banner15

Birgi'nin tarihsel dokusu ve Çakırağa Konağı

Birgi antik dönemden 15.yüzyıla dek Küçük Menderes ve Birgi çayı vasıtasıyla Ege'ye açılan bir korsan yatağıdır.

Birgi'nin tarihsel dokusu ve Çakırağa Konağı

 

Kübra Demiray / Dünya Bülteni

Tarih, insanın ölüme karşı eylediklerinin toplamıdır, derken Hegel, ebediliğe açılan bir isim kalsın diye kurulan şehirler, mabetler, tutulan notlar dökülüyor kalemimize, hayatımıza.  

Tarih bazen kitaplardan okunur bazen yaşamın içinden. Yaşamın içinden okunurken tarihin yüzü edebiyata tebessüm eder. Elbet mukabele nezakettendir hüsnü icabettir. Tebessüm edene tebessüm edilir. Tarihin edebiyata tebessüm edince:

Yaşamın içinden okurken bir şehrin tarihini; anın nefesi, iklimin nabzı tutulur. Bu tarih yazısı yaşamın içinden gülümsedi kaleme. Ve ki kalem yazdı. Cümleler edebiyat, bilgiler tarih konuştu. 

 

12555108.jpg

Yaşanılmış zamanların izini sürmek.


Yazın, ışığın sıcağın serapa Ege koktuğu Ege konuştuğu dem temmuz. Bir dost ziyareti. İnsan neden kendi memleketinden başlamaz ki keşiflere neden ömrünün ortasında düşer yolu…

Ödemiş yıllarca duyduğum isim nedense hep İzmir kadar uzak şu dağların arkası kadar yakın. Dostlar düğüne gider Ödemiş, hemen şu dağın arkasındadır. Yağmur yağar bir yerlerden kokusu gelir, bulutlara bakılır kokunun geldiği yer bellidir Ödemiş taraflarından…. Adına değilmiş, kendine değilmemiş bir yer. Bunca yad etmişken bir dost varsa ve oralıysa ertelenmiş günlerden yazlardan, temmuzlardan olmamalı bu kez bu yaz deyip düşünce yollara. Ovalar dağlar evler tamahlar bir temmuz sabahı… zaman kayıp. Arkadaşım bir şehre yaklaşırken ve şehirlerden çıkarken öncelikle km leri kaydederdi.

Nazilli’nin köylerinden geçe geçe vardık. Beydağ eteklerine değen bir köy, minibüs durağı bir çay molası, ücretini ödeyeyim derken çay, kaptanın ikramı oluveriyor. Deftere düşülen notlar… 13.17 Temmuz 10 Cuma, Cuma vakti çoktan girmiş öğle ezanı okunmakta. Bu topraklarda doğmak… Hani kan çeker derler ya bir de toprağın çekmesi var. Çay molası bitti. Yollar… ovanın ortasında bir çoban çeşmesi, zeytin ağaçları, incir ve nar ağaçları… Işık gölge oyunları Akdeniz ikliminin bütün teşrifatı seriliveriyor derken çam ormanları ben de varım diyor. Hayranlık…

Ödemiş’e yaklaştığımızı fısıldayan kilometreler, şehir levhaları… Küçük menderes havzasının Aydın dağlarıyla Bey dağının ortak güzeli Ödemiş. Bir saate değen yolculuk. Ödemiş terminali.

Terminaller şehri fısıldar. Kimleri ağırlar bu şehir, kimleri uğurlar; kimlerin neşesinde dem tutar kimlerin hüznünde boyun büker sessiz ama mutlak konuşur terminaller. Şehrin suretinin yansıdığı aynalardır buralar. Dostluk fısıldadı ilkin sonra hürmet ikram etti.

Ödemiş kendine has güzellikleriyle zamane çocuğu olmanın tadında. Gölcük yaylası bu mevsim için Aydın sıcağından kaçıp dingin uyku alemlerinde kaybolup erken sabahların lezzetine ermek için birebir.

Arabamızın olması güzellikleri tadında hissetmemize, geniş zaman sofralarında ağırlanmamıza mani… Hızlıca akıp giden yollar, “gör geç” tatsızlığında takılıp kalan nazarlarımız. Ancak hayalhanemizin tamamladığı manzaralar. Kendimize ait bir araba bizi hep tembel hazırcı ya da telaşlı kılar. Bir kez daha arabamın olmadığına sevindim. Hatta huzur duydum. Huzur zamandan kazanmak nimetten tabiat şehrayinlerinden hızlıca geçmek miydi?

Birgi’yi işaret eden kilometre levhası . Ödemiş’in zamaneye uyan yüzünden çıkıp bir kavşağa dökülünce yol, garip tertemiz bir el değmemişlik karşılıyor bizi. Keskin bir kılıç değmiş gibi kusursuz, donmuş bir billur gibi muhteşem kopuyor zaman, mekan, an, sessizlik, lisan, nazar kendi bütününden.

Gerçekten sadece şükredesi geliyor insanın bu el değmemişlik adına.

İsimlerden başlamalı anlatmaya.

 

 

image001.20100201111242.jpgBirgi, eski Yunancada Bergion, “su kıyısı yolu” anlamında. Kaynaklara göre eski bir liman kenti. Küçük menderes kanalıyla denize ulaşan bir kent. Birgi bir dağ köyü edasında karşılıyor bizi. Bir dere yatağının iki yamacına yaslanmış davet etmekte. Birgi’yi daha ziyade İmam Birgivi hazretlerinden hatırlıyorum. Ama bu ilk karşılaşma bilgiden azade oluyor. Bilgiyle bakmak bazı bakışların nasibini alıyor bizden. Eşyanın, zamanın ruhuyla göz göze gelememek hüznü. Bu hüznün kaynağı bilgi oluveriyor bazen. Arabayı gölge bir yere bıraktık hoş, taş köprü, hayal meyal ruhuma sızan bir çeşme birkaç ev silueti ağaç gölgesi.Turistler gibi bildik adreslere çıktık. Önce, Çakırağa Konağı’na ilerliyoruz. Bir görevli karşılıyor, kısa bilgilerden geçiyoruz. Konak 1761’li yıllarda zengin bir tüccar olan Çakıroğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılmış, uzun yıllar harabe halinde bulunsa da ilk kez 1977 yılında T.C. Kültür Bakanlığı tarafından restorasyona başlanmış, 1983 yılında çevresi kamulaştırılarak özgün mimari dokunun korunması gündeme gelmiştir. Restorasyon ve çevre düzenlemesi çalışmaları 1993 yılında Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü, İzmir Anıtlar Genel Müdürlüğü, İzmir Röleve ve Anıtlar Müdürlüğü tarafından tamamlanmış ve konak müze olarak düzenlenmiş.

Restorasyon emaresi konuşsa da güzel; çizgileri kendi zamanından. Yüksek duvarlar ardında iç avlu, bahçede nar ağacı… Basamaklar… ahşap merdiven basamakları, bizim deyişimizle “ayazlık”tan, mimari tabirle, “sofadan” bakınca dağlar, ak bulutlar, sıcak temmuz nefesi… Binanın gölgesiyle başlayan serinlik girişteki taşlıkla yoğunlaşıyor. Giriş katında taşlık, bekleme odası, ahır… Görevliden öğreniyoruz, ikinci kat kışlık mekan, her köşeye sızamıyoruz, engeller… Odalar, kapılar…

 

birgi2.jpg

Kapı alınlıklarında ince hatlar, ayetler, esmalar… Misafir yatak odası, Barekallah…

İstanbul odası, ya müfettihel ebvab, iftahlena hayrel bab…

İzmir odası, ya müfettihel ebvab…

Lale başlıklı kapı tokmakları, farkediş anına karışan kuş sesleri.
 

image002.20100201111256.jpgMisafir odasının kapısında oymalı gül işleme, bu odanın ocak alınlığı, hepsi zarif işlenmiş. Odalardaki duvar ve tavan süslemeleri kalem işleri, ahşap oymacılık kendi zamanını konuşurken güzelliklerin de sustuğunu öğretiyor bana. Çakıroğlu Mehmet Bey, biri İzmirli, diğeri İstanbullu iki hanımla evliymiş. Hanımlar memleket hasreti çekmesin diye, odaların duvarlarına İzmir ve İstanbul’un güzel manzaraları nakşedilmiş. Odaların tavanlaındaki ahşap, kalem işçiliğinden ziyade meyve sebze resimleri konuşuyor. Son dönem Osmanlı saraylarındaki eda… 18. yüzyıl mimarisinin şık güzelliği. Tavan ve duvar bezemelerinde, yörede yetişen meyve ve sebzelerin motifleri kullanılmış, 72 çeşit olduğu söyleniyor.. Resimler, hem kentlerin o günkü görüntülerini vermek açısından, hem de resim sanatı yönünden son derece önemli. İkinci kat kışlık kullanıldığından daha korunaklı. Odalar ocaklarla (şöminelerle) ısıtılmış. Misafir odalarında yıkanma bölümleri var. Odaların açıldığı geniş sofada merdiven kapağını kaldırarak üçüncü kata çıkılıyor, burası yazlık kat. Daha aydınlık ve kalem işleri bakımından daha zengin olan katta, iki de duvar resmi var. Köye hakim bir manzara, dağlar bulutlar, serviler, kavaklar, evler,Ulu cami… Ziyaretçi hızındayız, konağın anlattıklarına gönül versek de dinlemek için zaman veremiyoruz. Bir başka sefere inşallah, müsadenizle deyip ayazlıktan son kez bakıyorum karşıki dağa ve buluta. Bahçeye inince içi dışı çiçek bezeli konağı bırakıp burada nefes almış, hayat tutmuş, gurbet bilmiş İzmirli ve İstanbullu eşlerin hikayelerine giriyorum kendi iç zamanımla… Başka hikaye deyip bırakıyorum.

Ulu camii de görmek iki rekat namaz kılmak gerek… Bir meydan ama eğimli bir dere yatağında olduğu belli. Birkaç köy kahvesi, çınaraltı kahvesi demek daha doğru. Önünde sergilenmiş adaçayları, kekikler, bal kavanozları, kuru biber patlıcanlar, kadın satıcıların tezgahlarında yöresel el işleri… En güzeli de kar helvası satan tezgahlar… Birkaç servi, kavak çınar gölgesinde açılmış bu tezgahlarda serin buz gibi vişne şurubu pekmez yedirilmiş kar helvasının lezzetine varmak… Cami bir külliye olarak Aydınoğlu Mehmed Bey tarafından yapılmış günümüzde sadece camii bir de türbe var. Ulu camii kendine özgü mimari özelliklerini bize gösterirken ben bu mimari özellikleri bilmediğim için susarak seyrediyorum. Sadece çatının Şam’daki Emevi Cami ile aynı tarzda olduğunu biliyorum. İçerideki işlemelerde sadece çinilere mor firuze çinilere, minberdeki ahşap işçiliğe bakarken kündekari usulünün iç içe geçmiş sonsuzluğunu, güneş sistemindeki yıldızlarını seyrediyorum. Mermer sütunlar, sülüs hatlar, bir köşede rastladığım asma yaprağı üzüm salkımı…. Bir guruba bilgi veren cami imamı bu sırada garip bir hikaye anlatıyor. Cevizden, kündekari tarzında yapılan minber Muzafferiddin Bin Abdülvahid elinden çıkmış. 1990’lı yıllarda minber kapısı çalınmış, yerine taklidi geçirilmiş. Bir süre sonra camiyi gezen bir turist kapıyı incelerken bu işçiliğin aynısının Londra’daki bir müzede sergilendiğini görevlilere iletince resmi yazışmalar, uzayan mahkemeler sonunda kapının aslı iade edilmiş.İmam dikkatimizi çekerek minber kadar kapı ve pencere işçiliklerinin de birer şaheser olduğunu hatırlatıyor.. Bu garip hikaye Tarihimize, eserlerimize karşı içimize sinen bu duyarsızlık acıtırken bir turistin gösterdiği dikkat insani hassasiyetleri yeniden hatırlatıyor. Dışarı çıkıp gök kubbenin altında zamanın şahitliğini yapmış bu mabedi seyredip çevresini dolaşırken köşeye yerleştirilmiş aslan heykelini fark ediyorum. Sonra ezanların okunup yankılandığı bu minare…Kesme taş kaideye oturtulmuş, tuğladan, firuze renkli sırlı, sırsız zikzak örgüler, şerefenin altında yine firuze renkli baklava desenli örgü kendini gösteriyor. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’ne göre bu caminin üç giriş kapısı mevcut ama burada iki giriş var. Dışarıdaki türbe, anıt Aydınoğlu Mehmet Beyin oğullarını anlatmakta. Gazi Umur Bey, denizci, 39 yaşında şehit. Denizci bir aile çıkıyor karşımıza bu kadar içte kalmış coğrafyada denizcilik nişaneleri ilkin yadırgıyorum.

image003.20100201111317.jpgTarihi rivayetler, Birgi’yi eski bir iç liman kenti hatta bir korsan yatağı olarak da zikretmekte. 12.yy ile 14. yy arasında Aydınoğulları beyliğine başkentlik yapmış. 1390'da Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı topraklarına katılmış, 1402'de tekrar beylik olmuş, 1426'da da son kez Osmanlı'ya dahil olmuştur. Birgi antik dönemden 15.yüzyıla dek Küçük Menderes ve Birgi çayı vasıtasıyla Ege'ye açılan bir korsan yatağıdır. Omari'nin anlatımında Küçük Menderes üzerinde gemilerin işleyebildiği aktarılmakta fakat Birgi bağlantısına değinilmemektedir. Birgi çayı o dönemde Küçük Menderes'in bir kolu olup üzerinde kadırga ve çektirilerin seyri mümkündür. Birgi nehir üzerinde en yukarıda bulunan limandır. Birgi Beyliği bu dönemde arşipeli haraca kesen korsan gruplarının en gözü kara, acımasız ve cüretkar olanıdır. 24 kürekli 4 çektiri ve 2 kadırga olan mürekkep filolarına servi motifli bir bayrak çektikleri çeşitli ticaret gemilerinin seyir defterlerine işlenmiştir. Servi motifi bilindiği gibi Birgi Beyliği’nin sembolüdür. Birgi halkı erkeklerinin büyük bölümünün filoda gemici olduğu bilinmektedir.Birgi korsan beyliği varlığını Osmanlı beyliğinin büyüyüp bir devlete, giderek imparatorluğa dönüştüğü zamanlara dek sürdürmüş ve imparatorlukta bir çıban başı olmuştur. 

İmparatorluk deniz filosuna katılmayı reddetmişler, hatta zaman zaman Osmanlı ticaret gemilerine bile saldırıp yağmalanmışlar ya da ele geçirip kendi filolarına katmışlardır. 
Son dönemde Napolyon'un Bağdat seferi sırasında onunla ittifak yapmaları ve Aydınoğlu Mehmet Bey'in kişisel dostluğu olduğu halde Cezzar Ahmet Paşa'ya açıkça ihanet etmesi imparatorluk açısından bardağı taşıran son damla olmuştur.

Bunun üzerine IV. Murat 100.000 kişilik bir ordu toplayarak Birgi beyliğine yürümüş, kenti ele geçirmiş ve Mehmet beyi boğdurarak cesedini atıyla birlikte nehre attırmıştır. 

Birgi korsan beyliğini sonsuza dek cezalandırmak için imparatorluk tarihindeki ender büyüklükteki girişimlerden birini gerçekleştirerek bütün mühendis, mimar ve ustalarını seferber ederek Birgi çayının yatağını değiştirmiş, nehrin suyunun bir kısmını başka yerlere aktararak azaltmış ve denizle bağlantısını keserek korsanlığa son vermiştir.
Birgi halkı da aileler bile parçalanarak farklı yerlere sürülmüştür. Birgi'ye Balkanlardan getirilen bir topluluk yerleştirilmiş.

Hikayemize, Birgi’nin hikayesini, acısını anlatan bu acıdan rahatsız olan bir vidanın sesi değiyor:

"Tanrının yeryüzündeki temsilcisi ve onun kulu İstanbul'un, Küçük Asya ve Filistin'in, Eflak ve Boğdan ve Makedonya'nın ve Mısır ve bilcümle Kuzey Afrika'nın sahibi padişahımın bu sıfatıyla nispetli bir merhamet duygusuyla mücehher olması gerekir iken Birgi'li kullarına gazabını reva görmüş olması onların hak ettiğinden daha ağır bir cezadır. Aileler parçalanmış, ocaklar kana boğulmuş ve Birgi denizden kopmuştur. Artık Birgili'ler arşipele yelken açamayacaklar." 

Bu son cümle, artık Birgi’nin uzun süre tarihteki sessiz yerini almasını mecbur eylerken bugün, bu saat, bu temmuz nefesinde Birgi’yi bizim karşımıza huzurlu sakin ama hep güzel adaçayı, kekik kokulu bir dağ köyü
edasında çıkarıyor biz de onun hikayesini iklimden, sessizlikten, bilgiden yeniden dinliyor kendi tadımıza katıyorduk.

Uzun zaman dilimlerine değmese de İmam Birgivi hazretlerine uğrayıp ruhuna Fatiha okurken buralara yolu düşmeyenlere yolunuz düşsün diye dua eyliyorduk. Yolunuz düşsün… Uğrağınız olsun hazzı kalsın….

Güncelleme Tarihi: 04 Şubat 2010, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48