banner15

Bir kaşif bin keşif: Coşkun Aral

Coşkun Aral: 'Kâşif olmak isteyenler, bunun cefâlı olduğunu bilsinler. Tıpkı o meşhur mitolojideki Prometheus’un ateşi çalması gibi.'

Bir kaşif bin keşif: Coşkun Aral

Anları durdurmaksa sevdanız,
uğruna çektiğiniz her eziyet bir mucize gibi dökülür elinize, kare kare...
 

İşte, merhameti, vahşeti, cesareti, korkuyu, devleşirken küçülmeyi, aydınlatırken karartmayı; hayalle gerçeğin, umutla ölümün buluştuğu yerden, ateşin içinden sıcak odalarımıza aktaran ve savaşın kendisini, yani insan olma savaşını unutmayan adamın, Coşkun Aral’ın misafiriyiz.


Dünyaca tanınmış bir fotoğrafçı, ‘ilk’lere imza atmış bir haberci ve değişik kültürlere dokunmak isteyen bir gezginsiniz. Kendinizi en çok hangisiyle tanımlıyorsunuz?

İnsanım. İnsanlığın da belli bir sorumluluk içerdiğini biliyorum. Dünyayı kavrayıp ifade etmeye başladığı andan itibaren salt dünya değil, kâinata erişkin bir sürü kararda belirleyici oluyor insan. Öyle ki, uzayı bile çöplüğe dönüştürüyor ve dünyada meydana gelebilecek olumsuzlukların bütün kâinatı etkileyeceğini biliyoruz. O yüzden çok kısaca bir tanımlama yaparsak, mikrokozmoz dediğimiz, neredeyse atoma kadar inebilecek yapılanmadan  kâinatın sonsuzluğuna uzanan zincirin her halkasında insana ilişkin bir şey var: O da “sorumluluk.” İnsanlık, o sorumluluğu içeriyor. Olay sadece yiyen, içen, çiftleşen, yıkan, yakan değil çok ciddi sorumlulukları olan bir misyonu üstlendiğini de bilen akıllı adam: İnsan.

Keşfetme tutkunuz sonuçta ulaşmak istediğiniz bir hedeften mi kaynaklanıyor, yoksa bu sizin engelleyemediğiniz var olma biçiminiz mi?

Keşif, merak denen öğe insanda var. Hani insanı insan yapan tariflerde hep, makine kullanan, denir. Bence insan, merakı olandır. Çünkü merak diğer yaratıklarda içgüdüsel ve sınırlı bir özelliktir; ama insanda sınırsızdır. Var olan başka değerlere saygı, sevgi, onlarla yaşam koşullarını öğrenme, bazılarından korkma, bazılarından ürkme, bu koşullara karşı bir savunma sistemi oluşturma; bütün bunlar insanı insan yapan öğelerdir. İnsanın bunları kavradıktan sonraki amacı, daha geniş kitlelerin de aynı özelliği keşfetmesine yardımcı olmaktır. İki misyonu birden üstleniyoruz: Hem kâşiflik, hem bilgi hamallığı yapıyoruz. Kâşif olmak isteyenler, bunun cefâlı olduğunu bilsinler. Tıpkı o meşhur mitolojideki Prometheus’un ateşi çalması gibi. Ortalığı aydınlatmak için. Ama ateş yakar, bilgi de yakar.

Prometheus gibi cezalandırılmak da var değil mi? Uçakta teröristlerle yaptığınız röportajdan sonra ne oldu?

Bir hafta hapis, vücudumda farklı travmalar… İyi, yani kötü değil. Etimiz parçalansa bile, kuşlar sağ olsun.

Bunun için hayatınızı ortaya koyuyorsunuz. Haberi aktarırken bir olay veya kişi var; siz varsınız, bir de izleyici göz var ortada. Sizin bu gözden beklentileriniz nedir?

Sağlıklı göz var, bir de farklı algılama süzgeçleri olan göz ve beyin var. Ben: “Bilgi taşıyıcısıyım.” dedim. Bilgiyi taşırım ama bilgi farklı katmanlara ulaşır. Siz benim taşıdığım bilgiyi kendinize uyarladığınızda bir süzgeçten geçiriyorsunuz.

O süzgecin metali, ısısı, deliklerinin genişliği, darlığı her şeyi değiştirebiliyor. Bizim doktorlar gibi, bilgi dozlarını ayarlayıp verme misyonumuz da var.

Her bilgi herkese verilmez. Dünyada değişik toplumlar arasında yaşarken edindiğim gözlemlerin bazılarını herkese anlatmıyorum. Bazı kesimleri olumsuzluğa yönlendirebileceğini ve bu insanların seyreltilmiş ihtiyaçları için uzmanlar gerektiğini düşünüyorum.

Bunu tespit etmek benim görevim değil. Karşımdaki gelişmekte olan bir toplumun mensubu ise, Borneo’da dayaklar arasında var olan ensest ilişkiyi aktarırken özendirici olabilirim düşüncesiyle hareket ediyorum. Bu sorumluluk sizin çerçeveniz ve sizin bakışınızdan geliyor. Belgesel yaparken en çok dikkat ettiğimiz öğe budur. Amaç yaşanmışlardan insanın ders almasıdır.

Dünyada basılmadık toprak, yaşanmadık olay kalmamış. Bizden önce yaşamış veya bizden çok uzaklarda yaşamış insanlardan ders alıp, olumsuzlukların tekrarlanmaması, olumlularının daha kalıcı, daha düzenli, daha geniş alanlarda görülmesi, duyulması için çalışıyoruz. Derdimiz insanlara hep kötüyü, şiddeti değil aynı zamanda mutluluğu da göstermek; ama merak bir takım dış etkenlerle azaltılıyor. Çünkü dünyada kalıcılıklarını maddeye endekslemiş kesimler oluştu. Para ve güç edinmiş, geçmişte de var olan ve giderek artan bu kesim, bunun kalıcılığı için savaşıyor. Âdeta çok para, çok güçle ölümsüzlüklerini sağlamaya çalışıyorlar. Bunlar Bâbil Kulelerini inşa ediyorlar. O başka insanların aczinden, cehaletinden, zavallılığından elde ettikleri güçle. Ama o kulelerin de bir gün çökebileceğini bilmelerini isterim. İnsanlara fırsat vermek için, bunu öğrenmeleri için malzeme getiriyorum.

Yani ellerindeki gücü korumak için mi savaşıyorlar? Masum insanların üzerinden oynanan bir oyun mu bu?

Evet ama toplumun cehaletini, bilgisizliğini ve başka deneyimlerden faydalanmamasını özellikle istiyorlar ve buna göre yönlendiriyorlar. Masum diyemeyeceğim. Sonuçta insanın algılama yaşı on üç, on beş. Ergenlik çağından itibaren evrenin doğrularını anlarız. Suyun yüz derecede kaynaması gibi, insanın insanlık tarihinde elde ettiği kaç bin yıllık tecrübe var. İnsanları, bu olmazsa olmaz bilgilerden, insanlık tecrübesinden uzaklaştırıyorlar.

Dünya teknolojiyi ve gücü elinde tutana tâbi olmaya mahkûm mu? Maddi açıdan zayıf insan hep zayıf mı kalacak?

Teknolojik güç, kullanana bağlıdır. Küreselleşmede dünyadaki dengeler ne yazık ki değişti. Geçmişte on yılda, yirmi yılda elde edilecek servetler, şimdi bir günde elde ediliyor. Pazarlar çok büyüdü ve değişti. Tüketim toplumu deyince, eskiden beyaz eşya, otomotiv, eğlence sektörü akla gelirdi. Şimdi tüketim bu değil. Değişik ülkelerden bilgi almak da bir tüketimdir. Bunları elde etmenin bir süreci var.

Ben bir orman yangınının nasıl çıktığını, hangi koşullarda çıktığını, nasıl söndürüleceğini, yangınlardan elde ettiğim bilgilerle on yıllık, yüz yıllık deneyimlerle; bin yıllık bulgularla, verilerle sağlıyorum. Şimdi: “Kardeşim benim çok acil bu sonuçlara ihtiyacım var.” deyip ormanı yakanlar var. Kitle yıkımlarına yol açanlar var. Kendilerince haklı sebepleri var; ama kâinata göre haklı değil. Kâinatın da kendi kıstasları var. Hep bu ölçekler farklı kullanılıyor. 

Akıllı toplumlar bugün kendi gerekçelerini üretiyorlar. Bu gerekçelere göre olumlu olumsuz herkes her şeyi yapabilir. Karşılığında uzun süre elde edemediği mutluluğu dağıtıyorlar insana. “En büyük benim” demek, karşı cinsle buluşmak, beynin bazı bölümlerini çalıştırmak… Bunları çok kısa sürede elde etmenin azmi ve heyecanı içinde saldırıyorlar.

Günümüzde anlamsızlık hastalığına tutulmuş, modern insan tipi var. Bir tarafta da savaşta, hayatı risk altında, acıyı, ümidi bir arada yaşayan insan var. İnsanların hayat algıları arasındaki fark size ne düşündürüyor? Birileri bir yılda beş yıl mı yaşıyor? Siz onların içinde ne hissediyorsunuz?

İnsan bazen beş saniyede beş yıl yaşıyor. Bunun yanında çok çabuk unutabilme özelliği de var insanın. Benim tanık olduğum öylesine vahşet sahneleri var ki, o sahneleri yaşayanlar bir daha bahsedilmesin, gündeme gelmesin diye yol değiştirmiş. Bizim amacımız o sahnelerin hep aklımızda olması değil ama olabileceğini de düşünmemiz.

Altımızı sağlamlaştıralım diye. İnsanlar çok ciddi travmalar dışında unutuyorlar. Normal bir insandan -tabii ben Süpermen değilim- tecrübesi daha fazla olan bir insanım. Yani normal insanın elli atmış yılda yaşayacağı tecrübeyi düşünürsek, ben elli yıllık yaşamımda sekiz on insanın yaşayacağını yaşadım, gözledim, tanık oldum.

O yüzden korkularım başkalarınınkinden farklı olabilir, öfkem çok değişik görünebilir veya sevincim başkalarından daha soğuk bir dünya yansıtabilir. Çoğu insanın optimist olduğu yerde pesimist olabilirim. Bu, çok fazla yaşamak, çok fazla kesişmelerin arasında kalmak, tanık olmaktan kaynaklanıyor. Savaşlara da tanık oldum, mutsuzluklara da, sevinçlere de. İşte onların arasında bilgi, belge taşıma işini yaptığınız zaman keyif de alıyorsunuz. İnsan olmaktan kaynaklanan muhteşem bir keyif bu. “İyi ki varım” diyorsunuz.

Bu dehşet sahneleri insanları bilinçlendirirken onlarda bir kanıksama oluşturuyor mu? Evlerimizde kahve içerken naklen savaş seyrediyoruz.
 
Oluşturuyor tabii ki. Bundan önce de şiddet vardı, çocuk tecavüzü vardı; ama oranı arttıkça kanıksıyor insanlar. Bu olaylar insanlık tarihinde yeni değil, hep vardı. Önemli olan bunların engellenmesi için insanın koşullarının düzeltilmesi, güvence altına alınması. Önceden beyliklerdi, şimdi devletleri de aştık, “AB” diyoruz, yarın “Dünya” diyeceğiz. Eşitlik lazım; yani sizin başörtü takmanız Türkiye’de bir takım şeylere sebep oluyor.

Kapanma ihtiyacı salt İslam’da olan bir şey değil ki. Gidin Yunanistan’da, İtalya’da manastırlara bakın gayet doğal. “Bunu ben böyle yaparım.” demek de yanlış, “Ben böyle yaptırtmam.” demek de. Yoksa ben ellerimi simsiyah boyamak istiyor olabilirim. Ellerimi başkasına bulaştırdığım anda kötü. Bütün bu tayflardaki renklerin varlığına saygımız var; ama tek rengin hakimiyeti kötü. Bu siyaset, güç, iktidar, savaş hepsine dönüşüyor.

Dünyayı bilmek ve aktarmak bizde de, gelişmiş ülkelerde de sağlıklı yapılmıyor. Bizde bilinmediği için yapılmıyor, bazı ülkelerde kasıtlı yapılmıyor. Onlar da kendi toplumlarını ikna ederken bilerek cehalet moduna getiriyorlar olayı.  Biz de cehaletten istifade ediyoruz, onlar da cehaletten istifade ediyor. Şimdi, İslam alemi üç tane teröristin yapmış olduğu eylemle, atmış olduğu sloganla düşünülüyor. Bilmek önemli: Ne, niye, niçin, nasıl, kim?


Dışarıdan baktığınızda Türkiye’nin dünya üzerindeki konumunu nasıl yorumluyorsunuz?

Tahtravalli üzerinde giden bir araç.  Arkaya giderse yük arkaya vuracak, öne giderse -eğer el frenini ayarlayamazsak- öne yuvarlanacak. Ortada kalması lazım. Dengeyi korumak çok önemli. Her yerde her reaksiyonu beklemiyoruz. Şırnak’taki olay terör değil, toplumsal bir mesele. Bir deprem anında düşünün İstanbul’u: Yıkıntı altında kalan ölür kurtulur, ondan sonrası kaos. Bütün açlıklar ortaya çıkacak ve insanlara televizyon ekranından verdiğimiz, onların beyinlerinin belli bölgelerine yerleşmiş şeyler ortaya çıkacak. Yamyamlık başlayabilir. Tanık oldum ben bunlara.

İletişim çağından sonra habercilik de değişti mi? Haber kaynaklarının sayılı, tekniklerin aynı olduğu bir ortamda gazeteci farkı nasıl yakalar?

Bunun çok olumlu tarafları var. Geçmişte bir filmi yollamak üzere kaç tane arkadaşımızı feda ettiğimizi biliyoruz. Çektiğimiz bir kare filmi sizlere ulaştırmak için harcanan zaman, para, insan hayatı… Şimdi telefonla gönderiyorsunuz. Bizim geçmişte yaptığımız işi bilen insan sayılıydı. Hepsi hayatta kalmanın getirdiği bilgi birikimine sahipti ve bir değerleri vardı. Şimdi önüne gelen yapıyor işi. Sayı artıyor ama önem azalıyor. Bir yerden sonra da kanıksanıyor.
 
Türkiye’de reyting alan programları düşünürsek belli bir kalitede kalarak program yapabilmek mümkün mü? İzleyicinin beklentisinde sizce bir değişiklik var mı?

Şimdi olduğunu savunmak enayilik. Haberci programı izlenmiyor, yayında değil şu an. TRT’de hatır için vardı, devam etmedi. Cehaleti körükleyici şeyler dünyanın her yerinde çok izleniyor.

Neden böyle, bu da bazı çevrelerin kurguladığı bir pazar mı?

Cinselliğin bastırıldığı ve araç olarak kullanıldığı, kadının bir erkeğe beğenisini söyleyemediği, erkeğin kadını cinsel meta olarak gördüğü ülkelerde bu böyle. Siz aile baskısından kurtulmak için ilk evlenme teklifine evet diyorsunuz. Ama gittiğiniz evin yetiştirdiği erkek çocuğu da çevrenizdekilerin bir benzeri. O, önce sizinle beraber olmanın, sizi elde etmenin getirdiği hoşlukları yaşıyor. Sonra evinde olduğunuz sürece onun ihtiyaçlarını karşılayan bir araç oluyorsunuz. Siz de ilk doğacak çocuğunuzu ona karşı kullanmanın yollarını arıyorsunuz. 

Bunu değiştirmenin yolu kadının üretimdeki yerini artırmaktan geçer. Kadını üretimden çekmek “Kuşum Aydın”larla başarıldı. Anadolu’da şu an bir sürü boşanma var. Bir sürü tezgâh kapanıyor, el yordamıyla yapılan işler de bitti. Çünkü insanlar sabah onda başlıyor Kuşum Aydın’ları, Seda Sayan’ları seyretmeye. On sekiz saat, dünya rekoru. Varoşları dolaşın, ne izleniyor, diye. Bu, çocuğun sağlıksız büyümesine yol açıyor. Kadının erkeği ile arasındaki ilişkiyi zedeleyip erkeği de kanallardaki fantezi kaynaklara kaydırıyor. Medya bunun için mi formatlandı? Hayır, bu özelliği sonradan keşfedildi. Çünkü denetleyici güç yok, yaptırım olayı yok. Çok büyük paralar var sistemde. Kadının aptal tüketici değil, akıllı tüketici olmasını, üretici olmasını sağlayacak yapılanma, formasyon, eğitim, aile eğitimi sağlanmalı. Aile eğitimi deyince kurslar, üniversiteler sanılıyor. Alâkası yok. Aileden başlıyor, kadından başlıyor her şey.

Türk toplumu anaerkil bir toplum. Çocuk tecavüzlerini araştırın, hepsi evli kişiler. Paylaşma yok evde. Karısını o gözle görmüyor. Kadının fantezisi de erkek programları: Okan Bayülgen, Beyaz gibi programlar. Dinler de yorumlandığında, bu tür çıkar çevreleri tarafından çok iyi kullanılıyor. Çünkü ne okuduğunu bilen toplum değiliz. Zaten Kur’an,  İncil, Zebur ve Tevrat cahiller tarafından okunuyorsa yorumları da cahilce oluyor. “Ben niye varım, benim misyonum ne?” diye düşünülmüyor. İnsanlar şövalye olamıyor. “Avrupa’da da var” deniliyor. Orada milyonda bir görülen bir yamyam var. Bizde her an yamyam olmaya hazır potansiyeller var. Çünkü öyle yetiştiriliyor toplum. Maçlara bir bakın. O yüzden Türkiye bir tarafa giderse içi boşalır öbür tarafa giderse çarpar.

     Sözün bittiği yer var mı gerçekten, savaş kaçınılmaz mı?

“Bill Gates dünyanın en zengin adamı.” dedikleri zaman, “Bilgi gibi değerli bir öğeyi satıp pazarlayan adam milyarder oldu.” dedik. Ama baktık ki, bir gecede servetinin yarısını kaybedebiliyor. Yine Adnan Kaşıkçı ve silah tüccarları borazanlarını öttürmeye başladılar. Dünyadaki bileşik kaplar esası bu. Mutlak bir mutluluk, mutlak bir barış toplumu olması imkansız. Çünkü siz insanları eğitseniz bile eğitilmemiş insanların yıktığı doğada bir şeyler geriye dönüyor. İstanbul’da şu an üç milyon araba hareket halinde. Dünyadaki beşinci ülkeyiz. Havadaki kurşun, kükürt kanser yapıyor. Ama bunları düşünemeyen, halâ buraya gelmek isteyen insanlar var. Devlet dese ki: “Senin eşarbından, kâğıdından vergi alacağım.” kimse vermez. Ama fiyatını ne kadar arttırırsan arttır, kimse arabasından, benzininden vazgeçmez. Çünkü o bir kimlik, bir rahatlık unsuru. Kolay kazancın olacağı yerler belli, kontrolsüzlüğün olduğu yerler. Medya da buna aracılık yapıyor. Çözüm mü? Yok. Çünkü  dünyanın en pahalı benzinini yapın, adam çalıyor yine benzin alıyor. Dünyanın hiçbir yerinde yoktur, on altı yaşında altına araba verilen. En zengin ülkelerde yok, bizde var.

Siz de bir babasınız değil mi?
 
Beş yıldır evliyim, babayım, kızımı çok seviyorum. Kızımın benim sorumluluğum altında olduğu sürede sağlıklı büyümesini istiyorum. Ondan sonra ne olacağına kendisi karar verir. Dünyayı gözlüksüz kendi gözleriyle görmesini tercih ederim.


Teşekkürler Coşkun Aral. Dileriz uzun yıllar daha gören ve gösteren olursunuz. Dileriz bir gün karelerinizde mutlu yüzler gözyaşlarının yerini alır…

 

Röporta: Nalan Abbasoğlu

Kaynak: Su Dergisi

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35