banner15

Bir İnsan Said Nursî

Sözün özü, Said Nursî’nin kendi hayatıyla müşahede ettiği gibi, "İnsan kâinatın ekser envaına muhtaç ve alâkadar." İhtiyaçları âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Ve, kâinatı muhteşem bir saray gibi düşünürsek, "bütün o sa

Bir İnsan Said Nursî

GÜNLER BAHARA YAKIN. Aylardan Mart, ve de Ramazan. Kalbim gelecek baharın heyecanıyla dolu; ama kışın ayazı içimi titretiyor. Zihnim bir yazıyla meşgul; ancak, konu belli de olsa, kurgusu bir türlü oturmuyor.

Otuz üç Ramazan ve otuz iki bahar önce, yine bir Mart günü “şu dünyadan göçer olmuş” birini yazacağım. Adı Said Nursî, ünvanı Bediüzzaman. Lâkin nasıl yazacağımı bilmiyorum. “Herhangi biriydi” diyemem; öyle olmadığını biliyorum. “O bir başkaydı” diyemem; eseriyle hâlâ yaşayan, arayışımda kılavuzum, yolumda yol arkadaşım olan insanları geçmişe hapsetmeyi sevmiyorum.

Aklım hâl⠓Nasıl yazsam?”la meşgul halde, kaçış mı arayış mı bilinmez, “Risale” sayfaları arasına dalıyorum. Risale-i Nur Said Nursî’nin hayatı olduğuna göre, nasıl yazacağımın cevabı, belki onda gizli, kimbilir? Sayfalar birbiri ardınca açılıp kapanıyor. Her açışta, beni yaşanmış yazılar karşılıyor:

“Bir zaman, bahar çiçeklerinin çabuk mahvolmalarına çok yazığım geliyordu. Hatta o nazeninlere acıyordum. ‘Neden geliyorlar, hiç durmadan gidiyorlar?’ diye, feleğe karşı kalbim dehşetli sualler soruyor(du)…”

Yine sayfalar arasında gezinirken, Bediüzzaman, beni bir “seyahat-ı hayaliye”de karşılıyor. Yaşadığım o kadar yolculuğu bir hayat muhasebesi haline getirmeyi; ömrümü bindiğim arabanın yerine koyup, nereden gelip nereye gidiyor olduğumu düşünmeyi kendi örneğiyle bana öğretiyor:

“…Baktım ki, ben, tünel içinde sükût eder gibi bir sür’atle giden bir şimendifer içindeyim. Telaş ettim. Fakat ne çare ki, hiçbir tarafa kaçılmaz…”

Onunla, kendi gençliğime, dahası çocukluğuma dönüyorum. Annemin, babamın, ablamın ölümünü görmeyeyim diye bir an önce ölmeyi dilediğim; gazeteden “Kıyamet yakın mı?” gibi haberleri çat-pat okuduğumda ise sonsuz bir yok oluş elemine boğulduğum günleri anıyorum:

“Bir zaman, küçüklüğümde, hayalimden sordum: ‘Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâki fakat adi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?’ dedim. Baktım…”

Sayfalar böylece birbirini izlerken, bana “Said Nursî kimdir?” diye sorsalar, vereceğim en kısa ama en net cevabı kavrar gibi oluyorum: “İnsandır; ve insanlığını tam anlamıyla yaşamıştır.”

Zira, Risale-i Nur’un her bir pasajında, Said Nursî, örneğini yukarıda gördüğümüz nice insanî duyguyu sergiliyor. Sevdiği şeylerin gidişine üzülüyor, zayıf mahluklara acıyor, sonsuzluk istiyor. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da arzuluyor; o baharın yokluğa gitmemesini de arzuluyor. Yitip gidene özlem duyup, bırakıp geldiğine karşı gurbetlik hissediyor. Sevinçle hüznü, ağlamayla tebessümü, sorularla cevabı beraberce yaşıyor. Bugünü kadar, dünü ve yarını; şu an bulunduğu yer kadar, kâinatın uçsuz bucaksız derinliğini de düşünüyor. Hem o da nice doğumlar ve nice ölümler görmüş. Onun da saçlarına ak düşmüş. O da genç olup yaşlanmış. Ve göçüp gitmiş.

Ve böylesi o kadar hali, onun kadar, bizler de yaşıyoruz. Ben de yaşıyorum. Solan bahar çiçeklerine ben de acıyorum. “Fıtrî aşk-ı beka,” yani ölümsüzlük talebi, benim fıtratımda da gizli. Ben de “dâüssıla denilen iştiyak-ı vatan hissi”ni yaşıyor; doğup büyüdüğüm mekânı, ailemin ve akrabamın yaşadığı diyarı her daim özlüyorum. Ben de “kemâlata meftun”um; mükemmeli seviyorum. Ben de “ihsan edene perestiş” ediyorum. O “En ziyade insanı öldüren ahbabdan müfarakattır” demiş; bana göre de öyle. Keza, “Masum hayvanların teellümleri,” benim de rikkatime dokunuyor.

Risale-i Nur bana insanlığımı anlatıyor. İnsanca duyguları nasıl kullanmam, nasıl anlamam, ne şekilde algılamam ve nasıl yaşamam gerektiği hususunda bana yardımcı oluyor.

Bu anlamda, Risale-i Nur’u okurken, aslında kendimi okuyorum. Said Nursî kendi hayatını anlatırken, bana beni anlatıyor. İnsanlığımı anlatıyor. Duyduğum, yaşadığım nice halin “bana has” olmadığını; “insana has” olduğunu anlatıyor. Her insanın bu gibi duygular içinde yaşadığını sezdiriyor. Ardından, bu duyguları nasıl kullanmam, nasıl anlamam, ne şekilde algılamam ve nasıl yaşamam gerektiği hususunda bana yardımcı oluyor. İnsanca özelliklerimi ört-bas etmeden, yani “insan gibi” yaşamayı; cesaretle sormayı, içtenlikle cevap aramayı öğretiyor. Sormanın ve cevap aramanın yolunu, yordamını gösteriyor.

Bir değil, birden çok “midem” olduğunu, yine Risale-i Nur’la anlıyorum. Said Nursî, beni hayvan gibi sadece yiyip içen, midesinin ihtiyacı peşinde gezip duran biri olmadığımın farkına vardırıyor. Meselâ, onun beraberinde görüyorum ki, aslında “hayat” da bir mide; beni tüm kâinatla alâkadar kılıyor. Atom içi âlemlerden güneşin dönüşüne kadar her bir şeyle ilgili ve her birine muhtaç hale getiriyor. Yine hayat, midemin gıda istemesi gibi, gözümün, kulağımın, elimin ve tenimin de rızka olan ihtiyacını bana bildiriyor. O sayede anlıyorum ki, mide kadar göz de acıkır; mide gibi kulak da doymak ister. Said Nursî, bu noktada, “Göz, kulak gibi bütün duyguların eller gibidir” diyor. O eller ile, etrafımdaki dünyadan güzel tatlar, güzel manzaralar, güzel melodiler devşirmeye çağırıyor.

Sonra, yine Risale-i Nur’la, insaniyetimin de bir mide hükmünde olduğunu görüyorum. O da bir mide; “daha geniş bir dairede rızk ve nimet istiyor. Hem “insana mahsus duygular”ım var. O duygular aracılığıyla tüm kâinattan ve hatta “ötesi”nden dünyama taşınan sorulara, arayışlara, arzulara ve aşklara muhatap oluyorum. Meselâ aklım, meselâ hayalim bu yönde çalışıyor.

Tüm bunlara, Bediüzzaman, kendi hayatından örnekler getiriyor. Meselâ, “Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhur Şehir Otelinin yüksek katında oturmuştum” diye başlayıp, hayat ve insaniyet midesinin, o yüksek katta kendisini nerelere sevkettiğini, şöyle anlatıyor:

“Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka-i zikir tarzında gayet latif, tatlı bir surette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları, havanın dokunmasıyla cezbedarâne ve cazibekârane hareketle raksları, kardeşlerimin müfarakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hatıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben o kemal-i neş’e ile cilvelenen o nazenin kavaklara ve zihayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinatın süslü perdesi altındaki ademleri, firakları ihtar ve ihsasıyla kâinat dolusu firakların, zevallerin hüzünleri başıma toplandı...”

Benzer bir hali, sanırım, sizler de yaşadınız, ben de yaşadım. Nitekim, seyredip okşadığım bir kedi yavrusu, ölümünün hayalini kurumca, onca insanlığımla beni hüzne boğuyor. Başka bir kedi yavrusu ise, sıcak bir yaz günü bir birikintiden keyifle su içerken, beni de keyiflendiriyor. Böylesi nice hal yaşıyorum. Hayatım ve insaniyetim tüm duygularımı harekete geçiriyor, beni herşeyle bağlıyor; her bir mevcudun hüznüyle hüzne, sevinciyle sevince götürüyor.

Zaten, belki bu yüzden, Said Nursî’nin “Ey insan! Fâtır-ı Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki: Bazan dünyaya yerleşemiyorsun. Zindanda boğazı sıkılmış bir adam gibi, ‘of, of’ deyip dünyadan daha geniş bir yer istiyorsun” sözünü okuyunca, hiç şaşırmıyorum. Çünkü, öyle olduğumu gerçekten biliyorum.

Yine bu yüzden, “risale”nin hemen her tarafında insan için söylenen “âlem-i asgar” yani “küçük kâinat” vurgusu da beni şaşırtmıyor. Çünkü, gerçekten tüm kâinatı kucaklayan duygu ve cihazlarla donanmışım. Tüm bu duygular içinde “câmiiyet” buluyorum; yani, aklım ve kalbim bütün kâinatı kuşatıyor. Keza, küçük bir vücud, cüz’î bir irade, kısa bir ömür içinde, “külliyet” buluyorum; yani, herşeyle ilgiliyim ve herşeyi özümsemeye hazır haldeyim.

Tabir câizse, insan tüm ağacın özetini taşıyan bir çekirdek; yahut tüm manzarayı içeren bir odak noktası sanki. Kendi eviyle alâkadar olduğu gibi, tüm insanlıkla da ilgili. Bir çiçeği istediği gibi, koca baharı da istiyor. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî cenneti de arzuluyor. Bir dostunu görme iştiyakıyla dolu olduğu gibi, Güzeller Güzelini görmeyi de umuyor. Başka bir şehirde oturan bir sevdiğini ziyaret etmek istediği gibi, kabrin ötesine geçmiş sevdiklerini görebilmeyi de istiyor. Şu hayatım son bulmasın istediği gibi, ölümün ötesinde sonsuz bir hayatı da istiyor.

Sözün özü, Said Nursî’nin kendi hayatıyla müşahede ettiği gibi, “İnsan kâinatın ekser envaına muhtaç ve alâkadar.” İhtiyaçları âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Ve, kâinatı muhteşem bir saray gibi düşünürsek, “bütün o saraydaki hadsiz sandıkları ve menzilleri açacak anahtarlar insanın ellerine verilmiş ve bütün onlardan istifade ettirecek olan ihtiyaçlar, hissiyatlar insanın fıtratına verilmiş.”

Sözgelimi, muhabbet ile, sevgiyle, kâinatın her bir mevcuduyla aramda bir bağ kuruluyor. Bir uç uç böceğini de, uzayda salınıp duran güzelim Satürn’ü de seviyorum. Şefkat, beni tüm âcizlere ve zayıflara baktırıyor; hepsine birden yardım edeyim istiyorum. Varlığa karşı fıtrî bir aşk duyuyorum; ayrılık, hiçlik, fena ve yok oluş endişesi kalbimi kanatıyor. Hem “rikkat-i cinsiye”m var. Sevip takdir ettiğim insanların göçüp gitmiş olması, kalanlarının da göçmeye mahkum olması yüreğimi incitiyor. Hayata âşığım; şevkle, iştiyakla devamını istiyorum.

Ama âcizim, zayıfım, fakirim de. Âcizim: tüm mevcutlar hep var olsunlar istiyorum, ama hiçbirini yok oluştan kurtarmaya gücüm yetmiyor. Zayıfım: bunca duygumun taleplerine karşı, kendi başıma birşey sunamıyorum. Fakirim: ihtiyacım çok, ama elimde ölüme koşan bir ömürden başka sermaye bulunmuyor.

Oysa, bana verilmiş duyguların tatmini için, tam aksi gerekiyor. Hadsiz bir acz değil, mutlak bir kudret; tam bir fakirlik değil, mutlak bir zenginlik gerekiyor. Tüm bu duygularım fena değil beka; ölüm değil sonsuzluk istiyorlar.

İster Said Nursî gibi “yüksek bir dağ başında” olalım, ister şehirlerin insan kalabalığı arasında; hiç farketmiyor. İster onun gibi “gece vakti, şu garibane dağlarda, sessiz, sedasız, yalnız, ağaçların hazinane hemhemeleri içinde, birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetler” yaşıyor olayım, ister bir gün mutlaka bırakıp gideceğim memleketimde bulunayım, sonuç değişmiyor. Sonuçta, ölüm şu veya bu şekilde bütün çıplaklığıyla, ve zeval ve fena ağlattırıcı levhalarıyla göründüğünde, mutlak acılar yaşıyorum. Güzelliğe âşık ve mükemmele tutkun ruhum, nice güzelliği ve nice mükemmeli silip süpüren daimî fena ve zeval ve ölüm ve hiçlik tobloları karşısında, tüm bu güzelliklerin hırpalandığını, parça parça edildiğini, bozulduğunu hissediyor. Ruhumun da param parça oluyormuş gibi olduğunu seziyorum. Şefkatim azap veriyor; rikkatim ve sevgim başıma bela oluyor. Sonsuzluğu isterken, hiçliğin elemini yaşıyorum. Her bir duygum, beni tüm kâinatla alâkadar kılan kalbimi, bu kez karartıyor. Kalbimle birlikte, dünyamı karartıyor. Bir çıkış yolu arıyorum. Âcizliğime ve zayıflığıma karşı kendisine dayanabileceğim, bana istinad noktası olabilecek hadsiz bir kuvvet ve kudret arıyorum. Hadsiz fakrım ve sonsuz ihtiyaçlarım karşısında, bana medet verip yardım elini uzatacak, sonsuz zenginlik sahibi bir medet noktası arıyorum.

Said Nursî, duygularından kaçmış biri değil. Bilakis her bir duygusunu olanca yoğunluğuyla yaşanmış; ısrarla sormuş, sabırla cevap aramış. Bulmuş da… Ve sonuçta Risale-i Nur doğmuş.

Ya da aramıyorum. Kendi kendime avunma ve unutma vesileleri icad ediyorum. Şu işti, bu koşuşturmaydı, “eğlenmek”ti, “hayatın tadı”ydı derken, tüm bu duygularımın acılarına, sorularına ve arayışlarına karşı, kalbimin kulağını tıkıyorum. Tüm bu duyguları doyurmayı değil; uyutmayı ve uyuşturmayı deniyorum. Ölüme gidiyorum; ama farkında bile değilim. Zaman akıp gidiyor, duymuyorum.

Galiba, böylesi bir tavırda, pek yalnız da değilim!

Oysa, Bediüzzaman söz konusu yoğun halleri yaşamış olup, sonunda bir kaçış yolu aramış değil. Kendini avutma, duygularını uyuşturma; acılarını ve elemlerini bir süre için bu şekilde dindirme yolunu seçmiş değil. Bilakis, Risale-i Nur’un gösterdiği gibi, böylesi insanca halleri yaşarken, kendini aldatıcı şeylerle aldatmıyor. Uyutucu ve uyuşturucu şeylerle ruhunu uyutup uyuşturmuyor. “İptal-i his” etmiyor. Acı da verse, hüzün ve elem de yüklese, ağlatsa, kalbini de kanatsa, kaçmıyor Her bir duygusunu sabırla yaşıyor, ısrarla soruyor, cevabını içtenlikle arıyor. “Risale” buna en büyük delil...

Ve, arayanın bulduğuna da delil. Said Nursî, tüm bu duygular içinde derman ararken, “Yetmez mi dert derman sana?” diyebilmiş birisi. Mutluluğu, huzuru ve sevinci, kaybettiği yerde arıyor; başka yerde değil. Sonuçta, devayı derdin içinde lezzeti elemin içinde buluyor. Işığı, karanlık gördüğü noktada, farked,iyor. Dehşet aldığı şey teselliye dönüşüyor. İnce bir sır, “o rikkatli hüzün ve firakı kuvvetli bir rica ve parlak bir teselli nuruna” döndürüyor. “Karanlıklı ümitsizliğini, nurlu bir ricaya” çeviriyor.

Çünkü zorlama cevaplar, önyargılar ve peşin kabuller içinde yaşamıyor. Aklını alternatife, iradesini tercih yollarına kapatmıyor. Bunun örneğini hemen her risalede, hatta onun temsilî hikâyelerinde bile buluyorum. Mesel⠓Sekizinci Söz,” “Eski zamanda, iki kardeş, uzun bir seyahata gidiyorlar” diye başlıyor. “Gitgide tâ yol ikileşti. O iki yol başında ciddi bir adamı gördüler. Ondan sordular: Hangi yol iyidir? O dahi onlara dedi ki...”

Sayfalar, ciddi adamın “iki yol”u tarifiyle geçip giderken, “Onuncu Söz”de “güzel bir memlekete giden iki adam” bahsi beni karşılıyor. Beraberinde, iki ayrı yol, iki ayrı bakış açısı, iki ayrı hayat görüşü... Sayfalar yine bu ikisinin muhasebesi ile geçiyor.

“Onbirinci Söz”e gelince, her iki yolda pek çok insan toplandığını görüyorum: “kendini tanımış ve aklı başında ve kalbi yerinde oldukları için,” şu güzel dünyada gördükleri her bir güzelliğe karşı “Bunda büyük bir iş var. Beyhude değil, adi bir oyuncak değil. Acaba tılsımı nedir, içinde ne var?” diyen “birinci güruh.” Ve bütün o güzelliklere karşı gözlerini kapayan, merakı ve sorusu olmayan “ikinci güruh.”

Tüm Risale, böylesi ikilemelerle sürüp gidiyor.

Öylece, tüm risaleler, beni bir tercihle yüzyüze getiriyor. Her bir risalede, değişik açılardan “iman-küfür,” “tevhid-şirk,” “hidayet-dalalet” tercihleri sunuluyor. Said Nursî, kendi dünyasında yaşadığı muhakeme ve muhasebeyi açıkça nazarıma sunarken, gizliden gizliye bana da “tahkik”i öğretiyor. Tahkiki, yani doğruyu ve gerçeği samimiyetle aramayı. Bu noktada, o, hayli iyimser. Zira, “İnsan fıtraten mükerrem olduğu için, hakkı arıyor.”

Sözgelimi “İkinci Şua,” bu mükerrem ve hakkı arayan insanın, gerçeği kendini tanıyarak nasıl bulduğunun bir örneğini sergiliyor.

Önce, kendini, beni ve sizi, yani “insan”ı tanımlıyor Said Nursî: “İnsan, nihayetsiz bir aczi ve nihayetsiz düşmanları ve hadsiz bir fakrı ve hadsiz ihtiyaçları bulunmakla beraber, mahiyeti öyle çok ve mütenevvi âlâtla ve hissiyatla teçhiz edilmiş ki, yüz bin çeşit elemleri hisseder ve yüzbinler tarzda lezzetleri zevkederek ister. Ve öyle maksatları ve arzuları var ki, bütün kâinata birden hükmü geçmeyen bir zât o arzuları yerine getiremez.”

Sonrasında, Bediüzzaman, değişik duygu ve kabiliyetlerim açısından, öyle bir zâta inanma ya da inanmama şıklarının beraberce tahlilini sunuyor.

Meselâ, “arzu-yu beka,” yani sonsuzluk ve ölümsüzlük arzusu açısından bakınca, en başta şunu görüyorum: Ölümsüzlüğü ancak kendisi ölümsüz olan biri verebilir; hayatın devamını ancak hayatı veren temin edebilir; sonsuz bir cenneti ancak sonsuz ve mutlak kudret sahibi Biri verebilir. Bu gerçeğin ışığında, ya bütün kâinata tek bir saraymış gibi kolayca hükmeden birine güvenmenin huzurunu; ya da sonlu bir hayat yaşıyor iken, sonsuz bir ömür istiyor olmanın acısını yaşama tercihi beni karşılıyor.

Şefkat hissi açısından da benzer bir ikilemi görüyorum. Ya bana o şefkat hissini veren, yani kendisi şefkat sahibi olan; ve en küçük bir canlının küçük bir ihtiyacını dahi karşılayan Birine dayanıp, şefkat ettiklerim için Ondan yardım dileyeceğim. Ya da, elim yetişmediği halde, her bir şeye acımanın, ama hiçbir şey yapamamanın acısını yaşayacağım. Sözgelimi, imanla yaşarsam, şu dünyada yitirdiği yavrusuyla cennette buluşma ümidiyle ümitlenen bir baba olacağım; inkârla yaşarsam, o güzel yavrucuğu bir daha hiç görmemek üzere kaybetmiş olmanın acısıyla kahrolacağım.

Mü’min olarak yaşamaya giden yol, insanlığını yaşamaktan geçiyor. İnsanlığımı ne kadar kullanır ve duygularımı ne denli geliştirir isem, o denli mü’min oluyorum.

Aklımın ne iş göreceği de bu tercihle şekillenecek. İmanla yaşarsam, aklım bana kâinatı yaratan Zâtın sanatının mükemmelliğini gösterecek. Kâinatta gizli binlerce ilahî hazineleri önüme açacak. Gördüğüm bunca şey sayesinde, burada göremediğim Rabbimi tanıtacak. Elem ve korku anlarımda ise, “Korkma. Üzülme. Allah bizimledir” diye ikazda bulunacak ya da... Veyahut, hem geçmiş zamanların geçip gidişini düşündürüp, hem geleceğe dair endişe ve korkuları şu anda başıma yığarak, benim için âdeta uğursuz bir işkence âletine dönüşecek.

Muhabbet, yani sevme duygum da bu tercihe bakıyor. Ya beni seven Rabbime dayanarak, tüm kâinatı Onun adına sevgiyle kucaklıyor olacağım; ya da en yakın sevdiğimi dahi ölümden ve hiçlikten kurtaramıyor olmanın acısıyla parça parça olmuş bir kalb taşıyacağım.

Said Nursî, insanlığımın önüne, işte böylesi tercihler sunuyor. Beni şu ya da bu yola zorlamıyor; ama doğru bildiği, doğruluğunu gördüğü, doğruluğunu tüm insanca duygularıyla yaşadığı yola çağırıyor. Ona göre, ancak imanî yolda insaniyet çekirdeğim kabuğunu kırıp genişler; ancak bu yolda insaniyetim filiz verip cennet-misal çiçeklerle bezenir. Diğer yolda ise, kuru çekirdek gibi dahi kalınmıyor. Eriyor, çürüyor, kararıyor ve kokuşuyor insan.

Bu noktada, onun çok ama çok nefis bir tanımı ile de yüzyüze geliyorum. Said Nursî, söz konusu iki yolun güvenli ve selâmetli olanını, yani “İslâmiyet ve iman-ı tahkikî” yolunu “insaniyet-i kübra” olarak tanımlıyor. “İnsaniyet-i kübra,” yani “büyük insaniyet.” Buradan anlıyorum ki, mümin olarak yaşamaya giden yol, insanlığını yaşamaktan geçiyor. İnsaniyetimi ne kadar kullanır ve duygularımı ne denli geliştirir isem, o denli mümin oluyorum.

Bediüzzaman “Şu dünyadan bekaya giden yol fenadan gidiyor”diye, bunun için demiş olmalı. Çünkü, insanca duygularım ile, öncelikle fenayı görüyorum. Etrafımdaki herşeyin; dedemin, ninemin, sınıf arkadaşımın, bahçemizdeki selvinin, kır çiçeklerinin, küçük Ceneviz tavuğumun, kedimin, kendi gençliğimin birer birer şu dünyadan çekilip gittiğini görüyorum. Gelen gidiyor, giden gelmiyor. O gidenlere bakınca, kendi gidişimi de görüyorum. Beri tarafta, giden her bir şeyin ne kadar güzel yapılmış, ne denli mükemmel donanmış olduğunu da görüyorum. Kalbim yok olup gidenlerle yaralı iken, aklım “Madem gidiyorlar, neden mükemmel yapılmışlar? Madem mükemmel yapılmışlar, neden gidiyorlar ve nereye gidiyorlar?” sorusunu soruyor. Bu sorunun izini sürünce, gördüğüm “fena” tablosundan “beka”ya giden bir yol buluyorum. Deniz üstündeki kabarcıkların yanıp sönmeleri ile gökteki daimî Güneşi bildirmeleri gibi, “fena” manzaralarını görüp Bâki-yi Hakikî’yi, hiç fenası olmayan özellikleriyle tanıyorum.

Bu şekilde, kendi “fena”m, beka arayışımla birlikte, bana bir Bâki’yi tanıtıyor. Âcizliğim, sonsuz kudretiyle benim ve her bir yaratılmışın imdadına yetişen Birini bildiriyor. Fakirliğim sayesinde, sonsuz merhamet ve ihsan sahibi; yani Rahman, Rahîm ve Ganî olan Rabbime giden bir yol buluyorum. Sözün özü, sıfırlığımı anlayınca, sonsuzu buluyorum.

İmanın güzelliğini yaşamayıp kendisine yazık etmiş bir bilim adamının yazdığı şekilde, “uçsuz-bucaksız koca kâinatta bir toz zerresi hükmünde olan dünyada bir toz zerresi kadar bile olamayan” biri değilim artık. Cismim itibarıyla yine öyleyim gerçi, ama iman nuru o hakirliğim içinde beni kâinatın taşıdığı mânâlar kadar genişletiyor. “Cüz’î bir cüz” iken, herşeyi hakikatıyla gören “küllî bir küll-ü nuranî” yapıyor.

İşte burada, Bediüzzaman Said Nursî’nin yeni bir tarifi ile karşı karşıya geliyorum: “reşha.” İnsanlığını tam anlamıyla yaşayabilen biri için, o “reşha” diyor: “Hem fakirdir, hem renksizdir. Güneşin hararetiyle çabuk tebahhur eder, enaniyetini bırakır, buhara biner, havaya çıkar.” Yani, güneşi görünce buharlaşan bir su zerresi misali, kendi âcizliğini, fakirliğini, zayıflığını görür. Bu durumu görmezden gelmeye yahut kendini aslında çok kudretli imiş gibi göstermeye girişmez. Aksine, kudreti gerçekten sonsuz olan Rabbine yönelir. Eneyi yırtıp Hüve’yi; “ben”i bırakıp “O”nu gösterir. Doğrudan Ona yönelir, Onu bildirir, Onun özelliklerinin aynası olur.

Hem de, sadece bir yönden onu gösteren bir ayna değil; hangi yönden bakılırsa bakılsın, yine Onu bildiriyor...

Bu noktada, “Nasıl ki açlık derecesiyle yemeğin lezzet dereceleri ve karanlığın mertebeleriyle ışık mertebeleri bilinir, öyle de” diyor Said Nursî, “hayatımdaki hadsiz acz ve fakr ile beraber hadsiz ihtiyaçlarımı izale ve hadsiz düşmanlarımı def etmek noktasında Hâlikımın hadsiz kudret ve rahmetini bildim.” Yani, gecenin karanlığında nasıl ışığı arıyor ve buluyorsak, âcizliğimiz Kadîr-i Mutlak’ı; fakirliğimiz Rahîm-i Mutlak’ı, kusurumuz ise mutlak kemal sahibi Birini gösteriyor. Böylesi insanca hallerimiz ile, Üveysî bir hal alıp, onun kendi hayatında temsil ettiği ayinedarlığı yaşamanın sırrına eriyoruz:

“Yâ İlahenâ! Rabbimiz Sensin! Çünkü biz abdiz. Nefsimizin terbiyesinden âciziz. Demek bizi terbiye eden Sensin! Hem Sensin Hâlık! Çünkü biz mahlûkuz; yapılıyoruz... Hem Rezzak Sensin! Çünkü biz rızka muhtacız; elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı veren Sensin...”

Keza, bir diğer açıdan da Onun isimlerinin aynası oluyorum. Bende görünen cüz’î ilim, irade, güç, görme, işitme, mâlikiyet gibi özellikler de bana Onu bildiriyor. Çünkü, meselâ, “Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum” diyor ve devam ediyorum: “Öyle de, şu koca kâinat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder.” Ya da “Nasıl bu arabanın sahibi benim, öyle de saatte binlerce kilometre hızla giden şu dünya ile, milyonlarca kilometre hızla giden koca yıldızların, yine o kadar büyük bir hızla giden atom-altı parçacıkların... da bir sahibi olmalı.” Böylece, kendi verilmiş bilgimle Onun Alîm isminin; kendi görmemle Onun Basîr isminin; kendimin birşeye sahip oluşuyla Onun Mâlik isminin; kendi çocuğumu terbiye ve idare etmeye çabalarken, Onun Rab isminin aynası oluyorum.

Ayrıca, bir kelebeğin, çiçeğin ya da meyvenin Onu bildirmesi misali bir tarz ile de Onu bildirmedeyim. Her bir mevcud gibi, ben de yapılmışım; hem de sanatla yapılmışım. Yaratılışım, Onun Sâni, Hâlık, Fâtır ve Bâri isimlerini bildiriyor. Çok ince, hassas duygular bana takılmış; ihsanı, ikramı, güzel davranışlar içinde olmayı istiyor ve seviyorum. Böylesi davranışlar ise Onun Muhsin, Kerîm ve Latîf isimlerini bildiriyor. Her bir organımın ince bir nakışla, hassas bir ölçü ile, biri birine karışmadan yerine yerleştirilmiş olması ise, onun Nakkaş, Munazzım, Adl ve Hakîm isimlerini bildiriyor.

Ve daha nicesi...

İnsan, her bir şeyi nakışlı şu koca kâinatta, tüm nakışları kendinde toplayan; hepsini birden gösteren, cismi küçük nakşı büyük bir “nakş-ı âzam” sanki... Onun içindir ki, Said Nursî “kendi hayatıma ve cismime baktıkça yüzer tarzda mucizane eserler, nakışlar, san’atlar görüyorum” diyor. Onun içindir ki, ben de kendime dikkatle baksam beni yaratan ve yaşatan Zâtın her bir isminin cilvesini kendimde görüp, kendi yaratılışım aynasında tüm kâinatı Yaratanı tanıyabilirim. Onun içindir ki, tüm kâinata dalmadan, bir tek kendi yaratılışıma bakmam dahi, Onun sonsuz güzelliğini görmeme yeter. Dolayısıyla güzelliğe karşı iman güzelliğiyle ve ubudiyet cemali ile mukabele edebilirim.

Çünkü, mükemmel bir ayna olarak yapılmışım. Her bir duygum, her bir halim, Onu başka bir ismiyle bildiriyor. Nefsim, önüne konulan binbir nimet ile, Onun rahmaniyetine yönelmiş. Kalbim, sevgi gibi, şefkat gibi, rikkat gibi binlerce ince duyguyla, Onun rahîmiyetine bakıyor. Aklım, binlerce soru ve bir o kadar arayışla Onun hakîmiyetini anlamaya çalışıyor. Her bir duygum, bu yönelişler, bu bakışlar, bu anlama çabaları içinde olduğu sürece, hayatımdan tam bir lezzet alıyorum. Bu sayede sağımda ve solumda, önümde ve arkamda, üstümde ve aşağıda ne varsa hepsi aydınlanıyor. Geçmiş de, gelecek de aydınlanıyor. Hem de ölümün ötesine uzanan bir aydınlanış yaşıyorum.

İman gözüyle bakınca, görünürde karanlıklı sandığımız şeyler de peçelerini atıyorlar. Beni ve sevdiklerimi ziyaret eden hastalıklar, musibetler ve hatta ölüm bile yüzüme gülümsüyor.

“Merhametsiz siyah bir kalb, kâinatı ağlar, çirkin, zulüm ve zulümat suretinde görür”der Said Nursî. Rabbimin gönderdiği, Resulünün gösterdiği, fıtratımın aradığı, ve Said Nursî gibi ayna-misal güzel insanların ayinedarlık ettiği iman nuru sayesinde ise, kalbim merhametli ve nurlu oluyor. Ve kâinatı, “yetmiş güzel hulleler giymiş bir cennet hurisi gibi, rahmetler ve hayırlar ve hikmetlerden dikilmiş yetmiş binler güzel libasları birbiri üstüne giymiş, daima güler, rahmetle tebessüm eder” bir büyük insan; insanı ise aynı tebessümü yaşayan küçük bir kâinat olarak müşahede eder hale geliyorum.

O kadar ki, artık görünürde karanlıklı görünen şeyler de peçelerini kaldırıp atıyorlar. Beni ve sevdiklerimi ziyaret eden hastalıklar, musibetler, ve hatta ölüm bile yüzüme gülümsüyor. Her biri yine Onu hatırlatıyor. Her biri, beni Onun “ötede” sunacağı güzelliklere çağırıyor. “Şu dünyada sen misafirsin; misafirliğini hiç unutma. Ve biz seni asıl vatanına götürmeye gelince, üzülme. Seni Cennette sevdiklerinle buluşturmak üzere geliyoruz” diye haber veriyorlar.

Bu sebeple olmalı, sevgili Resul şu dünyadan “Cennette buluşmak üzere” diyerek göçmüş. Bu sebeple olmalı, o Resulü rehberi bilen Said Nursî, giderken, kalanlara: “Sizleri Cenab-ı Erhamürrahimîn’in birliğine ve rahmetine emanet ediyorum” demiş.

Said Nursî misali insanca yaşayan, insanca yaşadığı için de imanla gidenlere ne mutlu... Onların geride bıraktığı “emanet”in hakkını vererek kalanlara ne mutlu...

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48