeleri nasıl?

Ben farklı kesimlerden insanlar ile görüştüm. Direkt halkla diyalog kurdum. Bir kere herkes şunu söylüyor; Taliban yaygın olan eşkıyalığı, yağmacılığı bitirmiş. Taliban zamanında insanların çok rahat, huzurlu bir şekilde sokaklarda gezebildiğini söylüyorlar. Ama işgalden sonra başıboşluğun geri geldiğini, asayişin bozulduğunu anlattılar. Mesela bir bakkalla görüştüm, adamın Taliban’dan sonra kaç kere bakkalı yağmalanmış. Ayrıca Taliban’dan sonra uyuşturucu kullanımı ve satışının yeniden başladığından yakındılar. Duyduğumuz cinsel sapkınlıklarda cabası... Tüm bunlar otorite boşluğu ve işgal edilen bir ülkenin karşılaştığı sorunlar.

Bu gün gelinen noktada, Kabil dışına çıktığınızda, insanlarla görüştüğünüzde şu sonuca kesinlikle varabilirsiniz; “halk Taliban’ı arıyor.” Ben bunu çok rahat söyleyebilirim.

Tabii halkın İslam’i hassasiyetleri de var. Taliban zamanında bir takım eksiklikler olmasına rağmen halk idarelerinden memnundu. Bu İslami hassasiyetlerinden kaynaklanıyordu. Eksiklikler olması çok normaldi. Çünkü Taliban bütün dünyadan boykot gören, soyutlanmış bir yönetimdi. Ama Taliban’ın eksiklerini giderebilme noktasında ciddi girişimleri olmuştu. Mesela Taliban zamanında imar çalışmalarına başlanmış. Taliban zamanında dünyadan ve Türkiye’den Müslüman iş adamları davet edilmiş, onlara bir takım fabrikalar kurmaları teklif edilmiş, bir takım iş alanları oluşturun denilmiş. Eğer İşgal olmasaydı bunların gerçekleşmemesi için hiçbir neden yoktu diyorlar.

Yani onun için kesinlikle bir yanılma noktası var. Türkiye’de ki bir takım çevreler bu yanlışı yapıyor; İslam’i çevrelerde bunlara uyuyor. Afganistan’ı Kabil bakış açısıyla anlamaya çalışırsanız anlayamazsınız. Kabil’in dışına çıkmanız lazım. Şimdi buradan gazeteciler, Kabil risksiz olduğu için oraya gidiyorlar. Kabil tamamen ABD’nin kontrolünde olan bir yer. Veya buradan bir takım kanaat önderleri Kabil’e gidiyor. Afganistan’ı Kabil perspektifi ile anlamaya çalışıyorlar, bu yanlış bir şey.

Afganistan’ı, sadece merkezde anlayamazsınız, asıl olan çevredir. Bu sebeple halkın düşüncelerini öğrenmek için Afganistan genelinin değerlendirmesine başvurmanız gerekir. Hatta ben asıl belirleyici olanın çevre olduğunu iddia ediyorum.

Dağındakinden, köyündekinden anlaşılır diyorsun. Sana anlatılan hadiseler oldu mu?

Herkes bahsediyor. Mesela Kabil’de ABD askerleri geldikten sonra yaşanan cinsel sapkınlıklardan bahsediliyor. Sırf ABD askerinin cinsel ihtiyaçlarının giderilmesi için oraya orta Asya’dan fahişeler getirilmiş. Sonra ahlaksızlıklar, özellikle ABD askerlerinin yaptıkları bir takım iğrençlikleri anlatıyor halk.

Ama burada her şeyden önce bir aşağılanma var. Yani orada bir çok yere üstler kurulmuş, yabancı askerler gelmiş, bu durum orada ki halkın onurunu zedeliyor. Halk bunlardan dolayı büyük bir destek veriyor Taliban’a. Zaten güçlenmesinin en büyük sebeplerinden biride bu.

Taliban yönetimdeyken yapılan eleştirilerin tutarlılığı yok diye düşünüyorum. Taliban’ın mevcut görüntüsünü, o coğrafyanın, Afgan halkının gerçekliği olduğunu bilmek gerekir. Afganistan yıllarca Rusya ile savaşmış, sonra iç savaş geçirmiş bir ülke. Tüm bunlardan başını kaldırıp istikrarlı bir idarede karar kılmış bir yerden bahsetmiyoruz. Yani sadece Taliban’la özdeşleştirilemez o yetersiz görüntü. O coğrafyanın, bölgenin, çapı, kapasitesi şu an bu kadar. Benim Kabil’e bakışım, Londra, Paris penceresinden olamaz. Öyle bir şeyi hayal etmeye kalkıştığımda, mukayesenin ölçüsünü, mantığı yanlış koymuş olurum.

Çok doğru bir konuya temas ettin. Bir toplumu değerlendirirken neyi belirleyici kabul edeceğiz. Dünyadaki kıstas ne? Mesela bize okulda bir dönem yemekte çatal, kaşık kullanma dersi verdiler. Bu farklı bir medeniyetin alışkanlığı, bu alışkanlığa eğer sen uyarsan modern sayılıyorsun, uymazsan modernizmin karşısındasın ilkelsin. Bu kuralları kim koymuş, kim belirlemiş. Biz buradan bakıp, kendi kültürümüzle veya batı kültürü ile Taliban’ı yargılamaya kalkarsak yanlış yapmış oluruz.

Mesela kadınların giydiği burka meselesi. Taliban kadınlara zorla giydiriyor diyorlar. Taliban hakimiyeti yok şu anda, gidip görün bakalım bir tane burkasız kadın var mı!.. Ben kırk gün içerisinde bir tane burkasız kadın görmedim orada. Siz bu kadınlara ne yaparsanız yapın burkalarını çıkarmazlar. Çünkü bu onların inançları ile beraber, örfi kıyafetleridir. Vazgeçemezler ki asla. Sen batı modernizmini temele alıp, Afganistan’daki geleneği yargılamaya kalkarsan yanlış yapmış olursun, isabetli, tutarlı sonuçlara ulaşamazsın.

Türkiye’de yaşayan bir Müslüman olarak orada ki yaşama adapte olabildin mi?

Türkiye, batı kültürünü yaşam tarzı olarak benimsemiş bir ülke. Bizde bunun etkisindeyiz maalesef. Mesela Taliban’ın çok sade bir yaşantısı var orada, yerde yatıyorlar, yatak falan kullanmıyorlar, çok az yemek yiyiyorlar. Aslında Taliban’ın yaptığı Peygamber(s.a.v.)’in yaşamında ki sadelik. Ben orada bu koşullar içerisinde bir muhasebe yaptım. Ama İslam’i hassasiyetim olmasına rağmen zorlandım. Çünkü müthiş bir şekilde batı modernizminin etkisi altındayız.

Ama tüm bu ağır şartları görüp de şu yapılmamalıdır; birileri çıkıp, Taliban’ı sırf o bizi kuşatan batılı değerlere uymadığı için yerden yere vuramaz, bu Türkiye’de yapıldı. Bu çok acımasız bir yaklaşımdır. Bir kompleksin yansımasıdır.

Bizlerin bu güne kadar Afganistan’la alakalı bilgileri çok sınırlı bir kaynakla, oda batı menşeili bir kaynakla aldığımızı söyledik. Dediğin gibi Kabil merkezli bir gözlemle oralar hakkında bilgi sahibi olduk. Direkt yerinde tespitlerde bulunmak için kamplara girebilmeye kimse kalkışmadı. Senin göze aldığın bu yolculuğa kimse teşebbüs etmedi. Meşakkat, zahmet gerektiren seyahatinden biraz bahsedebilir misin?

İlk önce İstanbul’daki Pakistan konsolosluğuna gittik. Bize vize vermediler. Orada polis ile konuştum, niye böyle yapıldığını sordum. “Şu an ABD çok yoğun baskı yapıyor, mücahitler Pakistan üzerinden Afganistan’a gidiyorlar, bundan dolayı artık işi sıkı tutuyorlar dedi.” Bizim de görüntü olarak mücahide benzediğimizi ondan vize alamamış olabileceğimizi söyledi. Daha sonra Ankara’ya gittim. Ankara’da pasaportuma baktılar, benim pasaportta ki vizeler hep kriz bölgelerine ait. Bu onları rahatsız etti. Beni büyükelçiye kadar çıkarttılar. Büyükelçide vermek istemediğini söyledi. Bu benim çok moralimi bozdu. Çünkü ben bir gazeteciyim, bunun engellenmemesi gerekiyor. Fakat ben yola çıkan varmasını da bilir dedim. Vazgeçmedim.

Gerçek bilgiye ulaşmak lazım. İnsanda gerçeğe ulaşma aşkı olması gerekiyor. Ankara’dan yola çıktım. Ağrı’dan İran’a geçtim. İran’a resmi yollarla geçtim. İran’dan Zahedan’a gittim. Zahedan’dan Pakistan’a, Pakistan üzerinden ise Veziristan’a, Veziristan’dan da Güney Afganistan’a geçtik. Veziristan’a, kaçak olarak geçtim. Büyük bir risk aldım, çünkü orada yabancı olduğunuz anlaşıldığı zaman kesinlikle el-kaide militanı olduğunuz iddiası ile Pakistan hükümeti tarafından tutuklanıyorsunuz. En son sizi ABD’liler sorguluyorlar. Guantanamo gibi esir kamplarında yatan yüzlerce kişiyi düşününce oraya götürülme riskinin her zaman olduğu aklınızdan çıkmıyor. Onların kılığına girdik. Kamyonlarda saklandım.

Veziristan’da ilk izlenimlerin ne oldu? İlk şaşırdığın şey?

Veziristan’da ilk şaşırdığım şey silah; yediden yetmişe herkeste silah var. Kalem taşır gibi silah taşıyorlar. Hayatımda bu kadar silahlı adamı bir arada görmemiştim. Veziristan çok farklı bir dünya. Pakistan hükümetinin orada kontrolü yok. Daha çok Taliban’ın kontrolü var, mücahitlerin kontrolü var, orada ki aşiretlerin kontrolü var.

Veziristana girdiğin de hemen Taliban’ın kamplarına ulaşabildin mi?

Veziristan’da önce halk ile görüştüm. İnsanlarla Taliban’a nasıl baktıklarını konuştum. Çünkü burası sınır bölge, birde Taliban’ın en çok destek aldığı yerlerden bir tanesi. Veziristan’daki bütün kabileler istinasız Taliban’ı destekliyorlar. Kandahar’da Usame Bin Ladin’in resimlerinin çok yaygın olduğunu söylediler. Zaten Usame orada kahraman.

Orada ki en büyük aşiretin lideri ile görüştüm. Usame Bin Ladin’in orada olmadığını söyledi. Ama eğer burada olsaydı taş taş üstünde bırakmasalar dahi gene de teslim etmezdik O’nu dedi. Bütün çocuklarımız ölür, kadınlarımız ölür ama misafirimizi teslim etmeyiz dedi. Çünkü veziriler aşırı derecede misafirperverler. Pakistan’da bir suçlu Vezirilere sığınsa, onu bile teslim etmiyorlar. Kendilerine sığınanı kesinlikle karşı tarafa vermezler. Vezirilerin böyle bir gelenekleri var.

Eğer Taliban Afganistan’da yeniden iktidara gelirse biz Afganistan’a iltihak etmeyi düşünüyoruz dediler. Ve bu düşüncelerini özellikle duyurmamı istediler. Orada füzeler gördüm. Füzelerin üzerine Zerkavi yazıyorlar, sonra NATO askerlerine gönderiyorlardı!...

Geçtiğimiz aylarda Pakistan Taliban ile ateşkes imzaladı diye haberler çıktı. Daha sonra Pakistan el-kaide kampı gerekçesiyle bir medreseyi bombaladı. İçlerinde çocuklarında olduğu 80 kişiyi katletti. Bu mesele ile alakalı bir konuşmanız oldu mu?

Ben bu konuyu orada sordum, araştırdım. Vezirilerin lideri; “kesinlikle Veziristan’daki aşiretlerle Müşerref böyle bir anlaşma yapmadı. Altı ay öncesine kadar Pakistan askerleri ile savaşıyorduk. Çok büyük kayıplar verdirdik. Bundan dolayı Müşerref orada ki yenilgisini kapatmak için dünyaya böyle bir şey ilan etti. Baktı işin içinden çıkamıyor ‘ben aşiretlerle anlaştım’ şeklinde bir yalan ortaya attı. Kesinlikle bizim anlaşmamız yok Müşerrefle” dedi. Müşerref bir Amerikan uşağıdır bizim gözümüzde dedi. “Pakistan’dan kalkan uçaklar, Afganistan’ı bombalıyor, Afganistan’da ki insanları bombalıyor.” dedi.

Zaten Pakistan ile her an savaşma havası hakim. Orada üç dört milyon Veziri var, yediden yetmişe hepsi savaşçı, Pakistan bundan dolayı çok zayiat verdi. Gördüğüm Pakistan kontrol noktaları vardı, hepsini Veziri Mücahitleri havaya uçurmuştu. Veziristan’da bir tane kontrol noktası bırakmamışlar.

ABD’nin işgali ve işbirlikçi Karzai hükümetinin kurulmasından sonra orada çok ciddi operasyonların olması beklendi. Uzun bir süre sessiz kalındığı görüldü. Veyahut olmuşsa bize yansımadı. Fakat son dönemde, son bir senede ABD ve NATO birliklerine yapılan saldırılarda bir artış var. NATO birliklerine ağır kayıplar verdirilmeye başlandı. Bunu bizzat NATO kaynaklı ağızlar kendileri açıklıyorlar. Hemen her gün NATO’ya karşı bir operasyon yapıldı, dört ölü, beş ölü diye haber geliyor. Hatta Kanada verdiği kayıplardan dolayı sitem etti. ABD başkanı Bush, daha fazla asker gönderilmesi için diğer ülkelere baskı yapmaya başladı. Hakikaten mücahitler bir durgunluk dönemi geçirdi mi? Neden son bir yılda operasyonlar arttı, bu bir taktik miydi?

Tabii ki bir dezenformasyon var. Buradaki yaşananlar haber verilmiyor. Savaşı kamuoyu kazanır. Siz savaşın kamuoyu ve medya ayağını kazanırsanız, bu savaşı kazanırsınız. Amerika Vietnam’da medya gücünü yitirdikten sonra kaybetmeye başladı. Amerikan medyası bizzat Amerika’nın orada zor durumda olduğunu, orada katliamlar yaptığını dünyaya duyurmaya başladıktan sonra Amerika Vietnam’dan çekilmeye başladı.

Şimdi burada yanlış bir enformasyon var. Ben Taliban komutanlarına Kabil’de niye direnmediniz diye sordum. Aynen söyledikleri ifade şu; “bizde zaten hava gücü yok, kara askeri gücümüz var. Bu da çok nizamlı, intizamlı değil. Orada direnseydik çok büyük zayiat verecektik. Hava gücüne karşı zaten direnemeyiz. Düşmanı dağlara çekelim, orada gerilla savaşı ile biz bunları yok edebiliriz.”

Operasyonların son bir yılda artış göstermesini de iki gerekçe ile açıklıyorlar. Bunlardan birincisi, düşmanı dağa çekmenin zaman almış olması. Bunun zaman içerisinde olduğunu, tamamen dağlara çektikte sonra başarılı olduklarını söylediler.

İkinci gerekçe ise üzerinde çok düşünülmesi, konuşulması gereken bir hadise. Amerika girer girmez halka radyolar dağıtmış. Radyolarda sürekli olarak Amerikan askerlerinin elbiselerinin kurşun geçirmediğini, Amerikan askerlerinin öldürülemez olduğunun propagandası yapılmış. Amerikan askerleri rambolar gibi tanıtılmış. Afgan halkı çok saf ve cahil bir halk. Okuma yazmanın düşük olduğu bir yer. Halk tabii buna inanmış. Zaman içerisinde mücahitler, Amerikan askerlerine karşı gerçekleştirdikleri saldırılarla bu propagandanın yalan olduğunu halka göstermişler. Kanada askerlerini, İngiliz askerlerini öldürerek göstermişler. Halkta bunun bir propaganda olduğunu anlayarak öz güven oluşmuş. Bütün dünyada olduğu gibi direniş halkı arkasına alırsa başarı kazanabilir. Böyle olunca destekte artmış. Halk artık operasyonlara katılıyor, halk yönetiyor. Direnişin askeri noktası halktır. Bu propaganda da etkisiz hale getirilince direniş artmış. Gerçekten işimiz gereği operasyonları takip ediyorduk ama düşündüğümden daha fazla bir direnişin olduğuna şahit oldum.

Mücahitlerin arasında, kamplarda ve direnişin ortasında bizzat bulundun. Orada ki operasyonların sayısı ve şiddeti hakkında izlenimin olmuştur. Hangi hedeflere, ne kadar sıklıkla operasyonlar düzenleniyor?

Hafta da en az kırk tane operasyon düzenlendiğini söylediler. Taliban içinde gruplar var, bu gruplar askeri anlamda operasyonlar gerçekleştiriyor. Haftada en az dört kişi istişadi eylem yapıyor. Daha çok üstler vuruluyor. Benimde katıldığım operasyonlar oldu. Mesela Nivala askeri kampına yapılan operasyonu gözlemledim. Amerikalıların bulunduğu askeri bir kamp, NATO kampı. Zaten Güneyde İngilizler, Amerikalılar bir de Kanadalılar var.

NATO askerleri genelde Kabil ve çevresinde mi bulunuyor?

Evet. Adamlar hakimiyet alanlarını yaygınlaştırmaya çalışıyorlar. Ama bunda başarılı olamıyorlar. En son Hilment’in köylerinden çekildiler. İngilizler orada Taliban ile anlaşma yapmak zorunda kaldı. Hilment’in köylerinden resmen çekildiler. Taliban kontrolü ele geçirdi şeklinde bu olay basına yansıdı.

Tayyip Erdoğan, Bush ile görüşmesinde Türk askerinin Kabil’den çıkmayacağına özellikle vurgu yaptı.

Aslında bu gelişmeler direnişin ne kadar güçlü olduğunun kanıtıdır. Almanlar güneye inmiyorlar, Türk askeri inmiyor. NATO o kadar istemesine rağmen, güneye inmiyorlar, direniyorlar. Niye? Çünkü büyük zayiatları olacağını biliyorlar.

Bakın, Afgan halkının Türkiye’ye karşı bir sevgileri var. Bize çok ilgi gösterdiler. Bizim şerefimize yemek verdiler. Ancak kırgınlar. Molla Dadullah, “Türkiye hilafetin eski merkezi, bir zamanlar Ulemanın, mücahitlerin çıktığı Türkiye’den şu anda Irak ve Afganistan’a Amerikan uçakları çıkıyor.” dedi. “Biz Türk halkına düşman değiliz, bizleri birleştiren İslami kimliğimiz var.” diyorlar.

Ancak şuna da vurgu yaptılar, buraya bizimle savaşmaya gelen herkesi NATO üniforması ile görürüz ve karşı koyarız.

Bir çok cihat beldesine gittim. Ama insanların yaşamak için değil de ölmek için varolma duygusunu Afganistan’da çok yoğun olarak gördüm. Ölüm orada çok kutsanmış. İnsanlarda çok büyük bir şehadet aşkı var. Şehadet düşüncesi var.

Sinelerinde ciddi bir Amerikan düşmanlığı var değil mi?

Kesinlikle evet. Bunun altında yatan gerekçelerin bir tanesinden de bahsetmek istiyorum. Şimdi takip ediyorsunuz, Amerika çıkıyor, elli tane, yüz tane Taliban öldürdük diye açıklama yapıyor. Bu kesinlikle yalan bir haber. Dağlarda kuçi adı verilen, göçebe yaşam sürdüren fakir Afgan halkı var. Bunlar dağlarda yaşıyorlar. Bunların yanlarında develeri vardır. Çadırlar kuruyorlar. Hayvancılıkla geçiniyorlar. Ama konar göçer insanlar. Amerikan askerleri bunları da öldürüyor. Sadece benim olduğum dönemde yirmiye yakın kuçi öldürülmüştü. İçlerinde bir yaşında çocuk da vardı. Daha sonra bu katliamın yirmi tane Taliban savaşçısı öldürüldü diye dünyaya yansıtıldığını öğrendim.

Amerika her gittiği yerde insanlara zulmediyor. Bu olaylarla insanların kalplerine Amerikan öfkesi birikmiş oluyor. Bu kin Afganistan’da çok yüksek orandadır. Öyle bir şey olmuş ki çocuklar bile bir konvoy geçtiği zaman NATO askerlerine oyuncak silahlarını doğrultuyorlar. Halk istemiyor kesinlikle yabancı askerleri.

Otuz gün Taliban mücahitleri ile beraber yaşadın, mücahitlerin yaşantılarını anlatır mısın biraz?

Evet mücahitlerle bir ay yaşadım. Kamplarda kaldım. Her şeyden önce çok düzenli bir yaşantıları var. Disiplinli, sabahleyin kalkıyorlar, sabah namazı ile başlıyor hayat, sabah namazından sonra bir saate yakın Kur’an dersi yapılıyor. Tecvit dersi yapıyorlar. Sabah kahvaltısından sonra öğlene kadar spor yapıyorlar. Öğlen namazından sonra cihat fıkhını öğreniyorlar. Daha sonra silah eğitimi, silahlar tanıtılıyor. Hayatları dolu geçiyor. Operasyonlar oluyor. Eğlenceli yönleri de var, mesela, marşlar söylüyorlar, şakalaşıyorlar. Geceleri marşlar söylüyorlar. Zevkli, disiplinli bir yaşantıları var.

NATO hedeflerine karşı olan saldırıların son dönemde genelde istişadi eylemlerle gerçekleştiğini söyledin. İstişad eylemini tercih eden insanların sayısı ve psikolojisi ile ilgili biraz bilgi verir misin? Niçin istişadi eyleme talipler?

Afgan halkı önceden Ruslarla cihat etmiş bir halk. Böyle bir geçmişleri var. Amerika’ya düşmanlar aşırı şekilde. Cihadı şehid olarak cennete gitme vesilesi olarak görüyorlar. Onyedi yaşında bir çocukla görüştüm. Çocuk, kendisi ile görüştükten bir gün sonra istişad eylemi yaptı. Yetmişbeş yaşında bir adamla konuştum. İstişad eylemi için hazırlanıyordu. Adama hanım ne diyor diye sordum. Hanımının çok üzüldüğünü ve istişad eyleminde kendisinin yanında olmak istediğini söyledi. Ben de cennete gideyim demiş. Modern akıl bunu algılayamaz. Orada ölümle hayat öyle iç içe geçmiş ki şaşırıyorsunuz.

Taliban mücahitlerinin aslında istişad eylemi yapmaktan başka çareleri yok. Çünkü Taliban’ın hava gücü yok. Bundan dolayı NATO güçlerine askeri operasyonlarla istediği kadar zarar veremiyor. Karşı tarafa bir operasyona gittiğiniz zaman kampa zarar veriyorsunuz. Adamlar akabinde uçak kaldırıyor, yerinizi tespit edip havadan yoğun bombardımanla vuruyor. Bu savaş dengesiz bir savaş, denk güçlerin savaşı değil. Bundan dolayı istişad eylemcileri, “biz bir kerede daha fazla yabancı asker öldürelim, düşmana daha etkili, daha öldürücü darbeler vuralım” diyorlar. “Daha çok korkutalım, psikolojisini daha çok bozalım düşmanın” diyorlar.

Molla Dadullah, kendisinin yanında 1000 tane, Molla Ömer’in yanında ise 800 tane istişad eylemi için bekleyen mücahit olduğundan bahsetti. Şu an iki bine yakın istişad eylemcisi var ve bunlar sıralarını bekliyorlar.

Orada istişad eylemi yapan birileri ile görüştün, helalleştin, hatta gitmeden son dakikalarını beraber geçirdin. Bundan biraz daha bahseder misin?

Her şeyden önce çok rahatlar. Ölüme giden gibi değiller. Mutluluğa giden bir izlenim var gözlerinde. Davranışlarında tereddüt okumadım. İmanın insana neler yaptırabileceğini görüyorsunuz. İnsanın en önemli şeyi canıdır ve bunu vermesi çok zordur. Ama iman yerleştiği zaman kalbe, bu insan için bu normalleşiyor.

Bu on yedi yaşında bir genç. Evlenebilmeyi, çoluk çocuk sahibi olmayı, gelecek planları yapmayı düşünmüyor. Hayatının baharındayken düşmanlarına kayıplar verdiren bir operasyonu tercih ediyor. Allah’ın dinine karşı açılan bir savaşa, haçlı savaşına karşı, İslamın bir neferi olmayı seçiyor.

Mücahidler; “Amerikalı kadın askerler, İslam’la savaşmak, Müslümanlarla savaşmak için nerelerden gelmişler, ben niye Allah’ın dini için vücudumu feda etmeyeyim.” diyorlar. Biz ahiretimiz için canlarımızı Allah’a satıyoruz diyorlar.

Hatta bu konuda ilginç de bir hadise anlattılar. Bu İstişad eylemlerinde bir yolu yapan oluyor, bir de İstişad eylemini gerçekleştiren. Yolu yapan ona kılavuzluk yapıyor. Nerden gitmesi gerektiğini, tarif ediyor. Bir gün yolu yapanla istişad eylemcisi birlikte gidiyorlar. Patlatacağı yere az bir mesafe kaldığında eylemi yapacak olan, “son bir defa gusül abdesti alayımda öyle gideyim” diyor. Gusül almak için orada otel gibi bir yere giriyor. O ara yolu yapan, ne güzel fırsat, cennete gitme fırsatı diye düşünerek arabaya biniyor planlanan yerde eylemi gerçekleştiriyor. Ölümü seven bir topluluk Afgan toplumu. Bu da NATO için çok korkutucu bir olay.

Orada direnişçilerle ve komutanlarla görüştün. Amerikanın Afganistan halkına “özgürlük ve demokrasi!..” getirme iddiasına ne diyorlar? İşgalin sebepleri hakkında fikirleri nedir?

Amerika hiçbir yere özgürlük getirmemiş. Bunu herkes biliyor zaten. Acı getirmiş, vahşet getirmiş, zulüm getirmiş, Amerika ile birlikte tecavüz gelmiş, Amerika ile birlikte yokluk gelmiş.

Afganistan’da seksenli yıllardan beri bulunan mücahitlerin kampları, dünyadaki cihat hareketlerini besliyor. Çeçenisan’a Hattab Afganistan’dan gitmiştir, Filipinlere Ebu Seyyaf Afganistan’dan gitmiştir, Irak’a Zerkavi Afganistan’dan gitmiştir. Bu açıdan Afganistan, dünyadaki kafirlere karşı mücadele eden askerlerin, komutanların yetiştiği ülkedir. Tabii ki bu insanların yapmış olduğu cihat, vermiş olduğu mücadele kafirlere zarar verdiği için, oraya yönelik böyle bir operasyon yaptılar. Bu işi bitirebildiler mi? Bitiremediler. Bu günkü gelinen nokta belli, gördüklerim bunu doğrular nitelikte.

Taliban Pakistan menşeili bir öğrenci hareketi olarak ortaya çıktı. ilk çıkışında Amerika ile bir takım ilişkilere girildiği iddia edildi.

Molla Dadullah buna çok güzel cevap verdi. Kesinlikle bunu Taliban kabul etmiyor. Taliban’ın çıktığı yer, güçlü olduğu nokta, Pakistan ile Afganistan arasında bir sınır bölge. Buralarda Pakistan hükümetinin, ordusunun kesin bir kontrolü yok. Bu bölgenin insanları kendilerini daha çok Afganlı hissediyorlar. Oradaki medreselerden çıkan öğrenciler kesinlikle Pakistan’a iyi bakmıyorlar, ve bunu reddediyorlar. Bu tür iddiaların Taliban’ı İslam dünyasının gözünden düşürmek için yapılan bir propaganda olduğunu söylüyorlar. Ama kanaatim, Taliban’ın gücünün kırılmasının zor olduğu yönünde. Çünkü, Taliban daha önce bir öğrenci hareketiymiş, gidiyor savaşıyorlarmış, ama şimdi Taliban Afganistan’ın güneyinde bir halkın adı adeta.

Amerikan üssüne yapılan bir operasyonu takip etme imkanın oldu. O operasyonla ilgili bize biraz bilgi verir misin?

Raka bölgesi var. Orada NATO kampı var. Nivala kampı, sınır bölgesinde ünlü bir kamp. Orası dönem dönem mücahitler tarafından saldırılan bir kamp. Bende Taliban savaşçıları ile birlikte oraya yapılacak saldırıyı çekebilmek üzere yola çıktım. Saldırının düzenleneceği yere gelebilmek için 10-11 saat yürüdük. Mücahitler kampa biyem denilen toplar attılar. Son katıldığım saldırı da mücahitler pusuya düştüler. Ben de orada ki çatışmaları çektiğim için kendimi pusunun içinde buldum. Yirmi yirmi beş arabadan aynı anda bizim bulunduğumuz bölgeye havan topu atılmaya başlandı. Çok yoğun bir saldırı idi. Lübnan’da ve Irak’ta da çatışma görmüştüm. Ama bu kadar yakınında bulunmamıştım. Sürekli yanımıza düşüyordu. Etkisi çok şiddetli idi. Hatta saldırıda operasyonu yöneten komutanlardan birisi şehit oldu. Orada iki senedir cihad eden bir Türk şehit oldu. Ben de koluma bir yara aldım. Bombadan dağılan bir parça koluma girdi. Benim gibi iki mücahit gene vücutlarının çeşitli yerlerinden yara aldılar. Yaralı olduğumuz için mücahitler bizden çıkmamızı istediler. Onlar orada karşılıklı savaşı sürdürdüler. Yaralandıktan sonra havan topu atışı kesildi. Daha sonra bizim bulunduğumuz bölgeye bombardıman uçağı geldi. Orası ormanlık bir alan. Uçak, öldürmek, bomba atmak için kırk beş dakika bizi aradı. Yerimizi tespit edemedi. Ormandaki ağaçların altına saklandık. Yaklaşık kırk beş dakika uçakla kovalamaca oynadık. Tedavi olmamız gerekiyordu. Kan kaybeden yaralılar vardı. On, on beş saat orman yürüyüşünden sonra, köylüler tarafından bulunduk.

Köylüler mücahitleri çok seviyorlar. Mücahit bir eve girdiğinde o evin çocukları mücahide masaj yapmaya başlar. Kadınlar mücahit geldiğini duysun, en güzel yemeklerini ikram ederler. Ben bu kadar mücahitlerin sevildiği bir cihat beldesi görmedim. Halk sokakta giderken görürse, cebindeki parasını çıkarıp mücahide veriyor. Bir dükkana gidince, eğer mücahitseniz sizi yemek yemeden, çay içmeden bırakmıyorlar. Yaşlı kadınlar mücahit görünce dua etmeye başlıyorlar.

Yara aldıktan sonra ne hissettin?

Yarayı aldıktan sonra elhamdülillah dedim. Rabbimden günahlarıma kefaret olması için dua ettim. O an hayatın ne kadar basit olduğunu çok iyi fark ediyorsun. Gerçekliğin ölüm olduğunu ve ne kadar aciz olduğunuzu anlıyorsunuz.

Biz orada yarım saatten fazla bombardıman altında kaldık. Gerçekten çok feci bir şey. İnsan bir an önce bitsin diyor. Bunu yirmi dört saat yaşayan insanlar var. Şimdi aklıma Çeçenistan’da, Filistin’de o bombardıman altında yaşayan insanlar geliyor. Nasıl buna dayanıyorlar diye düşünüyorum. İnsanın bünyesinin kaldırabileceği bir şey değil. Ölümü her an ensenizde hissetmek inanın kolay değil.

Böyle kritik bölgelere, bu tür tehlikeli ve riskli bölgelere genelde her gazeteci gitmez. İslam’i kaygıları olmadan gitmeyi göze alan gazetecinin bir amacı vardır. Sağ salim döndüğünde kazancı artacaktır, şöhret olacaktır. Sen hangi düşüncelerle baktın ki bu tehlikeli ziyaret gerçekleşti?

İstanbul sokaklarında ki çocukları görünce aklıma Irak’ta, Lübnan’da gördüğüm çocuklar geliyor. Bundan sonra Afganistan’da gördüğüm çocuklar da hep aklıma gelecek.

İnsan ölümlerini, o yaşanan acıları gördükçe, burada ki hayat çok basit geliyor. Gerçeklik oradaymış gibi bir duyguya kapılıyorsunuz. Neden risk alıyorum sorusuna vereceğim ilk cevap, bencil olmamaya çalışıyorum olacaktır. Ben sadece kendi annemi, kendi ailemi düşünmüyorum. Müslüman anneleri düşünüyorum. Benim altı tane kardeşim var, oradaki çocuk benim kardeşimde olabilirdi. Amerika orada bir yaşında ki çocuğu öldürüyor. Benim kardeşlerim o bombardımanı bir saat yaşasalar, psikolojileri bozulur. İnsan çıldırır. Onların o şekilde acı yaşaması dayanılmaz. İslam’ın çocukları yeri geliyor öldürülüyorlar, yeri geliyor sakat bırakılıyorlar. Her sabah bomba sesleri ile uyanıyorlar. Yaptığım işi çok insani bir görev olarak görüyorum. Doğru yaptığımı düşünüyorum.

Ben şunu da açık olarak söylemek istiyorum. Taşıdığım Müslüman bir kimliğim var. Ve bu, benim adaletten ayrılmamamı sağlıyor. Adil bir gözlükle bakan herkes hangi safta yer alacağını kolay tespit edebilir. Ben adil bir tercih yaptığım için insan olduğumu düşünüyorum. İnsan olmak tercih yapmaktır. Öncelikle İslam ümmetine aidim. Tercihim tabii ki Müslüman kardeşlerimden yana olacaktır.

Ancak bu düşüncem, benim bir takım yanlışları örtmem anlamına gelmez. Dünyada güçsüzler var, zulme karşı direnenler var. Tercihimi güçsüzlerden, ezilenlerden, zulme karşı direnenlerden yana koyan bir insanım. Dünyada bir enformasyon savaşı var. Bu enformasyon savaşında Müslümanlara, özellikle direniş hareketlerine çok büyük haksızlıklar yapıldığını düşünüyorum. Medyayı ellerinde bulunduran insanların, emperyalizme karşı, siyonizm’e karşı direnen hareketler ile ilgili dünyayı kandırdıklarını düşünüyorum. Dünyaya ve okuyucularımıza bunun böyle olmadığını göstermeye çalışıyorum.

Usame bin Ladin hakkında çok spekülasyonlar yapılıyor. Hayatı ile alakalı, varlığı ile alakalı, yaşadığı yer ile alakalı bu konuda bilgi alabildin mi?

Dadullah’a sordum. O Usame ile görüşüyor. Kesinlikle yaşadığını söyledi. Öldüğü haberlerinden bahsettim, böyle bir şey var mı diye sordum. Uzun uzun güldü. Yalan dedi, Usame bin Ladin’in yaşadığını, sağlık durumunun iyi olduğunu söyledi. Önemli olan kişilerin varlığı değil, cihat fikri önemlidir dedi. Ayrıca Molla Ömer’inde işinin başında olduğunu ve Kabil’in Fethinin yakın olduğunu söyledi. Oradaki bir çok karakol komutanları fethin yaklaşmasına doğru Talibana destek vereceklerini ilan etmişler. Karzai hükümetinin durumu çok sıkışık. Taliban ile görüşmek istiyor. Taliban Karzai ile görüşmeyi reddetti.

Ayağının tozuyla derler, yaşadıklarını bizlerle paylaştığın için okurlarımız adına sana çok teşekkür ediyorum. Ayıca, adil ve doğru bilgileri sunabilme adına gerçekleştirdiğin Afganistan seyahatinin ecrini fazlasıyla vermesini Rabbimden niyaz ediyorum. Tüm okurlarımız adına geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum.

Röportaj: HAMZA ER

(Vuslat Dergisi Ocak 2007)

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35