Başörtüsü yasağı abartıyı da istismarı da artırdı

Ayşe Böhürler, gazeteci-yazar Cihan Aktaş ile başörtüsü konusunu konuştu.

Başörtüsü yasağı abartıyı da istismarı da artırdı
Başörtüsü tartışmaları pek çok kitabının ortaya çıkmasına neden oldu. Bu kitaplar içinde ilklerden birisidir “Kılık Kıyafet ve İktidar”. Başörtüsü meselesine tarihi bir perspektiften bakar. Bu nedenle başörtüsü ile ilgili yapılmış bütün çalışmalara kaynak teşkil eder. 1989’da bu tartışmaların çok canlı canlı ve yasakların bu kadar acımasız olmadığı bir dönemde yazılan kitap yeni bir isim ve yaklaşımla yazarı tarafından yenilenerek tekrar yayınlandı. Moda tabirle güncellendi. Cihan Aktaş bu ülkenin entelektüel kadınları içinde neredeyse her yıl bir kitap verecek bir verimlilikte, yazı hayatını her şeyin üzerinde tutarak büyük bir verimlilikle sürdürdü. Başını örtme despotluğu ile başını açtırma despotluğu içinde iki ülkeyi yakından bilmesi yeniden güncellediği ve bir anlamda başörtüsünün tarihsel serüvenini pek çok boyutuyla anlatan kitabı çok daha önemli kılıyor. Hamasi nutukların ötesinde bilgi edinmek isteyenler için kaynakça teşkil edecek kitabın yazarıyla başörtüsü meselesindeki değişen yaklaşımlarını konuştuk.

Başörtüsü uzun yıllardır Türkiye’nin önünde çözümü en zor konulardan biri gibi duruyor. Kitabınız bu anlamda neleri içeriyor? Daha önce yayınladığınız bir kitabı yeniden revize etme ihtiyacını neden hissettiniz?

Biliyorsunuz, Kapı Yayınları bütün kitaplarımı sırayla yayınlıyor. Geçen sene, ilk baskısı 1989’da yapılmış olan Kılık-Kıyafet ve İktidar başlıklı çalışmamın ilk cildini yayına hazırlarken, 80’lerdeki yasaklar üzerine yoğunlaşan ikinci cildi yayınlama konusunu düşünmek zorunda kaldım, o cilt çok hacimli ve dağınık olduğu için. Kitabı o haliyle yayınlayamazdım; ama göz ardı da edemezdim, belgesel değeri nedeniyle. Kitabı yeni baştan yazarken, başörtüsü yasakları konusunda 80’lerde neler oldu, bu 90’lara nasıl yansıdı; bunu özlü olarak anlatmaya çalıştım.

80’lerden bu yana sizin başörtüsüne bakışınızda değişim oldu mu?

Bu konuda geçen zaman içinde bakışım elbette ki olgunlaştı. Farklılığını vurgulamak, insan doğasında var, kılık kıyafet konusunda da bu böyle. ‘Türban’ olarak isimlendirilen başörtüsü, dine ve geleneğe de atıfta bulunmakla birlikte, yeni bir olgu. Yeniliği, seçimle gerçekleşmesinde, bir hayat tarzı ve dünya görüşünü temsil ediyor olmasıyla ilgili... 80’li yıllarda başını örten kızlar da, bunu Nur ve Ahzab sûrelerine dayanarak bir özgürleşme ifadesi olarak benimsemişlerdi. Bu anlamda başörtüsü ne erkek egemenliğinin bir talebiydi ne de bir ezilme biçimiydi. Topluma, tarihe, ideolojiye, moda merkezlerine, kadın cinselliğini tüketen bütün sektörlere karşı bir özgürlük alanı açmanın ifadesiydi başörtüsü. Ayrıca, bedenini kendi dinî okumaları ve anlamalarına dayanarak tanıma ve tanımlama iradesinin de bir dışavurumuydu.

Başörtüsünün dinî olmadığı görüşü üzerine ne söylemek istersiniz?

Tevhidi dinlerde başörtüsü hangi nedenle olursa olsun bir şekilde var; erkekler için bile var. Başörtüsü veya bütün olarak tesettür kültürel olsa bile, kültürel olan nereye kadar ontolojiden bağımsız değerlendirilebilir ki? Kıyafetlerim aracılığıyla konuşurum, diyor Eco; Carlsen de giyimin yükseklerde bir yere bağlılığı yansıttığını söylüyor. Yasaklar dinî anlamı olan pek çok değerden ziyade başörtüsünün konuşulmasına yol açtı ülkemizde, bu nedenle bu alanda abartılar da yaşandı, istismarlar da. Edebiyatçı yanımla, uzun yıllar boyunca kılık-kıyafet konusuna bu denli yoğunlaşmam şart mıydı diye düşünüyorum zaman zaman. Ne yazık ki bu yaşadıklarımız ülkemizin siyasal ve sosyal politikalarının dayattığı bir talihsizlik.

O günden bu yana başörtüsünün toplumsal algılanışı değişti mi? Sorunun muhteviyatındaki değişimler neler?

Toplumun bu bağlamdaki bakışı olumlu yönde değişti bence. Toplumumuzun büyük çoğunluğunun başörtüsü yasaklarını anlamsız bulduğunu ortaya koyan bir yığın veri var. Geçen yıllar içinde başörtülülerin kapatılan veya zorla başları örtülen ezilmiş kişilikler olmadığını, bu yönelimin ‘dış güçlerin işi’ olmadığını ortaya koyan gelişmeler yaşandı. Okul birincilikleri, mesleki başarılar, medeni cesareti ifade eden girişimler, kültür ve sanat etkinlikleri kanalıyla da başörtülüler kendilerini kabullendirdiler diyebilirim.

Başörtüsü meselesi artık sadece Türkiye’de değil dünyada tartışılıyor. Sorunun globalleşmesinde etkili faktörler neler oldu?

Dönemimize has o kargaşa, mesela başörtüsünü her yere yayan ve çeşitli kılan göçmenlik, dine dönüş veya öze dönüş eğilimleri, bütün olarak da insan hakları alanında pozitivizmin, aydınlanmanın tek biçimci ve despotik yorumlarının başarısızlığı… Türkiye ve İran’daki karşıt uygulamalardan da kaynaklanan, popüler insan hakları tartışmalarıyla genişleyen bir gündem oluştu, başörtüsü bağlamında. ‘Türbanlılar’ feminist okumalara bazen anlayışlı bir ilgiyle, bazen de başörtüsünün erkek egemen yapıyla ilişkilendirilmesine dayalı bildik - mesafeyle dahil edildiler. Modern kamusal alan, dinî simgeler üzerinden yeniden tartışmaya açıldı.

Bu tartışmalar meseleyi nasıl etkiledi?

Olumlu etkiledi. Başörtülüler bile bütün bu yaşananlardan sonra kendilerini yeni bir gözle görmeye başladılar diyebilirim. Temel değerler aynı kalsa da Müslüman kadını ilgilendiren kavramlar alanında ilerici açılımlar oluştuğunu düşünüyorum.

Kitap, başörtüsü yasaklarına nasıl bir pencereden bakıyor?

Kitabım öncelikle bir belgesel, bir başvuru kaynağı bu açıdan. Yine de son bölümde, başörtüsünün kamusal alandaki görünürlüğü konusunda bir analize yer vermeden edemedim. Başörtüsü yasaklarının, arzulandığı ölçüde mümkün olmayan Batılılaşma hedefine, kendi içinde sınıflar oluşturma yoluyla varılacağına dair bir iktidar algısıyla bağlantısını araştıran bir analiz bu.

Meseleye İran’da yaşarken bakışın ile burada yaşarken bakışın arasında fark var mı?

Kadınların ya da erkeklerin nasıl giyineceğine üstten gelen emirlerle karışılmaması gerektiğini düşünüyorum. Dinin en önemli soruları ve kazanımları, kişinin içsel özgürlüğünün gelişimiyle açıklık kazanabilir.

Çözüm alternatifleri var mı?

Ben şahsen genç kızların tahsil yapmalarını, bir meslek edinmelerini çok önemli buluyorum. Alternatif kamular, eğitim arayışları gündemde. Bir bakıyorsunuz, Bosna’da bir üniversite açılmış. Doktorlarımız Kanada yollarına düşüyorlar. Başörtülü kızlar hâlâ kamusal alan sayılmayan alanlarda tutunmaya çalışıyorlar.

Başörtüsü tarihçesini yasakların mağdurları biliyor mu? Onlar bu süreci doğru yorumlayabiliyorlar mı?

Başörtülüler bir açıdan büyük bir kitle ama başka bir açıdan ise giderek başını örtme konusunda açıklamaları farklılaşan insanlar. Yasakların oluşturduğu tarihi okurken, başörtülüleri bütün olarak bir özgürleşme talebini üstlenen aktörler olarak tanıyoruz. Bu talep, başörtülü kişinin bedeninin dışarıdan tanımlanmasına, dışarıdan bir form dayatmaya bir tepkisini de ifade ediyor.

Başörtülülerin değişiminden söz ettiniz. Siz de değiştiniz mi? Eskiden daha radikal, bugün daha uzlaşmacı olmak?.. Bu bir suç mu?

Dünyayı değiştirmek istiyorsunuz gençliğinizde; ama orta yaşlara ulaştığınızda, kendinizi işlemeden dünyayı düzeltmenin mümkün olamayacağını anlıyorsunuz. Bir şekilde dünyanın olumlu yönde değişmesine katkıda bulunan o tutkuyu çok önemli buluyorum. Bulunduğu durumdan memnun olan kişi ne yazar, nasıl yazar bilmiyorum. Radikal olmaya gelince, kavramları sonuna kadar araştırma ve anlama gibi bir sorumlulukla ilgiliyse radikallik, gerçekliğin kendisine sunulanla sınırlı olmadığını düşündürten kuşkuculuksa, hâlâ öyleyim. Radikal olmak, inandığı değerleri başkasına dayatmaksa, kendisi gibi düşünmeyenlere bu dünyada yer olmadığını savunmaksa, bunu zaten hiç benimsemedim ben.

Röportaj: Ayşe Böhürler

Kaynak: Zaman

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner33

banner37