Alem-i İslâma ne oldu?

Mehmed Ârif Bey Osmanlının tanınmış yazarlarındandır. Aşağıda Ârif Bey'in "Bin Bir Hadis-i Şerif Şerhi" adlı kitabından bir alıntı ve hayatına ilişkin bir bölüm okuyacaksınız.

Alem-i İslâma ne oldu?

Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdu:

“Ümmetim! Sizin hayırlınız, ahiretini dünyâsı, dünyâsını ahireti için terk etmeyen; bir de vücûdu cem’iyyet-i beşeriye üzerine haml-i sakîl ya’nî yük olmayandır.”

 

“Sizin hayırlınız, ahreti için dünyasını, dünyası için ahretini terk etmeyen ve insanlara yük olmayandır” (İmam Suyûti hadisin sahih olduğunu söylemiştir.)

 

Âhiretimiz dünyâdaki amellerimize göre mâ’mûr, mu’âmelât-ı dünyânın esâsı olan ahlâk dahî, âhirete îman ile ölçülür. Eğer dünyâda hüsn-ü ahlâk sahibi olur isek kuvvet ve iktidarla birlikte dîni korumuş oluruz. Bu sâyede sa’âdet-i uhreviyyeyi kazanırız. Yoksa hasira’d-dünyâ ve’l-âhira meydanda kalırız.

 

Ümmet-i İslâmiyyenin farklı mezheb ve dine ayrılması bir yana, birkaç asırdan beridir kavmimizin bir kısmı, gulât-ı sûfiyye gibi, âhiret için dünyâda zühd yoluna sarılmayı tavsiye eder ve bir kısmı da dünya için dinini bile terk etmek yolunu tutar. Evvelki kısım âhiretin muhafazası din ile, din dahî cem’iyyet-i İslâmiyyenin kuvvet ve şevketiyle, şevket ve kuvvet dahî asrın îcâbı olarak Muhammedîler aleyhine zımnen ve sarâhaten, maddeten ve ma’nen hücûm eden e’âdînin ellerindeki kuvvet ve sıkıntının geleceğine ulaşmakla korunacağını ve sırf dünyâyı gerektiren ikinci kısım ise, insan oğlu arasında sa’âdet ve emniyet ve salâh ve iffetin bekâsı dînin vücüduyla, dînin emrettiği ahlâkın muhâfazasıyla kâim olduğunu düşünmüyorlar; Bu cihetle iki taraf da ifrât ve tefrît tehlikesine düşüyorlar: Endülüs Devlet-i İslâmiyye’si ne oldu? Asya Müslümanları ne hâle geldi? Kafkasya cem’iyyet-i İslamiyye’si nasıl yok olmaya yüz tuttu; Hind’de ve Akdeniz kıyısında Cezâyir’de bulunan ehl-i İslâm Hıristiyan devletlerin ne sebeble memlükü oldu, vaktiyle şu kadar milyon nüfûs’u İslamiyye’nin vatanı olan Kırım nereye gitti; Cezâir nasıl belâlara mübtelâ oldu; Tunus nasıl mahv edildi?!

 

Zâyi’ olan cem’iyet ve memâlik-i İslamiyye’nin bugünkü günde yalnız memleketlerinin isimleri hatırlarda kaldı! Ahvâl-i târîhiyyelerini kitaplarda görüyoruz, vücûd-u siyâsîleri mahvolup gitti!

 

Bu yoldaki zâyi’âtın sebeblerini tetkîk ettiğimizde, en evvel iki şey buluruz ki, birisi tefrika, öteki de hasma karşı görünüşteki karşı çıkışın sebeplerine tevessül etmemektir. Ya’nî mukâbele ve hakların savunulması için hazırlamak zorunda oldukları zâhirî kuvvetin gerektirdiği ilmî sebepleri edinmemektir. Bu da, ya yanlış anlama ile terekkiyâta, yâhud kazanmay ma’âz’Allâh dünyânın mâni’ olduğu zannından, yâhud “görenek” denilen güzelliklerin düşmanının yaydığı gaflet sebebiyle dûçâr olduğumuz peşpeşe gelen zararların sebeplerine derinlemesine dikkat edilmemesindendir.

 

Şu hâlde; peşpeşe gelen sıkıntıların hepsi akıl ve tedbîre dayanmaksızın sadece kuru bir dindarlık da’vâsıyla tedbirler ve ulûm-i dünyeviyyenin terk olunmasından, öteki de dînin gereklerinden kökü, esâsı bulunan i’tikadsızlık ve îmansızlık netîcesi olarak görünen ahlâkî bozukluktan ileri gelmiştir. Hiç şüphe olunmasın ki bu kadar âfetler ve belâlar, âhireti korumak için dünyânın lâzım olduğu mütâla’a olunamamasından neş’et etti.

 

Aman azizim! Batan ve kaçan kardeşlerimizin hâlinden ibret alalım, ittifak ve ittihâda çalışalım, farklı doğu milletleri, İslâm birliği etrafında birleşip, milliyet ve kavmiyet ve mezheb itilâfı dağdağalarını kaldıralım da etrâfımız ihâta eden mehvolma düşmanının bir çâresine bakalım.

 

Elhâsıl hadîs-i şeririn siyâk ve sibâkından anlaşıldığına göre, emr-i dünyâ ve âhirette iktisad ve i’tidâli i’tiyâd ile cem’iyyet-i İslâm toplumunun gücünü ve şânını muhâfaza edecek ve akıl ve insâf toplumunun gününü ve şânını muhâfaza edecek ve akıl ve insâf dâiresinde Müslümanların itihâd ve ittifak ve hasımlarına mukâbele için vapurlar, demir yolları ve daha sâir gerekli kuvvetli vucûda getirecek esbâbın icrâsına ümmet-i İslâmiyye’yi kavlen ve fi!ilen teşvik eyleyecek olan zevât-ı kirâm, İslâm’ın hayırlısı ünvânıyla âlem mecmuasının sayfalarında şöhretlerini ebedîleştireceklerdir. Rıdvân’Ullâhi aleyhin ecma’in.

 

Konumuza mevzû olan hadîs-i şerifîn bitiriş cümlesindeki, [insanlara yük olmaz] emr-i şerîfinin dış ve iç manasından: “Yâ hazret-i mü’min! Avare, yaya, tembel velhâsıl faydalı özelliklerinden ayrı durma: cem’iyyet-i beşeriyye üzerine ağır yük olma; vücûdundan âlem istifâde ettirecek sebeplerin husûlüne çalış kahvehâneden, evdeki köşe minderinden veya dergâhda şeyh efendinin kahve ocağından boşu boşuna işsizlikten, ya da düşünme gücünü gayr-i fa’âl bir hâlde bulunmasından dolayı esneyip yatma; asrın îcâbına göre cismini, aklını kullan, kimseye yük olma, ya hüsn-ü tavsiyesinden dolayı diline göz dikme! Eğer ki istemek durumunda olan kişilerden isen bile inzivâ köşesine çekilip kalma; hazır yiyicilik, tembellik aybını kabul etme; bu cem’iyyet-i mübârekenin efrâdından olduğu için çalış, bir işe yara ki âlemden var olduğun bilinsin; zirâ insanlık arasında varlığı ile yokluğu bir olan bir şahsı, o cem’iyyetin fertlerinden saymak abes olur” emr-i kudsîsi istanbât olunmaz mı?

 

 

Yukarıdaki Hadis-i Şerif ve şerhi Mehmed Ârif Bey’in Darulhadis yayınlarından çıkan “Hadisleri Anlamada Toplumsal Boyut” adlı kitabından “Dünya Bülteni” tarafından alıntılanmıştır.

 

-------------------------------------

 

Mehmed Ârif Bey kimdir?

 

Merhum Mehmed Ârif Bey, 20 Rabîülevvel 1261 (29 Mart 1845) tarihinde Erzurum’da doğmuş, herkes gibi dönemin eğitim kurumları olan camilere ve medreselere devam ederek gerekli eğitimin tamamlamıştır. Bir asker olan babası Hacı Ömer Bey gibi Mehmed Ârif de ordunun değişik kademelerinde ve adliye nezâretinde üst düzey görevlerde bulunmuştur. Kendisi 1311 (1893) yılında Avrupa’ya seyahat ederek Batı toplumun yakında tanıma fırsatı elde etmiştir. Mehmed Ârif Bey “Bin Bir Hadis-i Şerif Şerhi”nde çok sık biçimde konu edindiği Mısır’ı ise 1300 (1882) yılında Gâzi Ahmed Muhtar Paşa’nın refakatinde yaptığı seyahatte tanıma fırsatını elde etmiş, Batı’ya ve Mısır’a yaptığı seyahatlerinden edindiği bilgi ve tecrübelerini eserine başarı ile yansıtmıştır. Mehmed Ârif’in bir diğer çalışması da Doksan Üç Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Harbi’nin konu edildiği “Başımızı Gelenler” (Kahire 1321/1903) adlı eseridir.

 

Mehmed Ârif Bey, Mısır Fevkalade Komiserliği baş kâtibi iken orada geçirdiği mide rahatsızlığından dolayı tedavi görmek için İstanbul’a döndükten sonra 13 Sefer 1315 (13 Temmuz 1897) tarihinde Heybeliada’da hakkın rahmetine kavuşmuş, Topkapı dışındaki Merkez Efendi civarına defnedilmiştir.

 

Kitabı ve düşünceleri

 

Müellif, Tanzimât sürecinde Devlet-i Aliye-i Osmâniyye’nin çeşitli kademelerindeki görevleri sırasında; büyük ölçüde âlimlerin gerçek vazifesini ifâ etmemeleri sebebiyle, toplumsal çöküşün olanca ağırlığıyla hissedilip yaşandığı dönemleri görmüştür. Yine askeri görevleri dolayısıyla gittiği yerlerdeki ilmi, içtimai, askeri ve hukûkî gelişmeleri takip etmiş, bu gelişmeler karşısındaki tavrını belirleyerek, düşünce dünyasını sürekli dinamik tutmasını bilmiş ve düşüncelerini eserine yansıtmıştır.

 

Osmanlı ilmiye sınıfı içerisinde yer almamasına rağmen Tanzimat sonrası İslâmcı yazarlarca oldukça yakından tanınan Mehmed Ârif Bey’in düşüncesi, pek çok noktada İslâmcılar ile paralellik arz etmektedir. Özellikle hadise bakışı ve hadis-toplum ilişkisi konusundaki fikirleri, ilgili müellif ve yayın organlarında müsbet yankıları bulmuştur.

 

Mehmet Arif, hem toplumsal fesada hem de bu fesadın tasfiyesine gücü yetecek tek sınıfın ilmiye sınıfı olduğunun farkına vararak yoğun biçimde dönemindeki ulemayı konu edinmiş, onlara ciddi tenkitler yöneltmiş , alimlerin o dönemde  vazifelerini yapmaktan çok uzak , gaflet uykusunda olduklarını, ancak bundan uyanmaları  gerektiği tespit ve çağrısında bulunmuştur. Esasen geçmişi ve dönemin ulemasını eleştirmek, İslamcı ekolün ve ondan övgü ile söz eden müelliflerin temel vasıflarından birisi olup, bu tavır ve bid’atlere dalmış toplumun bu halinden kurtulması için önemli bir adımdır.

 

Mehmet Arif’e göre, toplumda meydana gelen bozulmaların temelinde şeriat uleması denilen sınıfın içine düştüğü ahlak fesadının,inanç kargaşasının önemli bir  rolü vardır. Dolayısıyla sağlıklı bir toplumun oluşması için öncelikle ulemanın ahlaki zaaflarının tedavi  edilmesi, yeniden vakur  ve itibarlı konumunu kazanması şarttır.

 

İslamcılar ile paralellik arz eden bir başka nokta da onun geleneksel eğitim usullerine yönelttiği eleştiridir. Mehmet Arif’e göre Arapça konuşmayı, yazmayı ve okumayı  sağlamaksızın on yılı aşkın süre ile medrese köşelerinde öğrencilerin vaktinin boşa harcandığı bütünü ile geçmişteki problemlerin tartışıldığı  ve yüzlerce yıldır aynı müfredat programlarının okutulduğu bir eğitim sistemi asla İslam dünyasının sorunlarını çözemez, dağılmaya yüz tutmuş İslam toplumlarını bir araya getiremez.

 

Mehmet Arif Müslümanların başına gelen tefrika hastalığını, aynı millet içindeki değişik kesimlerinin birbirine düşmanlığı, mezheplerin kendilerinden başkasını düşman görmesi , iç düşmanlıklar sebebi ile dışarıdan müdahalelere açık bulunması gibi sebeplere bağlamaktadır.bu çerçevede gözlemlere dayalı olarak kaleme aldığı Anadolu coğrafyasının mezhep haritasını ortaya koyan açıklamaları oldukça geniş ve önemli bilgiler içermektedir.yine mısır ulemasının zayıflıkları , Mısır’da hüküm süren İngiliz idareciler karşısında düştükleri acıklı durumlar, Mısırı ulemasının yaygınlaşmakta olan masonluk hareketi karşısında tutumu gibi pek çok hususta ayrıntılı bilgiler sunulmaktadır.

 

Hadisleri anlamada  toplusal boyut içerisinde aldığımız hadislerin ve Mehmet Arif tarafından   yapılan yorumların önemi, vefatının üzerinden yüz yılı aşkın bir süre geçmesine ve devam etmesi için gösterilen olağanüstü gayrete rağmen müellifin muhalifi bulunduğu İslam aleminde yaygınlaşmasını çarpıklık olarak nitelendirdiği batılılaşma hareketinin toplumda hala tartışılması ve neticenin hala değişmediğini ortaya koyması noktasında kendisini göstermektedir.

 

Eserdeki, büyük ölçüde tenkit ve tavsiyeler ihtiva eden yaklaşımlarıyla müellif, çok açık bir biçimde İslam dünyasının batı karşısındaki ezilmişliğinden büyük rahatsızlık duymakta ve bunu ortaya koymaktadır. Gerilemenin , kısmen gerileme nöbetinin Müslümanlara gelmesi ile ilgisinin bulunduğu gerçek ise de, Mehmet Arif’e göre bunda ilmiye sınıfının büyük tesiri vardır. Sonuç olarak o , gerilemenin sebeplerinden birisinin de ulemanın yetersizliği ve çalışmalarının güncellikten uzak olduğu tespitini yaparak düşüncesini ortaya koymuştur.   

 

 

 

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner33

banner37