Bir başka açıdan İran

Cihan Aktaş, her zaman dünyanın çekim merkezi olmayı başarmış İran'ı anlattı.

Bir başka açıdan İran

Röportaj: Aynur Erdoğan / Dünya Bülteni

Bu haftaki konuğumuz Dünya Bülteni Haber Portalı ve Taraf Gazetesi yazarı Cihan Aktaş... Kişisel deneyimleri üzerinden İran’ın kültür-sanat dünyasını ve sosyal hayatını konuştuğumuz Cihan Aktaş bize medya kanallarının yansıttığı/dayattığı İran’dan farklı bir İran panoraması sundu.

İran… gizemler diyarı. Binbirgece masallarıyla hayal dünyamızın konuğu… Büyük Selçuklu Devleti deneyimiyle Türk siyaset yapma biçimini etkilemiş bir medeniyet Fars medeniyeti. Dini terminolojimizde bile Farsça etkisi yok mu; namaz, abdest, oruç… Hem bu kadar yakın hem tarihte savaşlar yapacak ve bugün sistemin “ötekisi” olabilecek kadar uzak…

Siz uzun süredir İran’da yaşıyorsunuz. Kendinizi İranlı gibi hissediyor musunuz, yoksa yabancı bir ülkede gibi misiniz?

Aynur Hanım,   1998’de uzun bir süre yaşamak üzere ikinci kez geldim ben İran’a.  Uzun bir süreçte İran toplumunu ve kültürünü olabildiği kadar tanıdım.  İslami değerlerin ihyası adına bir devrim gerçekleştirmiş bir toplumun iyi ve değerli niteliklerinden beslenmeye çalıştım. Ancak kendimi İranlı hissetmiyorum. Bunun nedeni İran’a gelirken kişiliğimin oturmuş olması. Ana-baba ocağında bile kendi dünyasında yaşayan biriydim ben. Nerede yaşarsam yaşayayım, varlığımın oluşmuş bir özü  var. Bu öz hâlâ kendi tanımladığı şekilde Türk, daha doğrusu düşünmeye başladığı takdirde bir yanıyla Kürt olduğunu da söyleyebilecek kadar Türk, yani Türkiyeli.

İnsanın aidiyet hissettiği yer “öz”ünü “gür” hissettiği yer olsa gerek…

Aidiyet sorusunun cevabını  insan çok daha erken yaşlarda veriyor.  Sonraki yıllarda meydana gelen göçmelerin, kopmaların ise bu sorunun cevabını derinleştirdiği söylenebilir. İnsan tükenip gidebilir de göçmelerle kopmalarla, aidiyetle ilgili daha güçlü bir bakış açısı edinebilir de.

Ben geçen yıllar içinde fiziki anlamda Türkiye’den koptum sayılmaz aslında. İstanbul’da da uzun süreli gelişlerde çalıştığım bir masam, bir kütüphanem, evim var.  İki evi olanın hiç evi olmaz, böyle söylüyor Saramago, Mağara isimli romanında. Bu şekilde yaşamayı belki de dilde yurtlanmak için kendim seçtim. Gerçi İran’da da öyle yabancı hissetmiyorum kendimi.

İki ülke halkı tarihte fazlasıyla birbirini etkilemiş. Özellikle Türkiye’deki Fars kültürü etkisi yadsınamaz. Bu durumun getirdiği bir ünsiyet yok mu?

Zannedersem bütün Ortadoğu’da hatta belki bütün dünyada Türkiye insanının kendini yabancı  hissetmeyeceği ilk ülke olurdu İran. Toplumsal kısıtlamalara rağmen dinamik bir halkı, sürprizlerle dolu, yaratıcı insanları  var. Bu ülkede yaşamaya alıştım geçen zaman içinde.

cihan-aktas.jpg
Resd'de Mirza Kucek Han türbesi

Fakat alışmak iyi bir şey de değil. Biraz da üniversite öğrenimini Türkiye’de sürdürmeyi çok isteyen küçük kızım için Türkiye’ye dönmeyi planlamaya başlamıştım ki, Tabatabai Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı  bölümünde  hikaye yazarlığı ve yaratıcı yazarlık dersleri vermem için teklif aldım. Akranlarımın emekli olduğu bir çağda hocalık yapmaya başladım. Bu dönem sonunda ilk sınav kağıtlarını  okudum.  Bu gelişme bana bir yer değiştirme olarak görünüyor. Lise tahsilimi yatılı olarak bir öğretmen lisesinde tamamladım. Yıllar sonra öğretmenlik mesleğiyle buluşmak hoşuma gidiyor. Gençlerle bir arada olmayı, onlara bilgilerimi ve tecrübelerimi aktarmayı, birlikte bir hikayeyi, bir denemeyi geliştirmeyi, onlardan bir şeyler öğrenmeyi seviyorum.

Orada yaşayıp Türkiye’ye dair yazmak zor olmuyor mu? Bu durumun güçlüklerinden, imkânlarından bahseder misiniz?

Dediğim gibi, Türkiye’den uzun süreli ayrı kalmıyorum. En fazla iki üç ay geçiyor, bir vesileyle, bir davetle yola düşüyorum. Bu konularda iyimser ve yapıcı bir bakış açısı geliştirmeye çalıştım. Kızlarım üniversite eğitimi sırasında başörtüsü  baskısı yaşamasınlar, dedim sonra.  Sinema alanında çalışabilirim, diye düşündüm. İranlı kadınlar medyadaki fotoğraflarının  ötesinde nasıl yaşıyorlar, bu soruya cevap aramak istedim. Birkaç  yıl Bakü’de yaşadım, Tahran’a geçtim oradan. Bir zamanlar dilemiş  olduğum bir hayat tarzı bu aslında. İslam coğrafyasının bana ilginç gelen bir bölümünü tanımaya çalışıyorum.

gulistan-sofra.jpg
Gülistan Sarayında nevruz sofrası

Fars kültürünün derinlerine inerken “dil”e tutunmuşsunuz sanki?

Öyle diyebiliriz. Dilde yurtlanma diye bir şeye inanıyorum. Türkçe gündelik hayatım içinde belirleyici dil oldu hep. Dilde melezleşme sevmediğim bir şey. Bu nedenle de yaşadığım evin içinde İstanbul Türkçesi konuşulması konusunda titizlik gösteriyorum. İki kızıma daha ilkokula başlamadan Türkçe okuyup yazmayı öğrettim. Türk edebiyatını takip etmeleri için çaba gösterdim.

Yazmak için bir inziva iklimi oluşmuş...

Evet, öyle de denilebilir.  Güncel siyasetin içine dalmamayı kendim tercih ediyorum zaten, edebiyat alanında çalışmayı sürdürebilmek için. Bunun kolay olduğunu da söyleyemem. Çünkü siyasetle oldum olası  ilgiliyim. Şu tarihlerde İstanbul’da olsaydım, karda kışta meydanlara akan kalabalıklara karışmaktan kendimi alamazdım her halde.

Farsça da yazıyor musunuz?

Farsça okuryazarlıkla ilişkim, gazete dergi okurluğuyla sınırlı. Bazen bir arkadaşımın tavsiye ettiği bir hikaye kitabını okuduğum oluyor. Türkçe yazmak istediklerim için bile vakit yetmiyor çoğu zaman. Haftada iki yazı  yazdığım son iki yıl içinde hikaye yazmaya vakit bulamaz oldum neredeyse ki eskiden ayda hiç olmazsa bir hikaye yazardım. Haftanın en azından beş gününün öğleden sonralarını roman çalışmaya ayırabiliyorum neyse ki...  Bazen de kendimi apansız kendini dayatan bir hikayenin peşinde sürüklenirken buluyorum.

Yazdıklarınız  İran’da takip ediliyor mu?

Kitaplarım arasında Farsçaya tercüme edilip de basılan olmadı daha. Halama Benzediğim İçin isimli hikaye kitabımı kızım Meryem tercüme etmişti iki üç yıl kadar önce, fakat dosya bir çekmecede bekledi, bu süre içinde. Yenilerde bir arkadaşım yayınlatmak üzere aldı dosyayı. Birkaç  hikayemin farklı çevirmenler tarafından dergilerde yayınlanmak üzere Farsçaya çevrildiğini biliyorum, ama sonra ne oldu, izleyemedim.  Bu konularda ilgili bir yazar değilim. Kitap dosyaları elimde, yayınevi yayınevi koşturamam.  Sonra, Seni Dinleyen Biri isimli romanımı yayınlamak istedi bir yayınevi. Bazı bölümlerini çıkartmamı rica ettiler, İran’da yanlış anlaşılacağı için.

erdebi.jpg
Erdebil Şeyh Safi Kulliyesi duvar resmi

Neden?

İşte, Siirt’te gerçekleşen bir tarikat toplantısı etrafındaki tartışmalar kısmı yanlış anlaşılabilir, dediler. Çıkartma yapmalarını kabullenemedim. Benzeri bir güçlüğü Mustafa Kutlu’nun Sır isimli kitabında da yaşamıştık. Kitabı tercüme etmiştik birkaç sene önce, yayınlatamadık. Kutlu da zaten kitabının cümleleri kırpılarak yayınlanmasına razı değil. Bir edebiyat eserinde cümlelerin iptaline dönük talep bana kabul edilemez geliyor.  O cümleler zaten kişisel sansüre tabi olarak dökülmüşler kağıda. Ben sanat ve edebiyat alanında kişisel sansüre inanırım, devlet sansürüne değil.

İran’ın sanat ve edebiyat dünyasının ne kadar içindesiniz?

Önemli kültür-sanat etkinliklerini, özellikle resim sergilerini izlemeye dikkat ediyorum. Arada bir çağrıldığım bir toplantıda konuşma yaptığım oluyor.  Arada bir tiyatroya gidiyorum. Sinemadaki gelişmeleri izliyorum. Önem verdiğim yönetmenlerin filmlerini seyretmeye çalışıyorum. İranlı yönetmenlerle ilgili hazırladığım bir kitap var, o kitapla ilgili görüşmeler yapıyorum. Eskiden kadın derneklerinin toplantılarına giderdim. Buna da pek vakit bulamaz oldum artık.  Zaten şimdiki şartlarda kadın dernekleri de faaliyetlerini askıya aldı. Takip ettiğim dergiler yayınlanmaz oldu.

Son aylarda yaşanan siyasi kargaşadan dolayı mı?

Öyle denilebilir. Siyasal çizgiler, kurumlar ve yapılar yeni bir yapılanma arayışı içinde.  Zor günler yaşandı. Muhafazakâr olsun, reformist olsun, iyi niyetli herkes, nerede hata yaptık da böyle oldu, izlenilmesi gereken daha yapıcı bir yöntem olamaz mıydı, diye soruyor.

İran entelijansiyasının gündeminde ne var peki? Dünyaya, İran’a, İslam dünyasına dair neler tartışılıyor?

İran entelijansiyası Haziran seçimlerinden bu yana sözünü nasıl sarfedeceği şeklindeki meseleye kilitlendi, diyebilirim. İfade özgürlüğü, yargıda şeffaflık ve kendini ifade için yeni yapılanmaların arayışı gibi hususlardan başka bir konu yok iç siyasetin gündeminde. Düşünün ki muhalefet diye isimlendirilen büyük bir nüfus var ve bu nüfus resmi seslenme kanallarında söz söyleme şansına sahip değil.  Haziran’daki olayların ardından muhalefetin düşünceleri ekranlarda iktidarın diliyle verildi aylarca. Gerçi ortamın fazlasıyla gerilmesi nedeniyle bir iki haftadır devlet televizyonunda reformistlerin de katıldığı münazaralar gerçekleşmeye başladı.

SANSÜR YAZARLARI YENİ  ARAYIŞLARA SÜRÜKLÜYOR

İlginçtir Aynur Hanım, bu sansür ortamına karşılık kültür-sanat alanındaki üretim sürüyor, hem de nitelikli bir şekilde. Sansür yazarları metaforik anlatımlara, yeni üslup arayışlarına sürüklüyor. Sansürün yıldırarak üretimden düşürdüğü yazarlar, sinemacılar da var elbette. Son bir iki yıl içinde kitap yayını  alanında %  10-12 oranında bir düşme yaşandığından söz ediliyor. Kimi yönetmenler sansür yüzünden bir süreliğine film yapmama kararı alıyorlar.

Bir yazar arkadaşım, hikaye ve roman yazıyor, beş yıl kadar bir beklemenin ardından yayınlatabildiği iki kitabını getirdi geçenlerde. Onca yıldan sonra bu kitapları  yayınlatabilmek için romanın içinden on sayfayı iptal etmesi, hikaye kitabının içinden de dört hikayesini çıkartması gerekmiş.

Reformist hükümetler döneminde fikir üretimi bağlamında çok önemli bir açılım söz konusuydu. Paneller, sempozyumlar, konferanslar düzenleniyordu sürekli. Kazanılmış hakların oluşturduğu atmosfer o kadar da daraltılamıyor, ne olursa olsun.  Üretimin nitelikli bir şekilde sürmesinin elbette ki sansürün hayrına yorulmaması gereken sebepleri üzerine şöyle bir yorum yapılıyor: Artık dünya eski dünya değil. Sansüre rağmen, iletişimin artan gücü nedeniyle insanlar çok farklı var oluş ve ifade alanlarına sahip olabiliyorlar. Üstelik İranlılar teknolojik gelişmeleri kullanma konusunda çok mahirler. Bir bakıma sansür, kendi imkânlarını ve kavrama yeteneğini aşan, gelişimine yetişip de karşı önlem alamadığı tekniklerle deliniyor. Devlet sansürü üretimin gücü ve seviyesi karşısında bir yere kadar etkili olabiliyor.

İki ülke entelijansiyasının duyarlıklarını, gündemlerini, tepkilerini karşılaştırırsak ortak imgelemlerden bahsedebilir miyiz?

İki ülke entelijansiyasının gündemlerindeki en önemli madde Müslüman bir toplumun modern bir dünyadaki varlığının en uygun temsili etrafındaki soru ve sorunlara dönük olarak biçimleniyor tabii. Liberaller farklı, İslamcılar farklı çözümler öneriyorlar. Bir de statükonun olduğu haliyle devamından yana olan, her türlü muhalefeti Batı parmağıyla ilişkilendiren, yine Batı parmağını öne sürerek içe kapanmaya ve özgürlükler alanında kısıtlamalar getirmeye temayüllü olan  “egemenlikçiler” var,  her iki ülkede de.

Modernleşme deneyimleri de benziyor iki ülkenin. Yukarıdan dayatmalarla toplumların  şekillendirilmesi çabası… Fakat devrimin kendisi toplumların verdikleri tepkilerin farkını ortaya koyuyor. İki ülke İslamcılarının yakın tarih gündemlerinde paralellik söz konusu mu?

Daha özelde ortak duyarlık ve gündemlerin bir hayli yakınlaştığı dönemler, Türkiye’de 90’lı yılların başlarına ve 28 Şubat sonrası yıllara denk düşer. 90’lı yılların başlarında Türkiye’de İslamcılar demokrasi ve devlet görüşlerini kendi içlerinde tartışmaya başladıklarında, İran’da da devrimin başlarında etkili olmuş radikal İslamcılar orta yaşlarına doğru yol alırken, modernizm, Sekülarizm, çoğulculuk, devlet, demokrasi, halk egemenliği, kadın meseleleri, “ötekilik”,  şiddet, vatandaşlar arasında eşitlik, azınlık hukuku ve benzeri konuları tartışmaya ve bu konulardaki yargıları etrafında bir muhasebe yapmaya başladılar. 28 Şubat’tan sonra Türkiye’de postmodern askeri darbeye yönelik tepki konusunda aydınlar arasında bir ittifak ortaya çıktı. Sivil toplum, çoğulculuk, ötekileştirme, fikir özgürlüğü, şiddet, demokrasi, faili meçhuller, derin devlet ve jakoben cumhuriyet gibi başlıklar yoğun olarak tartışılmaya başlandı. İran’da da aynı yıllarda gündemde olan faili meçhul zincirleme aydın cinayetlerine dönük soruların oluşturduğu bir ivmeyle de reformist aydınlar benzeri başlıkları tartışmaya açtılar. Reformist hükümetler dönemi, bu tartışmaların bir bakıma İslam tarihinin derinliklerine de inilerek tartışıldığı  bir özgürlük ortamı sunuyordu. Bu tür konularda inceleme ve araştırmaların yayınlandığı dergiler yayınlanıyordu. Sivil toplum örgütleri kuruluyor, bu örgütler çeşitli konuları  renkli etkinliklerle gündemde tutmaya çalışıyorlardı.

Peki, şimdi reformistlerin muhalefet kanalları  var mı, kurumlaşabildiler mi?

Reformistlerin kurumsallaşma konusunda zaaf içinde olduklarını hep söylerim. Bu konuda güçsüz oldukları için, 2005’de Ahmedinejat’ın ilk kez cumhurbaşkanı  seçilmesinin ardından meclisiyle, yargı organıyla bütüncül bir nitelik kazanan muhafazakâr iktidar karşısında seslerini duyuracak kürsülerden yoksun kaldılar. Geleneksel iletişim kurumları  ile bağlarını korumakta hevessiz davrandıkları gibi, halkla iletişim alanında kullanışlı modern kanallar oluşturmayı  da başaramadı reformistler. Devrimin başlarında da bu aydınların  önemli kısmı enerjilerini çeşitli kurumların ıslahına ya da savaş cephelerine yönlendirdiler. Savaş şartlarının güvenliği ön plana çıkartan ikliminin sivil hayatı belirleyecek şekilde sürüp gitmesine ilk tepkiler de bu aydınlardan yükseldi. Dergilerinde ve toplantılarında vatandaşların bizden olan-olmayan şeklinde bir ayrımla birinci ya da ikinci sınıf vatandaş olarak bir ayrımcılığa maruz kalmalarına karşı tepki gösterenler de Hamid Rıza Celayipor, Abbas Abdi, Şemsilvaizin, Haccaryan, Zehra Rahneverd, Fatma Rakei, Sadık Zibakelam... gibi -artık orta yaşlarda yol alan- İslamcı aydınlar oldu.

REFORMİSTLER SEKÜLER DEĞİL, DİNDAR KİŞİLİKLERDİR

Reformistlerin devrim karşıtı  olduğu gibi bir algı var. Daha çok özgürlük isteyen ve İslam devriminin getirdiği kısıtları  istemeyen liberallermiş gibi…

Bunun hatalı bir bakış olduğunu yıllar önce sosyolog Hamid rıza Celayipor ifade etmişti, reformistler seküler değil, dindar kişiliklerdir, diyerek. Reformist dini aydınlar çıkarttıkları gazete ve dergilerde seslerini farklı yayınlarda duyurma imkânı bulamayan liberal aydınlara da yer verdiler. O nedenle de muhafazakârların reformistleri liberalleşme ya da liberallerin oyununa gelme gibi bir suçla itham ettikleri görüldü.

İslam Devrimi’nden sonra İran’dan gelen haberlerin Batı süzgecinden geçiyor olması, iki ülke arasındaki mesafeyi artırıyor. Bu sebeple bir tür oryantalist bakış açısı hâkim Türkiye’de. Sizin İran’daki çevrenizde Türkiye nasıl görünüyor?

Dediğiniz gibi özellikle devrimden sonra Türkiye’de İran laikçi Batıcı çevrelerin “çirkin ötekisi” halinde yeni bir kurgulamaya maruz kalan bir ülke. İran’ın bu kadar öne çıkarılması hem bütün dünyada olduğu gibi devriminin sosyoloji kurallarını –doğal olarak- bozuma uğratan karakteri, hem de Türkiye’ye komşu, toplumu Müslüman olan önemli bir ülke olmasından ileri geliyor. İki ülke İslam coğrafyasında iki büyük temsilin ifadesi oldukları  için de sürekli karşılaştırılıyorlar.

Benim çevremdeki insanlar Türkiye’nin sivilleşme ve demokratikleşme mücadelesini takdirle izliyor şimdilerde. Başbakan Erdoğan bir kahraman gibi görülüyor. Dış politika alanında sürdürülen barışçı girişimler hayranlıkla karşılanıyor. Siyaset alanında, bu böyle.

İki toplum entelijansiyasının ortak imgelemlerinden bahsetmiştiniz. Türkiye’nin sanat-kültür ortamıyla canlı bir ilişki var mı?

Entelektüel açıdan ne yazık ki İranlı aydınların Türkiye’ye dönük merakı sınırlıdır. Bu, reformist dini aydınların bir kısmı için dahi geçerlidir. Bir bakıma Türkiye üzerinden atlanarak Batı’ya ulaşır bakışlar. Türkiyeli bir yazarın, bir sanatçının ilgi görmesi için,  Orhan Pamuk ve Elif Şafak örneklerinde olduğu gibi Batı kültür otoritelerinin onayından geçmiş olması önem kazanıyor. Ders verdiğim sınıflardaki öğrencilerin en çok okuduğu iki yazar olduğu için bu örnekleri verdim. Geçmişte de sosyalist lobinin faaliyetleri nedeniyle Nazım Hikmet ve Aziz Nesin İran’da ilgiyle okunan şair ve yazarlar arasına dahil olmuşlardır. Tabii bunları  söylerken isimlerini andığım yazarların ve şairlerin değerlerini yadsıyor değilim. Sadece halihazırda kültürel açıdan çevre sayılan toplumlarda tercüme faaliyetlerini belirleyen saiklere işaret etmek istedim.

İki ülkenin entelektüel dünyası arasında canlı bir ilişki oluşturacak kurumsallaşmanın oluşmaması  üzücü.

Türkiye’nin bir dönem önceki Tahran sefiri Gürcan Türkoğlu’nun büyük çabasıyla, İranlı  aydınlar arasında Türkiyeli yazar ve şairlere dönük olarak ortaya çıkan bir ilgiden söz etmem gerekiyor. Bir örnek, şair Şerare Kamrani’nin Mustafa Kutlu’nun kitaplarına ulaşması ve bu kitaplardan birkaç tanesini tercüme etmesi. Sezai Karakoç  gibi önemli bir Müslüman şairin, düşünürün Farsça’ya ancak içinde bulunduğumuz yıllarda tercüme edildiğini görüyoruz.

SON ZAMANLARDA EN POPÜLER KİŞİ RECEP TAYYİP ERDOĞAN

Peki, popüler kültür bağlamında takip düzeyi nedir? Mesela Türk dizileri Arap dünyasında olduğu gibi izleniyor mu?

Popüler kültür bağlamında İran’da Türkiye’yi dikkatle takip eden insanların oranı  bir hayli yüksek. Hem uydu kanalıyla izlenen televizyon dizileri ve yarışma programları, hem de Türk Pop musikisinin starları  çok ilgi çekiyor. Nereye gidersem gideyim Yaprak Dökümü dizisi üzerine, dizinin yıldızları hakkında sorularla karşılaşıyorum. Tarkan’ı, Mustafa Sandal’ı, Ebru Gündeş’i takip ediyorlar. Genç bir kız Tebriz’den kalkıyor, İstanbul’a gidiyor, televizyondaki evlendirme programına katılmak için. Yarışma programlarına katılmak amacıyla yola çıkanlar da var. Bir taksiye bindiğinizde Türkçe bir şarkı dinlemek şaşırtıcı olmaktan çıkıyor. Caddede sokakta muhatap olduğunuz insanlar sizinle Türkçe konuşmakta ısrar ediyor. Bütün İran’da Farsça bilmeden dolaşabilirsiniz aslında.

Bu çok ilginç!

Çünkü Azeriler bütün ülkeye yayılmış durumda. Uydu yayınları insanların günlük hayatına Türkçe kelimeleri karıştırıyor. Eskiden esnaftan ya da taksi şoförlerinden en çok İbrahim Tatlıses, Tarkan veya Ebru Gündeş hakkında sorular duyardım. Son zamanlarda sokakta karşılaştığım insanların en çok merak ettiği, hakkında sorular sorduğu kişi Recep Tayyip Erdoğan.

Türkiye halkı  için İran halkının ayırıcı  özelliği Şii olması.  İran’ın sosyal hayatında Şiilikten kaynaklanan farklılıklar gözlediniz mi?

İran halkının Şiiliğiyle ilgili göstergeler bir hayli belirgindir günlük hayatta. Konuşma dilinde 12 İmam’dan birine göndermelerde bulunan ıstılahlar yaygındır. Cenazelerde kullanılan simgeler ve ritüeller, mersiyeler ve dualar, Muharrem ayında gerçekleşen törenlere özgü simgeler ve ritüellerle bütünlük içindedir. Tabii bunda bir devrim gerçekleştirmiş, sekiz yıl süren bir savaşın içinden geçmiş, dolayısıyla da bir yas iklimini derinden yaşamış olmanın da etkisi var.  Muharrem ayında sürdürülen törenler, taziye gösterileri, caddelere ve meydanlara taşan mahalle mescidi müdavimlerinden oluşan grupların sahnelediği törensel yürüyüşler, gerek ritüel olarak gerekse de sözel olarak Kerbela faciasına ilişkin canlandırmalarla sürer gider.  Taziye oyunları bütün halkı sahneye çağıran kamusal bir tiyatro gibi görünür bana. Şark’ın Şiiri İran Sineması isimli kitabımda taziye oyunlarının İran sinemasının gelişimindeki katkılarını da ayrı bir bölüm halinde irdelemeye çalışmıştım.

İran’da bir ziyaret kültürü ve bu kültür etrafında gelişen bir ulaşım hareketliliği var. Meşhed veya Kerbela’yı ziyaret etmiş olmak önemsenir ve bu şehirlere ziyarette bulunan kişiler Meşhedi, Kerbelayi gibi sıfatlarla taltif edilir. Otobüsle Gürbulak’tan geçerseniz, Şam ziyareti için yollara düşmüş kafilelerle karşılaşırsınız. Yeni doğan bebeklere imam isimlerinden birini koymayı tercih edenler az değildir. Özellikle dindar ailelerde Fatıma, Masume, Zeynep, Zehra, Hatice... kadın isimlerinde yaygın olarak tercih edilir. Hazreti Fatıma’nın doğum günü, Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanıyor zaten. Bütün imamlar, ayrıca Hazreti Fatıma da doğum ve ölüm yıldönümlerinde hatırlanır. Camilerde ve evlerde yas ya da kutlama törenleri düzenlenir bu günlerde. Zerde, helva gibi tatlılar pişirilerek mahallelere dağıtılır. Esnaf dükkan ve mağazalarının önüne hurma kutuları, helva tepsileri yerleştirir, gelen geçen alıp da dua etsin diye. Bu tür hayır ya da adak için pişirilen tatlı ve yemeklerin şifa olduğuna inanılır. Bu nedenle de belirli günlerde yemek dağıtılan evlerin önünde uzun kuyruklar oluşabilir.

Bu inanç  kültürünün günlük dilde farklı  yansımaları oluyor mu?

Şimdi aklıma gelen örnekler şunlar: Güç gerektiren bir iş yapmadan önce, “Ya Ali!” diye seslenir insanlar. Ali’yi çağırmak, emeği, alın teri dökmeyi çağırmaktır. “Ya Hüseyin!” dediğinizde ise, Kerbela’nın büyük mazlumunun yaşadığı açlığa ve susuzluğa atfen, bereketli sofraları, davetleri ziyafetleri çağırmış olursunuz.

Sofra açmak, diye bir şey var. Ebulfazl sofrası, En’am (Suresi) sofrası, Hazreti Fatıma sofrası... Bir adak üzerine bir sofra kuruluyor ve davetli-davetsiz misafirlere açılıyor. Kadınlar bir araya gelip En’am suresini okuyor ve sade bir sofrayı paylaşıyorlar. Özellikle Azeriler and içerken “Ebulfazl adına” diyerek, Kerbela’da korkunç bir şekilde şehit olan Hazreti Ali’nin oğlunun ismini telaffuz eder, böylelikle onun sadakatine göndermede bulunmuş olurlar. Ana dilleri Farsça olanlar ise bir hadis-i şerife atfen Âli Aba, yani Hz. Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’den oluşan büyük saygınlığa sahip beş kişi adına and içerler.

Yalnız, bu anlattıklarım  Şii nüfusun çoğunlukta olduğu şehir ve bölgeler için geçerli. Sünni nüfusun yoğun olduğu Sarandej gibi şehirlerde, nüfusun ağırlıklı  olarak mensup olduğu mezhebin kuralları geçerlidir ki bu da ezanla, namazla gündelik hayata yansır. Sarandej’de Şiilerin de camisi vardır, ama gündelik hayatta öne çıkan, Şafii fıkhının, örfünün tezahürleridir.

İki halkın mesela düğün törenlerinde, cenaze merasimlerinde, bayram kutlamalarında... benzerlikler görüyor musunuz? Mesela orada da resmi nikâh-dini nikâh ayrımı var mı?

Düğün törenleri pek benzemiyor. Tabii Türkiye’de farklı yörelere özgü düğün gelenekleri var ve ben hepsini bilmiyorum bunların. Büyük şehirlerde yerel adetler giderek daha sınırlı olarak uygulanıyor olsa da İranlılar düğün töreni adetlerinin uygulanması konusunda hâlâ  hassas görünüyorlar bana.  Düğün ritüelleri benim gibi törenlerle başı pek hoş olmayan biri için çok karmaşık ve bazen sıkıcı. Yörelere göre törenlere farklı adetler ekleniyordur mutlaka. Ben eşim Azeri kökenli olduğu için Azerilerin törenlerini daha iyi biliyorum. Genellikle önce nikâh yapılır ki dini veya resmi ayrımı yoktur bu nikâhın. Tanıklar ve resmiyete dökülmenin belgeleri nikâhı sahici kılıyor. Bunun için de ya nikâh memuru olarak bir molla (veya yardımcısı) eve gelir, ya da çiftler sınırlı  bir davetli topluluğuyla caddelerde sıklıkla karşınıza çıkabilecek evlendirme dairelerinden birine giderler. Nikâh akti için çiftlerin öncelikle evlilik cüzdanında yazılı olan şartları karşılıklı  olarak kabul ettiklerini onaylamaları veya bu şartlara şerhler, yeni şıklar eklettireceklerse, bunu ifade etmeleri gerekiyor.

Çok pratik görünüyor…

Nikâh töreni, evet, pratik. Ama düğün ve düğüne götüren süreç gerçekleştirilmesi gereken,  hepsini sayamayacağım adetlerle ilerliyor. Çiftlerin çoğu ortak evlerine geçmek için düğünün gerçekleşmesini bekliyorlar. Nikâhtan sonra düğün töreni gerçekleşinceye kadar gelin hanım baba evinde yaşamaya devam ediyor. O arada geline hediyeler götürülüyor, karşılıklı hediyeleşmeler sürüyor.  Modern ya da geleneksel olsun, evde ya da salonda gerçekleşsin, bütün düğünlerde simgesel bir nikâh sofrası hazırlanıyor. Gümüş aynalı şamdanlı, Kur’an’lı, gelinle damatın başı üzerine tutulan beyaz bir örtünün üzerinde –evliliklerinin tatlı geçmesi dileğini simgeleyen- bir şeker ezme ritüeli gerçekleşiyor. Bu ritüeller böylece uzayıp gidiyor.

Mehir yasal olarak düzenlenmiştir herhalde...

Mehir hem örfen hem de kanuni olarak geniş bir toplumsal kabule sahip.  Bu kabul tartışılmıyor değil, elbet istismara açık yönleriyle tartışılıyor. Mehir ödemeleri İran’da bu son dönemlerde bir mesele haline geldi. Devrimin başlarında evlenirken mehir olarak genç kızlar bir Kur’an, birkaç ayet-i kerime talep ederlermiş. Şimdilerde genç kızlar arasında yüzlerce hatta binlerce altın talep edenler oluyor. Bazı yazılarımda konu etmişimdir. Boşanma durumunda yüksek mehri ödeyemediği için hapislere düşen erkekler var.

Toplumsal bir yara haline gelmiş. Dini ritüellerin modern bir toplumda realize edilmesinden kaynaklanan sorunlar orada da görünüyor.

Bayramların  İslam dünyasında en çok Türkiye’de coşkuyla yaşandığı  söylenir. İran’da nasıl?

Bayramlara ilişkin olarak ayrıntılara girmeyeyim isterseniz. Geçen Kurban Bayramı’nda, “İran’da Bayram Bir Güne Sığmıyor” başlığıyla bir yazı yazmıştım Dünya Bülteni sitesi için. Arşivden bulunup okunabilir. Kısaca şunu söyleyebilirim. Dini bayramlar Türkiye’de olduğu kadar coşkuyla kutlanmıyor. Benzeri bir coşkuyu İranlılar Hz. Muhammed’in (s.a.) ve evlatlarının doğum günü törenleri ya da başka vesilelerde bütün yıla yayıyorlar. Nevruz Bayramı da bu coşkudan payını  alıyor. Genel olarak İranlılar yası olduğu gibi bayramı  da bütün boyutlarıyla yaşamaya yatkın insanlar.

Özellikle büyük şehirlerde gelir dağılımı nasıl görünüyor? Mesela sokaklarda evsizlere, dilencilere sık rastlıyor musunuz?

İran tabii kaynaklar açısından zengin bir ülke, gaz ve petrol açısından özellikle. Şahlık rejimi zamanında olsun devrimden sonra olsun devlet harcamaları büyük oranla petrol gelirlerine dayandığı için, bu ülkede iş sahaları pek gelişmiş değil. Bu yüzden de gelir dağılımı gerektiği ölçüde adil bir şekilde gerçekleşmiyor. Ancak bu seneye kadar gıda ve yakıt gibi kalemler alanında devlet yardımı vardı. Bu nedenle açlık seviyesinde süren hayatlardan söz edilemezdi. Devlet desteği gelecek seneden itibaren kaldırılacak. Bu büyük sorunlara sebep olabilir. Kaldı ki son yıllarda petrol fiyatları olağanüstü yükseldiği halde, enflasyon da iki kat arttı. İşsizliğin çözülmesi konusunda somut adımlar atılmadı. İthalatta özellikle tüketim malları alanında bir artış yaşandı. Çin armutu, arjantin üzümü ve mısır portakalı gibi ürünler pazar tezgahlarını kapladı.

Bu durum küresel ekonominin baskınlığının tezahürü  olsa gerek. Buna rağmen sosyal devlet direncinden bahsedebilir miyiz?

Dar gelirlilerin sağlıklarıyla ilgilenen kurumlar var. İlaç fiyatları da genellikle düşüktür. İmam Humeyni adına bir yardım kurumu var ki şu anda altı milyon civarında nüfus bu kurumun koruması altında. Yoksul insanlar bu kuruma başvurarak hayatlarını idame ettirebilecekleri asgari yardımı almaktalar. Şehirlerde dilenci ve evsiz insan pek göze çarpmaz ve birçok şehirde hiç yok.  Dilenci çocukları  ve genel olarak dilencileri (ve hayat kadınlarını da) toplayıp belirli merkezlerde topluma kazandırmayı amaçlayan bir sistem oluşturulmuş. Bunlara uyuşturucu müptelalarını da eklemek gerekir. Dört yol ağızlarında arabaların önünü keserek mendil ve çiçek satmaya çalışan, parklarda Hafız falı satmak için peşinizden koşturan çocuklar var tabii.

Cihan Hanım, çok teşekkür ederim.

Bu güzel söyleşi için ben de teşekkür ediyorum.

kasan.jpg
Geleneksel Kasan mimarisini temsil eden bir evin dış kapısının iç avludan görünüşü.

Cihan Aktaş  kimdir?

1960 Refahiye-Erzincan doğumlu. Beşikdüzü  Öğretmen Lisesi’ni (1978) ve İstanbul DGSA Mimarlık Fakültesi’ni (1982) bitirdi. Mimar, basın danışmanı ve gazeteci olarak çalıştı. Yeni Devir’de köşe yazıları yazdı. Hâlihazırda Dünya Bülteni internet sitesinde ve Taraf gazetesinde köşe yazıları  yazıyor. 1995’te TYB (Türkiye Yazarlar Birliği), 1997’de Gençlik Dergisi tarafından ‘Yılın Hikayecisi’, 2002’de TYB tarafından yılın romancısı olarak ödüllendirildi.  2009’da “Kusursuz Piknik”  isimli hikaye kitabı ESKADER tarafından yılın hikaye kitabı ödülüne lâyık bulundu. İçinde bulunduğumuz günlerde Kardeşliğin Dili isimli Gazze, İran ve Kürt sorunu etrafında kaleme aldığı yazılardan oluşan kitabı yayınlanmak üzere. Aktaş evli ve iki çocuk annesidir.

Kitapları:

İnceleme-Araştırma: Hz. Fatıma ( 1984), Hz. Zeynep (1985), Sömürü Odağında Kadın (1985), Veda Hutbesi (1985, 1992), Sistem İçinde Kadın  (1988), Tanzimat’tan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar I (1989, 1990, 2006), Tesettür ve Toplum/Başörtülü Öğrencilerin Toplumsal Kökeni (1991, 1993, 1995, 1997), Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği (1992), Mahremiyetin Tükenişi (1995), Şark’ın Şiiri-İran Sineması (1998, 2005), Bacı’dan Bayan’a/İslamcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi (2001, 2003, 2005), Dünün Devrimcileri Bugünün Reformistleri- İran’da Siyasal, Sosyal ve Kültürel Değişim (2004, 2005),  Türban’ın Yeniden İcadı (Mayıs 2006), Bir Hayat Tarzı Eleştirisi İslamcılık (Mart 2007), Yakın Yabancı (Aralık 2008)

Hikaye: Üç İhtilal Çocuğu (1991), Son Büyülü Günler ( 1995), Acı Çekmiş Yüzünde (1996), Azizenin Son Günü-Azerbaycan hikayeleri ( 1997,2006), Suya Düşen Dantel (, 1999), Ağzı Var Dili Yok Şehrazat (2001, 2005.), Halama Benzediğim İçin (2003), Duvarsız Odalar, 2005), Kusursuz Piknik (2009).

Roman: Bana Uzun Mektuplar Yaz (2002, 2003, 2005), Seni Dinleyen Biri (2007)

Güncelleme Tarihi: 19 Şubat 2014, 13:18
YORUM EKLE
YORUMLAR
erman göktaş
erman göktaş - 9 yıl Önce

irana objektif bir bakış açısıyla bakmak isteyen hatta irana gitmeden havasını solumak isteyenlere tavsiye edilebilecek ilk yazar cihan aktaş bu güzel söyleyi için biz okurlarda site yönetimine teşekkür ediyoruz vesselam

İbrahim Yılmaz
İbrahim Yılmaz - 9 yıl Önce

haber yerine yaygaranın, propagandanın olduğu bir dünyada İran hakkındaki yazılarda Cihan hanımı güvenerek okuyoruz. Çok teşekkürler Cihan Hanım.

banner39

banner36

banner37

banner35