banner15

'Avrupa'nın öfkeli genç Müslümanları'

BBC muhabiri Roger Hardy'nin hazırladığı, "İslam, Batılı Değerler; ve Avrupa'nın Öfkeli Genç Müslümanları" adlı dizi.

'Avrupa'nın öfkeli genç Müslümanları'

BBC radyosunun hazırladığı "İslam, Batılı Değerler; ve Avrupa’nın Öfkeli Genç Müslümanları" adlı dizinin azağıda banttan çözümünü bulacaksınız. BBC muhabiri Roger Hardy’nin dizisinden Türkçe’ye Ayça Abakan uyarladı, Hüseyin Alkan sundu.

Birinci bölüm: İngiltere
İslamiyet’in Avrupa değerleriyle bağdaşıp bağdaşmadığı yoğun bir şekilde tartışılıyor son yıllarda.                         

Peki, acaba genç Müslümanlar Avrupa’da kendilerini nasıl tanımlıyorlar?
Avrupa’nın epeyidir kapısında bekleyen, ama artık eşiğini de aşmış görünen ve giderek birçok ülkede birden patlamaya hazır yeni sorunu; Avrupa vatandaşı Müslüman gençlik!
2005 yılı Temmuz ayında İngiltere’nin başkenti Londra, 4 ayrı bombalama olayıyla sarsılmıştı. Birkaç ay sonra Fransa’nın başkenti Paris’te patlak veren ama daha sonraki haftalarda başka kentlere de sıçrayan ayaklanmalar vardı gündemde. Ve 2006’nın ilk aylarıysa Muhammed Peygamber’in karikatürlerinin yayınlanmasıyla yine ateşlenen tepkilere, öfkelere tanıklık etti. Avrupa, İslamiyet’in Avrupai değerlerle bağdaşıp bağdaşmadığını daha yoğun şekilde tartışmaya başladı. BBC’nin bu yeni dizisinde Avrupa’nın gerçekten de bir kriz yaşayıp yaşamadığını, yaşananlara Batı’nın kendi içinde yarattığı bir panik olup olmadığını araçtıracağız. Müslümanların öfkesinin kökenlerine inmeye ve Avrupa’yla, Avrupa’nın öfkeli Müslüman gençlerinin nereye doğru yol aldıklarını anlamaya çalışcağız.
Yolculuğumuz soğuk bir kış günü İngiltere’nin kuzeyindeki Leeds kentinde başladı. Bir Cuma gecesi tekdüze evlerden, sokaklardan oluşan tipik bir Leeds mahallesindeyiz. Ama artık burada kentin Pakistan kökenli topluluğu yaşıyor. Bu mahalleyi ziyaret ettiğim Cuma gecesi buluştuğum gençler, İngiltere’nin diğer topluluklarından gençler gibi Puplara ya da gece kulüplerine akın etmiyor; onlar hafta sonunu, yaptıkları derme-çatma bir mescitte ve Kur’an okuyarak geçiriyor. Leeds’de dolaştığımız bu sokaklar 2005 Temmuz’unda Londra’daki bombalı saldırıyı gerçekleştiren gençlerin yetiştiği yöreler. 7 Temmuz’daki saldırıyı düzenleyenler de dahil 50’yi aşkın insan ölmüştü bu saldırılarda. İngiltere’nin bu patlamalarda yaşadığı asıl şok, saldırıları planlayan ve düzenleyenlerin sığınmacı veya göçmen olmayıp İngiltere’de doğup büyümüş, yetişmiş gençler olmasıydı. Üç Müslüman gence, 7 Temmuz’un hayatlarını nasıl değiştirdiğini sorduk:

  1. “7 Temmuz, 11 Eylül gibi olaylar tüm Müslümanları etkileyen gelişmelerdi. Eylemleri bireyler gerçekleştirdi, ama sonuçta Müslümanların adı kötüye çıktı.”
  2. “Evimin kapısından çıkmaya, işe gitmeye ; hatta okula gitmeye bile korkar hale gelmiştim. Her zaman korkuyla düşünüyordum; acaba beni birisi izliyor mu, bu insanların kafalarında acaba neler düşünüyorlar? Benim dinim hakkında ne düşünüyorlar? Yani gerçek anlamıyla korku, kaygı içindeydim; kendimi hiç de güvende hissetmiyordum.”
  3. “Sizce kim daha fazla insanı öldürdü; Tony Blair ve George Buish mu, yoksa Bin Ladin ve Saddam mı?”

Londra saldırılarının üzerinden bir yıl geçmesine karşın, Leeds’de duygusal gerilim hala yüksek. İnsanlar hala çok hassas ve her şeyden önce sorulan soru; “Bu genç bombacılar, niye böyle bir şey yapmaya giriştiler?”
Evinde 6 aylık oğluyla meşgul olan Şemsulgani Londra saldırılarını düzenleyen üç gençle birlikte aynı çevrede büyümüş. Grubun lideri ve yörede öğretmenlik yapmakta olan Muhammed Sıddık Han da onlardan biriymiş: “Evimizin anahtarını onlara teslim edip bir yıl ortada görünmeseniz de hiçbir şey olmaz, size bir zarar gelmezdi. Varınız-yoğunuzu güvenle teslim edebilirdiniz onlara; ama tabi hiçbir zaman insanların içyüzü belli olmuyor. Biriyle ömrünüzün yarısını geçirebilirsiniz, ama asıl yüzünü asla göstermeyebilir size.”
Birçok kişi Londra saldırılarını düzenleyenlerin özellikle de Muhammed Sıddık Han’ın, çevresinde sevilen, toplumla kaynaşmış kişiler olduğunu anlattı. Acaba bu anlatılanlar Şemsulgani’yi şaşırtıyor mu; yoksa Muhammed Sıddık Han ve arkadaşlarının yaptıklarını başka bir şekilde açıklamak mümkün mü?
“Hayır, beni hiç de şaşırtmıyor. Medya’da yansıtılmak istenen tipte bir insan değildi; o, akıllı, zeki, genç bir adamdı. Böylesi bir eylemi gerçekleştirmek için epeyi zeki olmanız gerekiyor. 2 Hafta içinde planlayıp yürütülebilecek bir şey değil bu. Herhalde yıllar sürmüştür, planlama ve hazırlık süreci. O bakımdan bunu yapmak için gösterdiği cesaret ve kararlılıktan ötürü , kendisine hayranlık duyuyorum; ama aynı zamanda ben, eylemlerin kendisine hiç katılmadığımı söylemek istiyorum. Çünkü özellikle bu ülkede siyasi konularda aynı ya da tam ters görüşlere sahipseniz, bunu ifade etmenin daha barışçı, daha demokratik yöntemleri var.”


Peki, Muhammed Sıddık Han’ın bu eylemi niçin gerçekleştirmiş olduğu konusunda bir fikriniz var mı?
Yaptıklarını sonradan açıklamak hayli kolay oldu. Zira kendi görüşlerini anlattığı bir teyp bırakmıştı geride. Her şey açık şekilde belliydi. Tony Blair ve siyasi partilerin içindeki kimi unsurlar Irak konusunun, Filistin konusunun bu eylemle bir ilgisi olmadığını savunuyorlardı; ama Muhammed Sıdık Han, kendi kaydettiği bantta bu olayları gerçekleştirmesinde uluslar arası ilişkilerin rol oynadığını anlatıyordu: “Ben ve benim gibi binlercesi inandığımız şeyler için her şeyden vazgeçtik. Bizi iten güç bu dünyanın sunduğu elle tutulur şeylerden kaynaklanmıyor. Bizim dinimiz İslam; tek bir gerçek tanrı’ya, Allah’a sadık Peygamber ve Allah’ın elçisi Muhammed’in izinde yürümekte olan insanlarız. Bizim etik tavrımız böyle belirlenmiştir. Sizin demokratik yollardan seçilen hükümetleriniz dünyanın her yerinde benim insanlarıma zulmetmeye devam etmektedir. Ve onları desteklemeniz sizi de doğrudan sorumlu hale getirmektedir; tıpkı benim, Müslüman kardeşlerimi korumak ve intikamlarını almakla doğrudan sorumlu olduğum gibi. Biz güvende olana kadar hedefimiz olmaya devam edeceksiniz. İnsanlarımızı bombalamaya, gazla zehirlemeye, tutsak alıp işkence etmeye son verene kadar sizinle mücadeleye devam edeceğiz. Bu bir savaş; ve şimdi bunun ne demek olduğunu siz de anlayacaksınız!” Muhammed Sıddık Han’ın, 7 Temmuz saldırıları sırasında ortaya çıkan, önceden kaydedilmiş bandı.


Peki, bu video kaydı tamamiyle inanılır-güvenilir mi?
Yine Şemsulgani’ye soruyoruz: “Evet, bandın ve kayıtta söylenenlerin inanılır olduğuna hiçbir şekilde şüphem yok. Anlamanız gereken nokta Muhammed Sıddık Han’ın, yaptığına inanıyor olması. Bunun için hayatını feda etmeye hazırdı. Ve bir şeye bu denli güçlü bir şekilde inanmadıkça Muhammed Sıdık Han’ın bu eylemleri niçin gerçekleştirmiş olduğunu anlamanız zor. Bu öfke yıllardır oradaydı. Müslümanlar yıllardır bir çok şeye öfkeli. Ne yazık ki, önemli olan hem ulusal hem de uluslar arası düzeyde politikaları değiştirebilecek kişilerle iletişim kurma yollarına, yöntemlerine sahip değiliz. Bu, hiç kimsenin hatası değil. Bizler ihtiyaçlarımızı dile getirmede açık olamadık ve kimse de bize, ‘Ne düşünüyorsunuz; bu konuda neler hissediyorsunuz?’ diye bir şey sormadı. Dolayısıyla kapı hem içeriye doğru açılır, hem dışarıya. Bence herkes dünyada olup-bitenlerin sorumluluğunu kabullenmeli; çünkü hepimiz de politik yollardan değişim yaratma gücüne sahibiz.”

Londra’daki bombalama olayları çok kültürlülük kavramı üzerinde hararetli tartışmalar başlattı. İngiltere’nin, farklı toplulukları kendi kültürel ve dini geleneklerine bağlı kalarak bu ülkede yaşama olanağı sağlaması sorgulanmaya başlandı. Bu politika 1960’lardan bu yana hükümetlerin hedefleri arasında yer almakta. Ama bir süredir daha sıkça sorulan soru farklılıkları, çok renkliliği kutlamayı esas alan bu politika aslında topluluklar arasında duvarlar çizilmesine mi yol açtı? Çok kültürlülük konusunda başbakan Tony Blair’e danışmanlık yapan Leeds milletvekili John Batel, Birleşik Krallık’ta doğup yetişmiş olan Müslümanların ciddi biçimde kimlik sorunlarıyla boğuştuğunu aktarıyor: “Bu kuşakların büyükanneleri, büyükbabaları Leeds’e 1950’lerde gelmişlerdi. Tekstil sektöründe çalışıyorlardı. Pek İngilizce bilmiyor, seslerini pek fazla çıkarmıyor, işlerinden başka bir şeyle ilgilenmiyorlardı. Onların çocukları dükkancılık ve taksicilik işlerine girişti ve şimdi üçüncü kuşakla karşı karşıyayız; İngiltere’de doğmuş olan, İngiltere’deki herkesin gittiği devlet okullarında okumuş bir kuşak. Evde sürdürülen geleneklere ve törelere sadık, camiye giden, İslam geleneğini sürdürmeye çalışan; ama seküler bir toplumda yaşayan bir kuşak. Ve sonra bu gençler 16-17 yaşlarına geldiklerinde, yaşıtlarının içki içmeye, gece kulüplerinde eğlenmeye gittiğini görüyor ve kendilerini toplumdan dışlanmış hissediyor. Yine bu kuşak dedelerinin, ninelerinin aksine Pakistan’a, Keşmir bölgesine seyahat edebilecek maddi imkanlara da sahip; oralara gidip, bu bölgelerde süregiden şiddete tanık oluyorlar ve kafaları tamamen karışmış halde buraya geri dönüyorlar ve birden romantik bir kimlik kavramı oluşuyor kafalarında, ‘Ben bir Pakistanlıyım; ben bir Keşmirliyim!’ demeye başlıyorlar.”

Leeds, Birleşik Krallıktaki yegane kent değil, bu yeni toplumsal örgüye sahip olan. Başkent Londra’dan, kuzeydeki bir çok kente kadar bir çok yerde tanık olunan kendi kimliğini, benimsetilen değerleri, farklı ve çoğu kez çelişki geleneklerin etkilerini sorgulama, anlamaya çalışma çabası yalnızca İngiltere’ye de özgü değil; artık Avrupa’nın çok kültürlü ve bir çok etnik grubu barındıran toplumlarında da benzer sorular soruluyor, içsel sorgulamalar yapılıyor.
Dizimizin ikinci programında Fransa’ya uzanacağız ve Fransız siyaset ve toplum yapısının farlı grupları bütünleştirmeye nasıl yaklaştığını araştıracağız.

İkinci bölüm: Fransa
Manş Tüneliyle Büyük Britanya adası 10 yılı aşkın süredir Avrupa’ya ve en yakın komşusu Fransa’ya daha da yakınlaştı; ama bu program dizisinin ana teması olan, etnik grupların evsahibi toplumla bütünleşmesi konusunda İngiltere ile Fransa’nın benimsedikleri tutum ve izledikleri siyaset arasında bir okyanus kadar derin fark var. Ancak uzun yıllar barındırdığı değişik grupları, Fransız kimliği altında başarıyla bütünleştirdiğine inanan Fransa’da geçen yılın sonlarında Paris banliyölerinde patlak veren ve Müslüman gençlerin başını çektiği ayaklanmalardan bu yana kendi kültür bunalımını yaşıyor.

Fransa’nın başkenti Paris’in kuzey uçlarına, hatta daha da ötelerine yol alıyoruz. Fransız medyasında ‘zor banliyöler’ diye anılan mahallelerden birinde, Olne’deyiz. Bize rehberlik eden Marks, bu bölgede görevli bir öğretmen. Olne, ilk bakışta düzgün görünüşlü müstakil evlerden oluşan bir ortasınıf mahallesi izlenimi uyandırıyor. Ama az sonra varacağımız sosyal konutların bulunduğu semtin çok daha farklı bir tablo çıkaracağını söylüyor Marks. Ve üstelik bu farklılık, daha Belediye otobüsündeyken kendini hissettiriyor. Olne’de karşılaşacağımız türden gerilimin bir örneğini izliyoruz şimdi. Otobüsün şoförü ve otobüse binen bir delikanlı atışmaya başladı. Delikanlı, şoförün kendisine öfkeli davrandığına, durakta durmak bile istemediğine kanaat getirmiş görünüyor. İkisi de karşılıklı küfür ediyorlar birbirlerine. Gerçekten de gergin bir hava esiyor.

Geldiğimiz semt ilk buluştuğumuz istasyon çevresine kıyasla çok daha farklı, çok daha kalabalık bir nüfus yaşıyor burada: ‘Bakın, şu altı katlı apartman bloklarına! Buralarda pek de beyaz çehreye rastlayamazsınız. Burada Kuzey Afrikalı, Afrika kökenliler oturuyor. Yakınlardaki polis karakolu geçen Kasım ayında ateşe verilmişti. Buradaki polis, insanları epeyi bir taciz ediyordu. Karakol da bu yüzden yakıldı, soruna çözüm olmasa da.’

Kalabalık ve canlı Pazar yerinde Marks, arkadaşı Muhammed’le tanıştırıyor bizi. Paris’in banliyölerinde doğmuş, yetişmiş bir Müslüman genç Muhammed ve kendisi gibi gençlerin ‘Fransız toplumunun geneliyle niçin çekiştiği?’ konusunda acımasızca açık sözlü konuşuyor: “Bir sosyal hizmet görevlisi ve bir Müslüman olarak günlük yaşamımda benim karşılaştığım ve benim gibi, diğerlerinin yüzyüze olduğu iş konusundaki ayrımcılıklar, farklı muamele, Fransız yönetimi ve medyanın tavrı yaşadığımız öfkenin nedenlerini ortaya koyuyor. Örneğin, günde üç kez kimlik kontrolü yapılması; ilkinde ‘tamam!’ diyorsunuz; ikincisinde öfkeleniyorsunuz; üçüncüsünde ise sigortalarınızın atmasını engellemek güçleşiyor.”

Muhammed gibi Müslümanlar yönetim tarafından mağdur duruma sokuldukları inancında. Fransa’daki sorunlardan biri de bu ülkede ‘Müslüman topluluk’ diye bir kavram olmaması; zira Fransız cumhuriyetinde herkesin ‘eşit yurttaş’ olması öngörülüyor. Fransız devlet yapısı toplum içindeki kültürel farklılıkları dikkate almıyor. Muhammed, sokaklara taşan hoşnutsuzluğun bir ölçüde bu düzenden kaynaklandığını ve öfkeli tepkilerin devam edeceğini düşünüyor: “Jacques Chrack, ayaklanmalar patlak verdikten neredeyse üç hafta sonra olaylara müdahale etti. O zaman da yaptığı, ‘Hepimiz Fransız cumhuriyetinin oğulları, kızlarıyız!’ demek oldu; ama uygulamada insanların karşılaştığı ayrımcılık o kadar yüksek düzeyde ki, bu ilkeye bağlı kalınmıyor. Ve bu sorunlara bir çözüm bulunmadan, insanlar siyasi haklarına, işbumla hakkına kavuşmadan durum değişmeyecek.”

İnsanların çok farklı renkler, kokular ve tatlarla kaynaştığı bu Pazar yeri, dünyanın en romantik kentlerinden biri sayılan Paris’in, Şanzelize bulvarı, Eyfel kulesi gibi gözde turistik mekanlarından adeta dünyalar kadar uzak. Burası Fransa’ya göçmüş ailelerin, onların çocuklarının, torunlarının yaşadığı bir mahalle; burası onların dünyası. Dizi dizi dükkanlarda Türk yiyecekleri, Kuzey Afrika yiyecekleri satılıyor; derken, gözünüze Arap dünyalarına, Afrika’ya, Asya ülkelerine ucuz uluslar arası telefon konuşması yapılabilen bir telefon dükkanı çarpıyor. Bu yöreyle Paris’in merkezi arasındaki tezatlık çok büyük ve bazı Müslüman çocukların bize söylediği gibi, ‘Buradaki insanlar,başka bir ülkede yaşıyor sanki!” Çarşıda bizi gezdiren Muhammed helal kesim et satan kasaplara, Kur’an kasetleri satan dükkanlara işaret ediyor; en azından banliyölerde, yaşanılan zorlukların pekiştirdiği güçlü bir toplum ruhu gözleniyor.

Muhammed ve Marks’ın rehberliğinde toplum içinde bir farklılık yaratmayı amaçlayan bir grupla tanışmaya gidiyoruz. Grubun lideri Fatıma. Bu mahallede yaşayanların iş bulmasına, resmi formlar doldurmasına yardımcı oluyorlar. Ama Fatıma, yöre halkında umut duygusu yaratmanın, çok dik bir yokuşu tırmanmaya benzediğini söylüyor: “Bence bu olaylar gençlerin duydukları öfkeli sabırsızlığı, tepkilerini doğrudan ifade etmelerinin bir yoluydu. Kendilerini tam bir boşluk içinde görüyorlar. Kendileri için hiçbir gelecek göremiyorlar ve işte bu bilinmezliğin korkusu bir şekilde patladı.” Bir oyuncu, “Üç yıldır hükümeti uyarıyorduk; artık onları uyandırmanın zamanı geldi, çattı!” diyordu. Protestoların bunun için iyi bir fırsat olduğunu, protestocu gençlere teşekkür mesajı gönderilmesi gerektiğini belirtiyordu. Ben bunu epeyi sert bir mesaj olarak algıladım; ama gerçek de aslında bu!

Fransa’da yaşanan sorunların bir kısmı İngiltere’dekinden çok da farklı değil. Geniş bir gençlik kitlesi, kendisini dışlanmış hissediyor. Ve medyayla daha geniş anlamda toplumun, kendilerine düşmanlık beslediğine inanıyor. Ancak iki ülke arasındaki büyük fark İngilizlerin çok kültürlülük anlayışıyla Fransızların bundan tamamıyla farklı olan ülkede tek bir kültür bulunduğu, onun da ‘Fransız kültürü’ olduğu; dolayısıyla geldiğimiz yerin ve kökenlerimizin önem taşımadığı yolundaki anlayış arasında gözleniyor. Fransız modelinin temelinde de çok belirgin bir laiklik düşüncesi yatıyor. Aslen İranlı olan, ama Paris’te yaşayan ve Fransız vatandaşlığına geçmiş olan bilim adamı Ferhat Osnokavar’ın çözümlemesini dinleyelim: “Sekülerlikten çok daha öteye giden bir durum var burada. Bu çağda artık hemen her Avrupa toplumunun ABD’ye kıyasla; örneğin, seküler hale gelmiş olduğunu söyleyebiliriz. Ama Fransız modeli yalnızca seküler olmakla kalmıyor, aynı zamanda dini bulunmayan bir yurttaşlığı öngören devlet odaklı bir yapı getiriyor; ve dinle kamu dünyasının herhangi bir şekilde çakışmasına, birleşmesine kesinlikle karşı olan bir düzen bu! Fransızlarla İngilizler arasındaki temel farklılık bu sanırım. Kamu önünde hem İngiliz vatandaşı hem de Müslüman, Hıristiyan ya da Budist, ya da başka bir dinden olmanız mümkün. Fransa’daysa, bu tamamen yasak! Resmi sıfatınızla bir kiliseye ya da başka bir dini örgütlenmeye ait olduğunuzu ortaya koyamazsınız. Tarafsız, tamamıyla tarafsız olmanız, dini inançlarınızın bir yurttaş olarak kamu önündeki konumunuzu etkilememesi gerekir; en büyük fark işte bu!”

Paris Banliyölerinde 2. Gün
Bu kez başkentin Kuzeybatısında Nantre’deyiz. Şimdiye kadar gördüğümüz yerler beklendiği kadar yıkık-dökük, köhne yerleşimler değil; hatta Leeds kentinde tanık olduğumuzdan daha iyi durumda birçok yer. Nantre’de eski bir sosyal konut bloğu yıkılıyor, yerine cam ve çelik malzemeden oluşan yepyeni bir yerleşim ve yaşam alanı inşa edilmesi planlanıyor. Ama Müslümanlar yeni projelerden pek etkilenmişe benzemiyor. Sigara dumanına boğulmuş bir cafede karşılaştığım Ali, 24 yaşında ve hala toplumda sağlam bir yer edinebilme çabasında: “Durum çok ciddi. Fransa kendisini iyi bir ülke olarak görüyordu; başkalarına örnek olacak bir ülke! Ama şimdi herkese ihanet etti; özellikle de biz, banliyö gençliğine. Biz Fransız’ız, burada çalışma hakkımız var; ama adın Ali’yse, Muhammed’se imkansız bir şey! Büyük ikiyüzlülük var. Adı Frank veya Nicola olan birinin iş bulma şansı bize göre çok daha fazla. Benim bir işim vardı bir zamanlar ama uzun sürmedi; buralarda iş bulmak çok zor.” Fransa’da dinin sorun olduğunu, Müslüman olan bir insanın başının dertten kurtulamadığını söyleyen Ali, bir Fransız’dan daha deneyimli, daha yetenekli bir kişinin, sırf Müslüman olduğu için o işi alamadığını; aynı işin daha az becerikli ve daha az akıllı bir kişiye verildiğini anlatıyor.

Peki ama Fransızların, İslamiyet’le bir alıp-veremediği mi var?
Ali’nin yanıtı şöyle: “Orda İslam’ı kabul etmiyorlar; oysa İngiltere’de kabul görüyor İslamiyet. İngilizler kabul etti; niye sizde, İngiltere’de az sorun çıkıyor Fransa’ya kıyasla! Burada insanlar İslam’a hoşgörü göstermiyor. Politikacılar bize cami yapma sözleri veriyor bir yandan; ama bir yandan da bizi ‘terörist’ diye adlandırıp hakaret ediyorlar. İnan ki, burada olduğundan daha fazla fırsata sahip olabilirdik, biz İngiltere’de.”

Paris protestolarının patlak verdiği Klişi Subuo’da göçmen ailelerinin çocuklarının buluştuğu canlı bir gençlik lokalindeyiz. Kahve makinelerinin arkasında büyük bir sahne göze çarpıyor ve bu sahnede de ‘stand up’ komedyeni olmaya hevesli gençler elemeden geçiyor. Bu enerjik yaşama olumlu bakan genç insanlar kendi yaşamlarında bir şeyler yapabilmek istiyorlar. Ama Fransa’daki birçok Müslüman genç gibi 2005 yılı sonundaki protestoların, şiddet olaylarının mirasından da kaçamıyorlar. Samir adlı bir genç geçen yılki şiddet olaylarının kıvılcımı olan ve polis takibinden kaçarken kaza sonucu ölen iki genci anmak için bir grup oluşturmuş. Samir, yaşananların gelişigüzel ortaya çıkmış şiddet olayları olmadığını, bir ayaklanma olduğunu düşünüyor; “Tek bir basit neden var; bu gençlerin söylemek istediği bir şey vardı, o kadar! İki arkadaşlarının ölmesini izlediler ve duygularını açığa vurmak istediler. Bunu da şiddet yoluyla yaptılar; tıpkı çaresiz kalan bir insanın, kendisini kesmesi hatta intihar etmesi gibi bir duygu bu; aynı şey. Onların da yaptığı buydu ama onlar kendilerine değil, çevrelerinde gördüklerine karşı saldırıya geçtiler.”
Samir, kurduğu grubun amacının genç Müslüman arkadaşlarının acısını duyurmak, dile getirmek olduğunu söylüyor. Paris ve diğer büyük kentlerin banliyölerinde geniş yankı bulan duygular bunlar. Daha önce de isyanlar patlak vermiş, ama değişen bir şey olmamıştı Fransız banliyölerinde. Bu defaysa mesajı, gerçekten duyurmak istiyorlar.

Paris’te görevli İran asıllı bilim adamı Ferhat Hosrokavaz, geçen yılki olaylardan çıkardığı sonuçları şöyle sıralıyor: “Bakın, bu ayaklanmalar Fransız modelinin bir tür reddidir; ama aynı zamanda hiçbir geleceği olmayan birçok gencin duygularını yansıtmaktadır. Bu gençler Fransız toplumu içinde kültürel, ekonomik, sosyal ve siyasal bakımdan reddedildiklerine inanıyor. İşte bütün bu boyutlar bir araya geldiğinde Fransız toplumuna karşı sergilenen tutum ortaya çıkıyor. Yakılan otomobillerin çoğu, bu gençlerin yaşadıkları yoksul mahallelerde, belki de tanıdıkları kişilerin ya da ekonomik durumları pek o kadar da iyi olmayan insanlara aitti. Bir çok defa giriştikleri tahribat, aslında bir bakıma kendilerine yönelttikleri bir tahribattı; Ve bu, Fransa’da sürekli görülmeye başlayan bir olgu. Her yıl binlerce taşıt yakılıyor; yani ekonomik dışlanmaya, kültürel anlamda reddedilme ve derin bir ‘küçük düşürülme’ duygusu ekleniyor. Paris olayları ve Londra’daki bombalı saldırılar çok farklı nitelikte tepkilerdi. Ama Fransa ve İngiltere’nin azınlıklara karşı farklı tutum izlemelerine karşın iki ülkede yaşayan genç Müslüman topluluklar da ortak bir dışlanmış ve küçük görülme duygusu belirmekte. Ve İngiltere’nin de, Fransa’nın da tam anlamıyla başarılı bir toplumsal bütünleşme modeli bulamadıkları açık. Avrupa’nın yeni Müslüman kuşakları temelde benimsenmek, kabul görmek istiyor. Ama, 11 Eylül sonrasındaki ortamda bu, karşılık bulması hayli zor bir istek.”
Bir sonraki programımızda Avrupa’nın en liberal ve en hoşgörülü ülkeleri olarak görülen Hollanda’da yeni ve topluma yabancılaşmış bir Müslüman kuşağa nasıl bakıldığını araştıracağız. (bbc, 13.9.006)


Üçüncü ve dördüncü bölüm: Hollanda…
…………………………………………….
Beşinci bölüm: İtalya
Mussolini’nin torunları Müslümanlara karşı
Milano’daki bir apartmanın 5. katındayız. İki küçük oğlanla bir kız çocuğu dar bir koridorun çıplak beton zeminine oyuncaklarını yaymış oynuyorlar; oynayabilecekleri başka bir yer yok çünkü. Anne-babaları İtalya’ya Mısır’dan göçmüş: “Hiçbir kadın böyle bir yerde yaşamayı kabul etmez. Ama çocuklarım babalarından ayrı büyümesinler diyerek katlandım hep bu memlekete. Çok korkunç; binanın en üst katı, merdivenler dimdik. Alışveriş torbalarıyla, hamileyken buralara nasıl tırmandığımı bilseniz! Çocuklarla oturup oynayabileceğim, onlara ders çalıştırabileceğim kadar bir yer bile yok evde.  Sıcak su yok; bulaşıkları bile banyoda yıkıyorum. Sonra çok soğuk, çocuklar sık sık hastalanıyor.”

Mısırlı genç çiftin yaşadığı yer küçücük bir odadan ibaret. Yataktan geriye pek yer kalmıyor. Bir pencere, bir de pek tehlikeli görünen gaz ocağı var bir köşede. Bu odada 5 kişi yaşıyorlar. Evin erkeği adının radyoda yayınlanmasını istemiyor. İnşaatlarda çalışıyormuş, iş buldukça. Şu anda işsiz. Çocuklarının İtalyanca değil Arapça öğrenmesi için büyük gayret gösteriyor. Çok yoksullar. İçinde yaşadıkları toplumdan tamamen tecrit olmuş durumdalar. Yanlarından ayrılırken, bu ailenin ve onlar gibilerin geleceği hakkında bir karamsarlık çöküyor içime.

İtalya’da ziyaret ettiğim Müslüman’ların durumu; daha önce İngiltere, Fransa ya da Hollanda’da tanıştıklarımdan çok farklı. İtalya’nın Müslüman toplumu genç ve çoğunlukla bu ülkeye köklerini salmamış, birinci kuşak göçmenlerden oluşuyor. Dünya kadar sosyal sorunlarla boğuşuyorlar. Sorunları sadece ev bulmak, iş bulmaktan ibaret değil; toplumsal ilişkilere dair en temel konularda büyük güçlükle karşı karşıyalar. Milano’da yayımlanan Coriella Dellasera gazetesinde köşe yazarı, Mısır kökenli bir İtalyan vatandaşı Magdi Aglan: “Bu toplumda kaynaşma yok, İtalya’daki Müslümanların çoğu doğru dürüst İtalyanca konuşamıyor. Buranın kültürünü bilmiyorlar, dinine yabancılar, İtalyan toplumunun değerlerini paylaşmıyorlar.” Aynı gazeteci ülkedeki Müslümanların böylesine tecrit koşullarında yaşamasının tehlikeli sonuçlar yaratabileceğini söylüyor: “Büyük bir problem bu; çünkü Müslümanlarla İtalyanlar arasında mesafe yaratıyor. Beni kaygılandıran diğer bir şey de İtalya’daki camilerin durumu; çoğunlukla radikal İslamcı grupların kontrolünde bu camiler. Bazıları cihadı savunuyor ve bu durumda İtalya, İslamcı terörist yetiştiren bir ülke haline geliyor.”

Magdi Aglan sözünü sakınmayan biri; fakat bahsettiği şeyleri kendi gözlerimle görmek ve sorularıma yanıtlar aramak istiyorum; ‘İtalya gerçekten radikal İslamcı yetiştiren bir ülke mi? Müslüman gençlerin toplumla bütünleşme şansı nedir?’

Bana yardım etmeyi kabul eden 20 yaşındaki öğrenci Usame ile yola çıkıyorum. Usame Mısırlı bir aileden geliyor. İslam kültürüyle büyümüş. Yakınlarda bir şey imanını iyice kuvvetlendirmiş: “İlk kez geçen yıl Kur’an’ı gözlerimle değil, beynimle okumaya başladığımda  gerçek bir Müslüman oldum. Okuduklarıma inanamıyordum. Okuduklarım hayatımı değiştirdi. Daha önce dini inancı olmayan herhangi bir İtalyan genci gibiydim; ama Kur’an’ı okuyunca değiştim.”
Usame, İtalyan vatandaşı olmuş sayılı Müslümanlardan biri, ama acaba kendisini nasıl tanımlıyor?
“Her şeyden önce Müslüman’ım, sonra Arap’ım, ondan sonra Mısırlıyım, sonra Afrikalıyım; son olarak da İtalyan’ım.”

Usame, Politikacılar bol bol toplumdaki farklı kültürlerin bir potada erimesinden, bütünleşmesinden bahsediyorlar. Sen,yaşamında böyle bir şey istiyor musun?     
“Bütünleşme sorun değil burada; fakat dinden bahsettiğinizde, işler değişiyor. Ben burada metroda Kur’an’ımı açıp okuduğumda hiç kimse benle konuşmuyor.”
Usame, hayatındaki en önemli şeyin, kimliğinin en önemli parçasının “İslam” olduğunu söylüyor. Dini inancıyla, içinde yaşadığı Müslüman olmayan toplumun gerçeklikleri arasında kalan tek genç Usame değil. Yaşadığı kent Milano yalnızca Katolik inancının kalelerinden biri değil, aynı zamanda büyük bir iş merkezi ve dünyanın en önemli moda merkezlerinden biri. Usame ve onunla benzer durumdaki arkadaşlarının işi kolay değil anlaşılan: “Adım Sara Muhammed. 21 yaşındayım. Hayatım zor; çünkü Müslüman’ım, İtalyan’ım ve Mısırlıyım, onun için sorunlarım var. İnsanlar beni gördüklerinde önce kötü biri olduğumu düşünüyorlar, benden biraz ürküyorlar; benim fanatik olduğumu sanıyorlar hemen.” Avrupa’daki gezim sırasında Müslüman gençlerden çok duyduğum şikayetler bunlar.

Müslümanlarla, Müslüman olmayanlar arasındaki uçurumu daha da derinleştiren bir gelişme de bu yıl Danimarka’da patlak veren karikatür kriziydi. Rehberim Usame, krize Müslümanlar arasındaki yaygın tepkiyi yansıtıyor: “Bize hakaret edildi. Ben günde beş vakit namaz kılıyorum ve günümüzün önemli bir kısmında Peygamberimizi düşünüyorum; dolayısıyla Müslümanlara hakaret edilmesi başka, Peygambere hakaret başka! O’na hakaret ettiklerinde bizim fikirlerimizi, yüreklerimizi aşağılıyorlar; yüreklerimizi söküp almak istiyorlar bizden.”

Danimarka’da patlak veren karikatür krizinin yarattığı tartışmalar doruğa tırmandığı günlerde Milano’daki en büyük camiyi ziyaret ediyorum. Cuma namazı için yüzlerce kişi toplanmış, çevredeki caddeye kadar taşmış seccadeler; yoksa, gazete kağıtları üzerinde hocanın vaazını dinliyor. Havada öfke var. Cemaat benimle konuşmaya pek istekli değil; karikatür krizi medyayı her zamankinden daha kuşkulu bir konuma sokmuş görünüyor. Tahmin ettiğim gibi vaazın konusu da “karikatür krizi” zaten: “Bu karikatürlerin, böylesine cahil insanlarca yayınlanmış olması Peygamber efendimize zarar vermez. Bu insanlar, kuvvetle üflerlerse güneşi söndürebileceklerini ya da denizlerin suyunu bir bardağa toplayabileceklerini mi düşünüyorlar? Ne zannediyorlar bunlar kendilerini? Bu olay İslam ümmetini uyandırdı,  hem de ne uyandırmak! Yalnızca karikatürler değil; on yıldır devam eden, İslam’ın küçümsenmesi ve alaya alınması Müslümanları artık uyandırdı.”

Ateşli vaazını dinlediğimiz, caminin Mısırlı imamı Ebu İmad, İtalya’da genel olarak radikal bir din adamı olarak görülüyor. Kendisi ve bu cami çevresinde oluşmuş olan İslam merkezi radikal gruplarla bağlantılı olmakla suçlanıyor. İmam Ebu İmad’ın bu tür suçlamalara yanıtı şöyle: “Bu, tamamen bir yanlış anlamadan kaynaklanıyor; her şey yanlış anlaşılıyor. İslam’da radikalliğin tanımı nedir, terörizmin tanımı nedir? Bakın, biz bir İslam merkeziyiz, dünyanın dörtbir yanından fakslar alırız. İnsanlar bizi arar,belli konularda bilgi almak ister. Tanınmış bir örgütüz. Telefonumuzu, faksımızı herkes biliyor; işte bu yüzden bu merkezin radikal gruplarla, köktencilerle ya da terör gruplarıyla ilişkisi olduğunu düşünüyorlar; sorun burada!”

Milano’dan bazı Müslümanların Irak’ta savaşmaya gittiği söyleniyor, doğru mu bu?
“Yo, ben böyle bilmiyorum. Duyduğuma göre bir kişi Irak’ta Amerikalılara karşı savaşmak için gitmiş ve intihar eylemi yapmış; bilmiyorum. Burada, camiye ibadete geldiği günlerde gayet normal bir insandı. Birden ortadan kayboldu; ama bu, bu camiye gelen 2000’den fazla kişiden yalnızca biri, çok büyük bir oran değil. Yine de asıl mesele, bu insanın hangi sebeple böyle davranmış olduğudur bence; dünyadaki adaletsizlikler yatıyor bütün bunların altında, özellikle de İslam’a ve Müslümanlara karşı!”

Ebu İmad’ın camii kendi kendine yeterli bir toplum merkezi gibi; kitapçısı, bakkalı, aşevi, helal et satan kasabı bile içinde. Kendisini İtalyan toplumundan dışlanmış hisseden Müslümanların, niçin buraya geldiğini anlamak zor değil. Fakat İtalyan Coriella Dellasera gazetesinin Mısır kökenli köşe yazarı Magdi Aglan,her şeyin bu kadar masum olmadığı görüşünde. Ona göre, bu gibi yerlerde insanlara zararlı mesajlar veriliyor ve Ebu İmad gibi imamlar, zor durumdaki bir toplumu istedikleri gibi yönlendirip istismar ediyor: “Bir terör eylemi yapıldığında daima iki ayrı düzeyi de görmeliyiz; kuklalar ve kuklaları oynatanlar… Kuklaları oynatanlar tabi çok daha önemli, onlara odaklanmak lazım. Eğer bunlar olmasaydı terörizm diye bir şey olmayacaktı. Planı hazırlayan, parayı veren, İslam’ı kullanarak birilerini yönlendiren biri olmasaydı terör eylemi de olmayacaktı; böyle düşünmek lazım.”

Avrupa’daki Müslümanlar özellikle de gençlerin, içinde yaşadıkları toplumla geldikleri toplumun değerleri arasında karşılaştığı sorunları Avrupa’da ve dünyada yaşananlardan etkilenişlerini irdelediğimiz programların sonuncusunda yine İtalya’da olacağız. Ve terör suçlamasıyla yargılanan gençlerin duruşmasının yapıldığı Milano’daki bir mahkeme salonundan devam edeceğiz tartışmalar.


Altıncı bölüm
Avrupa’nın öfkeli Müslüman gençleri ve İtalya’daki Müslüman gençlik
Milano’da bir mahkeme salonundayız. Salonun bir köşesine yerleştirilen demir parmaklık kafesin içinde, sanık konumundaki 6 Müslüman genç oturuyor. Kafesin çevresinde çok sayıda silahlı İtalyan polisi var.
(Konuşma sesleri)
Konuşan, İtalya’nın terörle mücadele konusunda önde gelen savcılarından Armando Spataro. Daha sonra, duruşmaya ara verildiğinde bana davayı anlatıyor: “Bu, altı sanığa karşı açılmış bir dava. Bir grup insanın bir çok kişinin Irak’a ya da Afganistan’daki eğitim kamplarına gitmesini sağlamak üzere sahte seyahat belgeleri hazırladığını keşfettik. Bunlar, farklı kökenlerden insanlar; bu, önemli bir nokta. Aralarında Cezayirli, Faslı, Tunuslu, Somalili kişiler var; önemli bir grup bu. Aralarında sık sık İtalya’da bir bombalı eylem yapmaktan da söz ediyorlardı; neyse ki,bunu yapamadan tutuklandılar.”

İtalya, coğrafi olarak bir geçiş noktası olmaya müsait konumundan dolayı, sahte pasaport şebekeleri açısından ideal bir yer. Milano’nun, özellikle radikal Müslüman grupların bu tür faaliyetlerinin merkezi haline geldiği düşünülüyor. İtalyan savcı Armando Spataro, özellikle eğer bir toplumda Müslümanlarla toplumun diğer kesimleri arasındaki bağlar zayıfsa bu tür grupların başarı şansının daha yüksek olduğunu söylüyor: “Terör grupları genellikle Müslümanların toplumla bütünleşmesine karşı dururlar, bütünleşmeyi reddederler. Bu bakımdan toplumda bütünleşme büyük önem taşıyor. Çünkü bu yolla Müslüman toplumun ılımlı kesimlerini bu tür radikal etkilerden uzak tutmuş olursunuz. Onların yardımına, özellikle ihtiyacımız var;çünkü bu mücadele sadece polis soruşturmalarıyla ve mahkemelerle kazanılamaz, İtalya’da yaşayan Müslüman toplumun yardımına ihtiyaç var.”

O zaman İtalya’nın, ülkede yaşayan Müslümanların toplumla bütünleşmesi konusunda atacağı adımlar aynı zamanda güvenliği artıran faktörler oluyor. Yetkililer, ülkenin yakın bir gelecekte yalnızca radikal eylemciler yetiştiren bir yer olmakla kalmayıp, bizzat terör eylemlerine hedef olabileceğinden kaygı duyuyor, 2004’te İspanya’da ya da 2005’te İngiltere’de olduğu gibi. Şu anda ülkede yaşayan Müslümanların toplumla bütünleşmesi fazlasıyla yavaş ve çetin bir süreç gibi görünüyor. Acaba neden böyle, güçlükler neler?

Daha önce Milano’da bana rehberlik yapan Müslüman genç Usame’yle buluştum yeniden. Birkaç arkadaşıyla beraber bir kebapçıda bekliyordu beni. Arkadaşlarının bir kısmı Usame gibi Arap ailelerinin çocukları; biri hariç, Habibe! Habibe sonradan Müslümanlığı seçmiş bir Romanyalı. Avrupalı olmasına Avrupalı; ama başını örttüğü andan itibaren, kendisine farklı bir gözle bakıldığını anlatıyor: “İtalyan toplumundaki düşmanlığı hissediyorum. Örtündüğüm zaman bizzat kendim denemiş oldum bunu, farkı hemen hissettim. Müslüman kardeşlerimden hemen olumlu bir yaklaşım buldum,birçok arkadaş edindim. Ayrıca mesela tramvaya bindiğim zaman bazen Müslüman kardeşlerim kalkıp yer veriyorlar bana, çok sıcak; fakat diğer İtalyanlar çok düşmanca davranıyor, düşmanlığı gözlerinden okuyabiliyorsunuz. Tabi televizyonlarda filan, bizden nasıl bahsettiklerini de görüyoruz. Hakkımızda yalanlar yayıyorlar, çok öfkeleniyorum buna.”

Habibe ve arkadaşlarının, İtalya’daki durumla ilgili olarak çizdiği tablo gayet karamsar. Bu ülkede Müslümanların çoğu “vatandaş” değil, dolayısıyla siyasi haklara da sahip değiller; bu bakımdan, Müslümanların onlarca yıl önce gidip kök saldığı Kuzey Avrupa ülkelerinden çok farklı bir konumda. Fakat, sorunun yeni olması bir avantaja çevrilemez mi acaba? Yani İtalya; İngiltere’nin, Fransa’nın, Hollanda’nın tecrübelerinden dersler çıkarıp bazı adımları çok önceden atamaz mı?


Milano’da son günüm
Bu günü Usame ile günlük yaşamından bir kesiti paylaşarak geçiriyorum, bir kreşte. Usame bu kreşte haftanın bir günü, pazartesileri yarım gün çalışıyor; çocuklarla oyun oynuyor. Zengin ve yoksul çocuklar arasındaki farklılıklar onu çok etkilemiş, özellikle göçmen çocukları; genç Müslümanlar için eğitimin çok önemli olduğuna inanıyor. İtalyan devlet okullarını beğeniyor aslında; ama Müslümanların, İslami değerlerden uzak bu çürümüş toplumsal düzen içinde, okul dışında birçok bakımdan eğitilmesi gerektiğini düşünüyor: “Evde aldıkları eğitimde bir sorun yok, fakat evin dışında aynı eğitimi bulamıyorlar. Sokaklardaki tüm posterlerde çıplak kadın resimleri var; dolayısıyla evin dışında öğrendikleri çürümüş değerler. Aile eğitiyor ama çocuklar okulda, işte, sokakta, her yerde bir şeyler öğreniyor. Sorun da işte burada; çocuk, kendisini evde öğrendikleriyle dışarıda karşılaştıkları arasında buluyor ve nerde duracağını bilemiyor.”
Usame’yi yaşıtlarından farklı kılan da bu! Okuduğu üniversiteye gitmek üzere yola çıktığımızda hala bu konuyu tartışıyoruz. Bu, Usame’nin üniversitedeki ilk yılı: “Bence üniversite toplumun kalbinin attığı yer. Çok ilginç buluyorum burayı. Burada bana toplumun nasıl olması gerektiğini öğretiyorlar, ama nasıl olduğunu değil; olması gerekenle, olan arasındaki fark bence çok büyük!”

Okuldaki büyük anfide derse giriyoruz. Bu dersin konusu: kadın hakları. Usame dikkatle dinliyor, notlar alıyor. Ve bir ara elini kaldırıp, soru sormak üzere söz istiyor. Usame, “Kadının özgürlüğü Muhammed Peygamberle başlamıştır” diye söze girince,sınıf arkadaşlarından “Hayret!” nidaları yükseliyor. Usame, devam eden tartışmada Suudi Arabistan’da kadınların özgür olduklarını, Muhammed Peygamberin, kadınlara özgürlük verdiğini söylüyor. ‘Sınıf arkadaşların ya da öğretmenin, söylediklerine pek inanmış görünmedi’ diyorum, dersten sonra: “Evet, çünkü İslam hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Kadınlar hakkında konuştukları için, kadınlara ilk defa Batı toplumlarında hak tanındığını düşünüyorlar; oysa Arabistan’da daha önce kadınların, hakları bakımından erkeklere eşit oldukları kabul edilmişti. Öğretmen bundan hiç bahsetmiyordu, onun için söz aldım. Batı’ya tarih boyunca bazı fikirler Arap toplumundan ve İslamiyet’ten gelmiştir. Batı’nın bunu kabul etmesi lazım.”

Usame radikal biri değil; ama doğup büyüdüğü ve içinde yaşadığı toplumla ayrı değerlere ve inançlara sahip, bunları korumaya da kararlı görünüyor: “İnançlardan taviz vermektense, biraz daha yalnız ve çetin bir hayata katlanmak yeğdir” diyor. Batı toplumlarının kaydettiği bir çok ilerlemeyi takdir ediyor, hayranlık duyuyor; ama, “Ahlaki bir boşluk var!” diyor: “İnsanlar paraya ve maddi şeylere tapıyorlar.” İşte bu yüzden, değerlerinden ödün vermektense, daha yalnız ama daha ahlaki bir yaşam sürmeyi yeğlediğini söylüyor. Usame yalnız değil, onun gibi düşünen birçok bir çok Müslüman genç var; yaşamlarını, İslam’ın bu yeniden idealize edilmiş vizyonu temelinde şekillendiriyor ve içinde yaşadıkları toplumla bütünleşmeyi reddediyorlar. Bir yandan cesaretlerine hayran oluyor, ama bir yandan da bu ödünsüz yaşam biçiminin onları nereye götüreceğini düşünüyor insan!


Usame’ye soruyorum; Sence iyi bir Müslüman böyle bir ülkede idealindeki yaşamı sürebilir mi?
“Ancak, insanlar içinde oldukları gafletten çıkabilirse. Çünkü insanlar, İslam hakkında hiçbir şey bilmiyorlar; ama beni, benim gibi Müslüman olan kardeşlerimi ve İslam dünyasını çabucak yargılayabiliyorlar. Bu toplum, iyi bir Müslüman olmak isteyene destek vermiyor, çok güçlü olmanız lazım.”

Milano’dan ayrılmaya hazırlanırken Avrupa’da yaptığım bu gezi, gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçiyor ve düşünüyorum; gördüğüm şeylerin çeşitliliği bu gezimin en çarpıcı yanı: ‘İngiltere, Fransa, Hollanda ve İtalya gibi birbirinden bu kadar farklı deneyimlerin yaşandığı dört ülkede gördüklerimi nasıl birleştirebilirim ve bu gözlemlerimden hangi ortak yargılar çıkarabilirim?’ diye soruyorum kendime. Belki de bütün bu deneyimleri birbirine bağlayan şey, bütün bu ülkelerde Müslüman gençlerin tümünün hissettiği yabancılaşma ve dışlanmışlık duyguları; peki ama bu yabancılaşma, nasıl ifade edilecek?

Amsterdam’da karşılaştığım “repçi gençler” gibi bir kısım Müslüman genç, Müslümanlıklarını daha soyut bir düzeyde, kimliklerinin bir parçası olarak muhafaza etmekle beraber, aslında yaşadıkları ülkenin laik gençlik kültürüyle kaynaşıyorlar. Müslüman gençlerin bir kısmı ise İtalya’daki genç dostum Usame gibi zoru seçiyor, Müslümanlığı yeniden keşfediyor ve yaşam biçimi olarak benimsiyor; ve bu onu ister istemez, kendisi gibi olmayan yaşıtlarından, arkadaşlarından ve toplumun genelinden koparıyor.

“Toplumsal bütünleşme gerçekleşemez” ya da “İslam, Avrupa toplumuna uymaz” gibi tezler, bana göre birer efsane; fakat şunu kabul etmek lazım, bütünleşme çok ağır işleyen ve çok zor bir süreç. Ve şu ana kadar bu konuda doğru bir yol izlediğini iddia edebilecek tek bir Avrupa ülkesi yok; ama açık olan bir şey var, eğer bu süreç yani toplumsal bütünleşme başarılamazsa, Avrupa’nın giderek büyüyen Müslüman toplumunun öfkesi, şiddete dönüşebilir.

 

(bbc, 27.9.2006)

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48