banner15

Bu oyunu bozalım

Kürt meselesinin masaya yatırıldığı Zaman Ortak Akıl Toplantısı'nda, çözüm önerileri ve uyarılarda bulunuldu.

Bu oyunu bozalım

Türkiye, Eruh-Şemdinli baskınının yaşandığı 15 Ağustos 1984'ten beri bölücü terörle mücadele ediyor. Binlerce insan hayatını kaybetti, yüz milyar dolarlarla ifade edilen millî kaynak heba oldu. Türkiye'nin kanayan yarasını masaya yatıran Zaman Ortak Akıl Toplantısı, ‘Kürt meselesi'ne çözümler aradı. Yaklaşık 40 maddelik çözüm önerileri sıralayan aydınlar, sivil gücün daha çok inisiyatif alması üzerinde durdu. Ardından da önemli bir uyarıda bulundu: “Dağdaki çatışmayı topluma yaymak istiyorlar. Bu oyunun bozulması lazım. Atılacak ilk adım tansiyonu düşürmeye yönelik olmalı.”

Kürt meselesindeki en büyük birleştirici unsurun din olduğuna dikkat çeken aydınlar, İslam ortak paydasında buluşan Türkler ve Kürtlerin Malazgirt, Çaldıran ve Çanakkale'de omuz omuza savaştığını belirtiyor. Ancak son dönemlerde dinî duyguların zayıflaması, insanlar arasındaki kardeşlik bağlarını zedeledi.

Aydınların üzerinde durduğu bir başka konu da devletin kendi vatandaşıyla ilişkilerini sağlıklı bir yapıya oturtamaması. Etnik grupların ihtiyaçlarını görmezden gelmenin terör örgütüne yaradığını ifade eden yazarlar şu tespiti yapıyor: “Mesela Türkiye'nin bir Kürdoloji enstitüsü yok. Bin yıl birlikte yaşamış da olsanız, yanınızdaki insanın konuştuğu dili sözlük haline getirmeyi düşünememişsiniz. Şu anda Kürt çalışmalarının başını çeken, yöneten PKK'dır. Kendinize yasakladığınız alanı, PKK'ya özgür kılmışsınız.”

Birçok ülkenin terör örgütünü desteklediğini hatırlatan uzmanlar, 5 sene önceki Kürt meselesiyle bugünkü sorunun aynı olmadığını kaydediyor. AB'nin ‘azınlık' tanımı, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde Irak'ın bölünmeye doğru gitmesi, Kerkük petrol bölgesinin durumu ve İsrail ilgisi olayın boyutunu değiştirdi. Kürtler arasında kafa karışıklığı yaşandığına dikkat çekilirken, “Dünya bölgesel entegrasyona giderken, ayrılmak lehimize olur mu?” sorusuna verilecek cevabın büyük önem taşıdığı vurgulanıyor.

Aydınlara göre, Türkiye'deki kamu düzeni ve asayiş sorunu da Kürt meselesiyle irtibatlı. Mafyalaşma sebebiyle insanlar adil ve eşit rekabet şartlarında geçimlerini temin edemeyince, kendilerini illegal yollara başvurmak zorunda hissediyor. Bu noktada Kürt ve anti-Kürt kimlikleri önemli hale geliyor.


ALİ BULAÇ
Gazeteci - Yazar

Dünya entegrasyona giderken ayrılmak doğru mu?

5 sene önceki Kürt meselesiyle bugünkü aynı değil. Avrupa Birliği’nin Kürt konusunu ilerleme raporuna alması ve açık bir şekilde sahip çıkması, Kürtlerden azınlık olabilecek bir etnik grup olarak söz etmesi, bu sorunun rengini değiştirdi.

ABD de şimdi soruna daha müdahil görünüyor. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesinde Irak’ın bölünmesi, bu süreçte Kerkük petrol bölgesinin kurulacak muhtemel Kürt oluşumuna verilecek olması ve İsrail’in bu konuya ilgisi sorunun boyutunu değiştirdi.

Bunun birtakım sonuçları ortaya çıktı. Kürtler kendi içlerinde şizofrenik bir duruma düştü. Kürt halkıyla, eliti ve aydınları arasında bir gerilim yaşanıyor. Halkın genelinde bir korku başladı. İki şekilde ortaya çıkıyor bu. Biri ‘bütün dünya arkamızda, AB ve İsrail bizi destekliyor? Ayrılmak doğru bir karar mı?’ İkincisi, ‘bütün dünya bölgesel entegrasyona doğru giderken, ayrılmak lehimize mi olur aleyhimize mi?’ Araplar, Farslar ve Türklerin tarihsel husumetlerini kazanır mıyız? ABD ve Avrupalılar geçmişte olduğu gibi bizi bir kere daha satar mı? Satsa ne olur? Bunu çok ciddi bir biçimde Kürtler kendi içlerinde tartışıyor.

AB’nin azınlık tanımından bölge halkı rahatsız

AB ilerleme raporlarında açıklanan, azınlık olabilecekleri yönündeki ifade, Kürt halkında ciddi bir rahatsızlığa yol açtı. Kürt elitinde belki bir rahatlık sağladı ama halkta rahatsızlığa sebep oldu. Çünkü azınlık statüsüyle hak ve özgürlükler konusunda avantaj kazanacak olsalar da azınlık olmak gayrimüslim duruma düşmek demek. Bu çok ciddi travmaya sebep olabilecek bir faktör. Benzer ifadeye Alevilerin de sıcak bakmaması doğru bir tanımlama olmadığını gösteriyor.

Bölgeye baktığımızda, şehirleri ya Türklerin ya Süryanilerin ya Arapların ya da Ermenilerin kurduğunu görüyoruz. Bir Kürt şehri yok. Kürt mimarisi yok. Kürtler şehre indiği zaman bir süre sonra o şehrin rengine bürünüyor. Kolayca ona adapte olabiliyorlar. Batıya gelenler hem sermaye açısından hem kültürel açıdan diğer etnik gruplarla kolaylıkla entegre oluyor.

Din ve tarihin Balkanlar ve Kafkasya’da kışkırtıcı, çatışmayı derinleştirici bir rol oynadığını; fakat Kürt meselesinde birleştirici olduğunu görüyoruz. Şimdi dinin itibardan düşürülmesi, dini duygunun şu veya bu sebeple zayıflaması bu çatışmanın ve yabancılaşmanın artmasının önemli sebeplerinden bir tanesi. Özellikle Güneydoğu’daki medreselerin çok hızlı bir biçimde 80’lerden itibaren tasfiye edilmesi bunda önemli rol oynamıştır.

Sevr’i ilk yırtan Kürtler olmuştur

Tarihsel olarak da Türkler ile Kürtlerin çatışma değil, kritik noktalarda ortak hareket ettiklerini görüyoruz. Tarihimizde 3 önemli kritik dönem var. Bunlardan biri 1071’dir. Bugün Güneydoğu dediğimiz bölge Hz. Ömer’den bu yana zaten Müslüman’dı. Türkler 1071’de Malazgirt üzerinden Anadolu’ya geldiklerinde o bölgenin Kürt ve Arapları 10 bin asker verdiler Alparslan’a. Anadolu’nun Müslümanlaşması için. Bizans ordusundaki Müslüman Kürt subaylar Alparslan’a yardım etti. Bu çok önemli bir şey. İkinci olarak, İdrisi Bitlisi’nin Çaldıran’da, Yavuz’un doğu seferinde oynadığı rol, Kürtlerin İran ile Osmanlı arasında tercih etme noktasında o kritik anda Osmanlı’nın yanında yer almaları son derece belirleyici olmuştur. Son olarak Kürtler, Mustafa Kemal’in, yanında yer almışlardır. Bu son derece önemlidir. Ve bence adil olmak gerekirse Sevr Antlaşması’nı ilk yırtan Kürtler olmuştur. Halbuki Arapların önemli bir bölümü çekip gitmiştir. Demek ki burada tarih ve din önemli, tabii meselenin sosyal, ekonomik ve uluslararası boyutları var. Bir de güvenlikle ilgili bir boyutu var. Yani uluslararası güvenlik sistemi bunu hangi çerçevede manipüle ediyor? Türkiye’nin, İran’ın veya Suriye’nin aleyhinde bunu kullanmak istiyorlar ve isteyeceklerdir. Fakat bu Kürt meselesinin kendi iç dinamikleriyle bir sorun olarak ortaya çıkmasını anlamsızlaştırmıyor. Hatta tam aksine daha fazla bunun üzerinde yoğunlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Kürtlerin Türklerle evlenme oranı yüzde 9. Bu yüksek bir rakam. Bir başka önemli nokta, Balkanlarda etnik çatışma başladığında 350 bin evlilik ilk yıl boşanmayla sonuçlandı. Fakat Türkiye’de bugüne kadar çatışmadan dolayı boşanma olduğu duyulmadı, görülmedi.


SEDAT LAÇİNER
Uluslararası ilişkiler ve Ortadoğu uzmanı, 18 Mart Üniversitesi öğretim üyesi

Öncelikli sorun devlet-vatandaş sorunu

Öncelikli sorunun devlet-vatandaş sorunu olduğunu düşünüyorum. Adıyaman’da, Diyarbakır’da, İstanbul’da, devlet vatandaşıyla ilişkilerini oturtmakta ciddi sorunlar yaşıyor. İkincisi Kürt sorunu. Üçüncüsü bir bölgesel kalkınma meselesi. Dördüncüsü, terör-güvenlik sorunu. Sorunların hiçbiri diğerini atlamayı gerektirmiyor ve birini anlamadan diğerlerini anlamak da mümkün değil.

Kürt sorununa bakıldığı zaman, sadece Kürt sorununda değil Ermeni meselesinde de, -Rumlar artık aramızda yok ama Rum meselesinde de- üç aşağı beş yukarı benzer bir sorunla karşı karşıyayız. Türkler bu etnik grupları tanımıyor. Mesela bir Kürdoloji Enstitüsü yok Türkiye’nin. Kürtleri araştıran bir merkez oluşturmayı her zaman tehlike olarak görmüş. Mesela Ermenice-Türkçe sözlük yok. Aynı durum Kürtler için de geçerli. 1000 yıl birlikte yaşamış da olsanız, yanınızdaki insanın konuştuğu dili bir sözlük haline getirmeyi dahi düşünememişsiniz. Ben burada art niyetin sonradan ortaya çıktığını düşünüyorum. 12 Eylül darbesinden sonra, Kürtçü hareketlerle veya Ermenilerle karşılaşıldıktan sonra devlette ‘biz bunu yaparsak ülke bölünür’ düşüncesi ortaya çıkmıştır. Şu anda Kürt çalışmalarının başını çeken, yöneten PKK’dır. Kendinize yasakladığınız alanı, PKK’ya özgür kılmışsınız.

Asıl mesele Türklerin milliyetçiliğin ne olduğunu bilmemesinden kaynaklanıyor. Milliyetçiliği birlikte yaşadıkları etnik gruplardan öğreniyorlar. Kurtuluş Savaşı’nda Rumlardan, Ermenilerden Türkçülüğün ilk nüvelerini aldığımız gibi, şu anda da Kürtçülük ve PKK teröründen Türkçülüğü öğrenmeye çalışıyoruz. Bu çok tehlikeli bir süreçtir. Kürtler ayrı sınırların içinde yaşamıyorlar, yani Ermenilerden çok daha farklı bir durumla karşı karşıyayız. Burada ülkenin bölünmesi noktasında PKK’dan çok Milliyetçi Hareket Partisi (MHP)’nin alacağı tavır önemli. MHP bir yandan İslam’la ilişkisini, dinle ilişkisini sorgulamaya başladı, diğer taraftan da Kürt ve Türk arasındaki farkı PKK ile mücadeleye kıyasla belirlemeye başladı. MHP Türkçülüğü tanımlamaya çalışıyor, bu tanımlama içerisinde Kürt’ün ayrışmasını anlamak daha kolay. Dinci-Türkçü veya dindar Türkçülük gibi kendisini AK Parti’den ayırt edebilecek aşırı bir tanım geliştirmeye çalışıyor.

Toplumumuzda linç kültürü olduğuna dair de şüphelerim var. Türkiye’nin başka bir topluma göre linçe daha meyilli olduğunu düşünmüyorum. Toplumun sinirlerine basarsanız, bir insan nasıl tepki verirse aynen öyle tepki alırsınız. Bu sinirlerle oynayanlar, o sinirleri korumak görevinde olanlar ise iş daha da çığırından çıkar. Kürtçü bir gösteri yapılıyor aynı simalar, Türkçü bir gösteri yapılıyor yine aynı simalar. Kendi zihinlerindeki Türkçülüğü yerleştirmek için Kürtçülüğü bir araç olarak kullanmak, PKK’yı şehre indirmek isteyenler var.

PKK bağımsızlık hareketi değil

Dünyadaki en kronik terör hadiselerinden birisiyle uğraşıyoruz. 26 yıldır yaşanan ve önümüzdeki 26 yılda yaşanmaması için hiçbir ümidimiz olmayan bir olayın içindeyiz. PKK, Kürt meselesini aşar nitelikte bir olay. Üst kadroda gayrimüslimler var. Bunlar akıl tabakasını oluşturanlar. Bir taşeron örgütlenme görüyorsunuz. Bu bir Kürtçü bağımsızlık hareketi değil. Amerika’dan İran’dan rol bekleyen bir örgüt var karşımızda.

PKK’nın kendi yaptığı ankette, ‘Önderiniz kimdir, ruhani olarak kimi kendinize yakın görüyorsunuz?’ dendiğinde birinci olarak Zerdüştlük çıkıyor. Bunun iki boyutu var. Anadolu’daki dönmeler ile Ortadoğu ve dışında kalan bölgelerdeki Hıristiyan unsurlar PKK içerisinde yerini almış. Öldürüldükleri zaman çok net çıkıyor bu ortaya. Anadolu toprağında Müslüman olmayan bir kişinin savaşmasının çok büyük bir anlamı olması lazım. Türkiye’de şöyle bir yaklaşım var. Bu devlet o kadar çok hata yapıyor ki -işte 301 yüzünden yaşanan mahkeme süreçleri gibi - her haltı bu devlet işler mantığıyla düşünen ve hareket eden bir grup, bir de devlet hiçbir şey yapmaz mantığını güden bir grup bulunuyor. Oysa gerçekler bunun dışında. Ermenilerle PKK’lıların ortak imzalarını taşıyan bildiriler, belgeler var. Birlikte düzenledikleri eylemleri var.


MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
Gazi Üniversitesi öğretim üyesi, Zaman Gazetesi yazarı

Ekonomik çıkar çatışması da etnik kökene bağlanıyor!

Türkiye’nin kamu düzeni, asayiş sorunu var. Özellikle İstanbul’da kural tanımayan, hukuk tanımayan mafyalaşma sorunu var. Herhangi bir sorun çıktığında, insanlar kamu otoritesi aracılığıyla haklarını elde edemiyor. İnsanlar adil, eşit rekabet koşullarında geçimlerini temin edemiyor. Mutlaka kendilerini önlerindeki illegal yollara başvurmak zorunda hissediyor. Bu ciddi anlamda bir kamu düzeni sorunu. Bundan sonra bu sorun karşımıza ‘Kürt sorunu’ olarak çıkıyor. Çünkü insanlar, koşullar adil olmadığı zaman otomatik olarak sırtlarını dayayacakları bir cemaat hayatı yaratır. Kürt kimliği çok önemli hale geliyor. Türk için de anti-Kürt olmak çok önemli hale geliyor. Ekmeği elinden alınıyor, diyor ki, ‘bu Kürt olduğu için alınıyor’. Karşılaştığı sıkıntıyı etnik kimliklerle açıklamaya çalışıyor, aslında etnik bir sorunla yakından uzaktan alakası yok. Hatta kap-kaç olaylarıyla ilgili komplo teorileri üretiliyor. ‘Bu PKK’nın bir işidir’ diye. Kürt sorununu içinden çıkılmaz hale getirecek gibi görünen mesele de bu. Linç olaylarından bahsediliyor. Linç kültürü bu toplumda var ama Kürtlere yönelik bir linç kültürü gelişiyor diyorsanız, bundan önce şunu söylemeniz lazım: Linçin gerçekleştirilebileceği bir zemin var demektir. Kamu otoritesi bunu engelleyemiyor demektir. Kamu düzeni, asayiş sorununun, kendi başına Kürt sorununu içinden çıkılmaz hale getirdiğini düşünüyorum.

Etnik kimlikleri öne sürerek çatışmak ilkel bir şey. Vahşi bir şey. İnsanı insanlıktan çıkaran bir şey. Şimdi öyle anlaşılıyor ki önümüzde duran çözüm büyük ölçüde Türkiye’de tansiyonu düşürmek. Sorumluluk bilincini artırmak ve bu gayri insani eğilimi teşhir etmek. Çünkü bu büyük ölçüde halka da yayılan bir havayla tetikleniyor. Yani tutup basit bir ekonomik çıkar çatışmasını etnik kökene indirgemek, Kürt olmasıyla suçlayıp arkasına destek almaya çalışmakla, toplumsal olayda ‘vurun öldürün’ diye insanlıktan çıkmak arasında çok ciddi manada bir fark yok. Bu sorumluluk bilincini ve insani nitelikleri yeniden vurgulamak, önümüze çıkacak sorunların büyük bir kısmı için önemli hale gelecek.


MUSTAFA AKYOL
Gazeteci-yazar, ‘Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek’ isimli kitabı var.

Aşırı Kürtçü de aşırı Türkçü de İslâm’dan rahatsız

Meselenin adı Kürt sorunu. Meselenin tanımına girersek bence bu bir eksik entegrasyon sorunu. Kürt vatandaşlarının bir kısmı Türkiye’ye entegre olmuş durumda. Yani kendilerini Türkiye toplumunun bir parçası kabul ediyorlar ve geleceklerini Türkiye’de görüyorlar. Bir diğer kısmı ise Türkiye’ye entegre olamamış olanlar. Bunlar Türkiye vatandaşı olmaya devam edecekler mi yoksa başka formüller mi arayacaklar? Bu uzun vadede bağımsızlık olabilir ya da ona giden federasyon gibi birtakım hedeflerden söz edilebilir. Eksik entegrasyon neden var peki? ‘Her ne kadar Cumhuriyet 1920’de kuruldu, Türkler kurdu’ dense de, Mustafa Kemal Paşa’nın 1920’de Meclis’te yaptığı konuşmada ifade ettiği gibi, Türkiye anasır-ı İslamiye üzerine kurulmuş bir ülke. Yani Osmanlı İmparatorluğu’nun Müslüman unsurları. Türkler hakim olmak üzere, Kürtler, Çerkezler hatta Araplar diye devam ediyor. Zaten Kurtuluş Savaşı’nda düşmana karşı birlikte mücadele ediyorlar. Türkiye, PKK terörü ile karşılaşıncaya kadar Kürt realitesini inkar etti. Rahmetli Özal’dan başlayarak bir realiteyi kabul etme süreci başladı. İnsanlara dillerini yasaklayarak belli bir kimliği kabul ettirmenin ne Türklere ne de Kürtlere fayda sağlamadığı görüldü. Sorun, kendini Kürt olarak ifade eden, ‘ben Kürt’üm; ama aynı zamanda TC’nin mutlu bir vatandaşıyım, bu Cumhuriyet’in sınırları içinde yaşamaktan memnunum, bu bayrağı sahipleniyorum, ortak kaderimiz var, tarihimiz var’ diyen bir bilincin nasıl yerleşeceği? Kürt vatandaşlarımızın bir kısmında zaten bu yerleşmiş durumda.

Entegrasyonun çok farklı yönleri var. Biri ekonomik entegrasyon. Güneydoğu’da pek çok insanın Türkiye’den ekmek yediğini, Türklerle iş yaptığını hissetmesi gerekir. Bugün önde gelen Kürt işadamları, iş bağlantıları ve batıda yerleşmiş bulunmaları gibi nedenlerle ayrılıkçı harekete sempati beslemiyor. İkinci kritik konu ise kültür meselesidir. Hepimiz Osmanlı İmparatorluğu’nun çocuklarıyız. Bu birikimin kültürel olarak sahiplenilmesinde fayda var. Türklük kelimesinin bir etnik manası bir de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı anlamı var. Üst kimlik olarak Türklüğün, TC vatandaşlığı olarak içinde farklı etnik kökenleri barındırdığı net bir şekilde ifade edilmeli ve Kürt vatandaşları kapsadığı hem entelektüeller hem de devlet tarafından ortaya konulmalıdır. Ayrıca, Türk devletinin Kürtleri kucakladığını çok açık bir biçimde göstermesi gerekir. Kürt kültüründen, Kürt müziğinden yararlanılmalı, Kürdoloji enstitüsü ve Kürt tarihi gibi kavramlara tavır koymayıp bilakis, Osmanlı’dan beri gelen Türkiye zenginliğinin bir parçası olarak bu benimsenmelidir.

Din tehdit olarak mı görülmeli?

Kürt milliyetçileri, özellikle ayrılıkçılar İslam’dan rahatsızlar. Bu konuda internette çok yayın var. “İslam’dan kurtulmadıkça bağımsız Kürdistan’a sahip olamayacağız. Çünkü hep İslam nedeniyle Türklerle, Araplarla kardeşlik masalına inandık” söylemini kullanıyorlar. Diğer taraftan da Nihal Atsız ekolündeki Türkler de yayın yapıyor. Bunlar da aynı şekilde İslam’dan rahatsız. İslam’ın birleştirici ruhunun sürekli aleyhinde propaganda var. İlginç bir şekilde Türkiye’nin Türkçüleri ve Kürtçüleri ortak bir noktada buluşuyor; İslam ve Osmanlı geçmişine tepki. Bundan uzak duruyorlar. Türkiye’de devletin bu durumda şunu sorması gerekir: Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü savunmanın yolu nereden geçiyor? İslam, Türkiye’ye tehdit olarak mı görülmeli yoksa güvenliğin temeli olarak mı? Bunu devletin yeni baştan düşünmesi gerekli. Siyaseten baktığımızda da Güneydoğu’da Kürtlerin geçmişte Demokrat Parti’yi, Özal’ı desteklediğini görürsünüz. Daha sonra Refah ve AKP’yi görüyorsunuz. Yani Güneydoğu’da PKK çizgisindeki partilerin alternatifi Sayın Cumhurbaşkanı’nın söylemine sahip bir parti değil. CHP değil; AKP. Niçin o?


ÜMİT FIRAT
Serbesti Dergisi yazarı, şiddet karşıtı Kürt aydını kimliği ile öne çıkıyor.

Çatışmanın topluma yayılması planlanıyor, bu oyunu bozalım

Türkiye’nin bazı devlet politikaları ne yazık ki birçok Kürt’ü silahlı mücadeleye itti. 1984’te cezaevindeydim. PKK ve onun lideri hakkında bazı ön bilgilere sahip olmasaydım ben de cezaevinde ‘helal olsun iyi ki başlattılar’ diyebilirdim. O hareket ve önderine güvenmediğim için endişeyle karşıladım. Ama 1984 koşullarında o bölgeye baktığımızda hiç de garipsenecek bir durum yoktu. 1970’te Nisan’da bölgede komando operasyonları diye toplu köy aramaları başlamıştı. Askerler köyleri basıyor, topluca köylüleri soyunduruyor, olağanüstü eziyetler yapıyordu. 1970’te 3 yaşındaki çocuklar 1980’li yıllara gelindiğinde militan olma çağına geldi ve dağlara gitti. Cezaevindekiler de çıktığında onlar da dağa katıldı. Kullanılmış olmalarına rağmen, çok kötü niyetli, pek çok uluslararası çıkar ilişkisi peşinde koşan ülkelere, siyasetçilere rağmen cezaevinden çıkıp da dağlara gitmemek bayağı sabır işiydi.

Türkiye, AB sürecinde artık bir dünya devleti olma kararı aldı. İşte o zaman ben ve pek çok Kürt arkadaşım umut beslemeye başladık. Hukukun üstünlüğü olacaksa artık biz de burada yer alırız, bu ülkede yaşayabiliriz dedik. Ama şunu söylemeliyim; Türkiye’yi yönetenler baskı ve asimilasyonla bu işi götürmeye çalıştılar. Hâlâ götürmeye çalışıyorlar. En azından Avrupa’ya adım atmak ve Kopenhag Kriterleri’ne uyum sağlamak üzere bunun olmayacağını anladılarsa, o zaman biz de bu ülkenin başka insanlar gibi özgür yurttaşı olmayı neden tercih etmeyelim? Ederiz. Ve bugün de onun mücadelesini veriyoruz. Türkiye’de potansiyel olarak AB ile temel hak ve özgürlüklerin yerleşmesine en büyük destek Kürtlerden gelmektedir. Bütün hayal kırıklıklarına rağmen, Türkiye’nin özgürlüklerin yaşandığı bir ülke olmasına yönelik olarak Kürtlerde büyük bir umut, bir beklenti vardı. Korkarım, bu son zamanlarda gittikçe kırılıyor.

PKK-Ermeni işbirliğinde Rus parmağı

PKK’nın ‘Kürdistan’ dediği topraklara, Ermeniler, ‘Ermenistan’ diyor. PKK ve Asala 1981’de Beyrut’ta kol kola girmiş olabilir. Bu işbirliği için KGB ajanlarının her iki tarafı da manipüle ettiğini düşünüyorum. PKK, Urfalı bir köylü delikanlının, Şam’da ortaya çıkıp ‘artık bir silahlı mücadeleye gireyim, arkamda da militan ordum var, bu işi başlatayım’ deyişiyle ortaya çıkmadı. Birtakım devletler, siyasetler, lobiler işin içinde olmasa böyle bir silah pazarına giremezsiniz. Öyle Abdullah Öcalan’ın kafasına esip de vereceği bir kararla gerçekleşecek olay olmadığı açıktır. Onun zaman zaman ateşkes çağrısı yapması ve bunu uygulamaya koyması çok pahalıya ödettirilmiştir. Mesela Şemdin Sakık 1995’te, bir ateşkes döneminde İran’dan bir grup PKK militanıyla silah teslim alıyor sınır bölgesinde. Silahlar kamyondan inerken, İranlı teğmen geri yükleme emri veriyor. ‘Ne oluyor?’ diyorlar. Gidin, şefinize sorun; ateşkesi ilan ederken bize mi sordu? 24 Mayıs 1993 günü MGK toplantısında Güneydoğu’da ekonomiyi iyileştirme tedbirlerinin acilen yürürlüğe konulması, bir hafta sonra da OHAL’in kaldırılması, eylemlere katılmayan PKK’lıların cezalandırılmadan bırakılması, eylemlerde bulunanların da kademeli aflarla günlük hayata kazandırılması kararı alındı. Aynı gün hükümet toplandı. Demirel ve Erdal İnönü’nün de bulunduğu bir Bakanlar Kurulu toplantısında MGK kararı benimsendi. Ama o toplantı dağılmadan Bingöl’de 2 otobüs durduruldu. 33 er ve 2 sivil kurşuna dizildi. Aradan 6,5 yıl geçtikten sonra bir daha ‘savaşa son’ çağrısı yapıldı. O yıla gelene kadar 6,5 yılda neler oldu? Savaş en yüksek düzeye o dönemde tırmandı. En çok insan kaybı o dönemde verildi. Türkiye, her yıl bütçesinde olmayan 10 milyar doları borçlanarak askerî harcamalara ayırdı. Görülüyor ki bir tarafın ‘ben bu işten vazgeçtim’ demesi yetmiyor. Birtakım uluslararası ilişkiler, politikalar var. En son Diyarbakır’da Koşuyolu Parkı’nda patlayan bomba da 33 er tarzı, bir şeyin ertelenmesi, gündeme alınmaması yönünde bir olaydı. ‘Kim yaptı?’ sorusunun cevabını aramıyorum. Bunu yapıyorlar. Bu da insanların daha fazla birbirinden ayrışmasını haber vermektedir. Vahim olan da budur. 15-20 yıl önce Kürtler içinden çıkan ya da çıkarılan bir örgütle Silahlı Kuvvetler arasındaki çatışmanın, bugün ne yazık ki topluma yayılması planlanıyor. Bu çok vahim. Esas olarak benim için Kürt meselesinden daha önemlisi Kürtlerin ve Kürt olmayanların sonu belli olmayan kanlı bir boğazlaşmaya gitmesi. Kim kaybeder; herkes kaybeder.


ALİ NİHAT ÖZCAN
Terör uzmanı-araştırmacı

Kamu otoritesini sağlamak için düzenlemeye gidilmeli

Son dönemde Irak meselesiyle ilgilenirken teorik olarak iç savaş, sivil savaş denilen olayın nasıl başladığı, nasıl evrildiği üzerine bazı çalışmalar yaptım. Bu tür çatışmalar iki durumda ortaya çıkıyor. Sorunlardan biri zayıf devlet yapısıyla ilgili. Zayıf devletten kastım; polisin, jandarmanın, askerin ya da kamu düzenini sağlayacak zabıtanın olmaması değil. Yetki ve sorumluluklarını kullanma zafiyeti içinde olanlarla doğrudan ilgili. Polisiniz, jandarmanız vardır; ama uygun zamanda uygun tedbirleri almazsanız linç dediğimiz hadiseler kontrolünüz dışında beklenmedik olayları da tetikleyecek bir potansiyel kazanır. Geçen yıl Öcalan’la ilgili meseleden dolayı Türkiye’nin değişik yerlerinde insanlar otobüslere doldurularak binlerce kilometre yol kat ettiler. Mudanya’ya doğru gittiler. Ortalama zekaya sahip birisi, yükselen bir tansiyonda bu hadisenin bir faciayla sonuçlanacağını bilir. Bunu normal bir insan görüyor da, bu ülkede siyasi otorite ya da bu yetkiyi kullanacak olan bakanlar ve emniyet amiri görmüyor mu? En son iş, bir başkomisere, ilçenin jandarma bölük astsubayına kalıyorsa algılama sorunu var demektir. Bürokrasi ve siyasi karar alıcılar, siyasi kaygılarla hareket ederlerse daha büyük bir bedel ödemek zorunda kalabilirler. Bunu bütün Türkiye öder.

Bu tür sivil çatışmalara yol açan ikinci neden, kaynakların azlığıyla ilgili. Türkiye’de çok ciddi bir ekonomik problem var. Bir dostum Diyarbakır’da lokanta işletiyor. Yanında çalışan işçilere ücretlerini ‘aylık olarak vereyim’ diye teklif ettiğinde bunu kabul etmemişler ‘bize günlük ver’ demişler. Bir insan günlük olarak alacağı parayla hayatını idame ettirme noktasına gelmişse, geleceğe dair ne bir planı ne de ümidi vardır. Burada alarm zillerinin çalması gerek.

Acil sorun, kamu otoritesinin nasıl sağlanacağı. Yasal düzenleme gerekiyorsa düzenleme yapacaksın. Bürokrasi işini doğru düzgün yapmıyorsa gerekirse adam değiştireceksin. Geçtiğimiz hafta İstanbul’da yüzleri maskeli 40-50 kişi birkaç yeri basıp çekip gitmişler. 15 milyonluk İstanbul’da böyle bir olay yaşanıyorsa ortada bir sorun var demektir. Farklı etnik kökendeki ya da farklı dini algılamalardaki insanları çatıştırmaya başlarsanız veya buna müsaade ederseniz, linç kültürü kendinden oluşan güruhlar tarafından gerçekleşir. Bu güruhların içindeki bireylerin zeka düzeyleri, algılamaları ve refleksleri en alt düzeydekiler seviyesindedir. Bunların önünü almazsanız, arkasından Sivas’takine benzer olaylar olur. O yüzden kamu otoritesi uygun tedbirleri almazsa, -özgürlüklerin kullanılmasına engel oluyorsunuz diye eleştirilebilir- bu konudaki tereddüt hem siyaseten, hem Türk demokrasisi adına hem de bu işten gerçekten mağdur olacaklar adına büyük faturalar ödememize neden olabilir.

Bu tür toplumsal ayrışma ve çatışma noktasında sivil oluşumların çok daha hızlı seferber olabildiğini göz ardı etmemek lazım. Günün herhangi bir saatinde yüzlerce, binlerce insanı çok rahat bir şekilde cep telefonu mesajıyla ya da internet üzerinden bir yerde toplayabilirsiniz. Bu yüzden, siyasi karar alıcıların ve güvenlik bürokrasisinin de onlardan daha hızlı hareket edebilecek bir yeteneği olması gerek ki; karar alma konusunda, bu meselenin tedbirini alabilsin.

Ateşli tartışmaların yaşandığı Ortak Akıl Toplantısı’nın sonunda yüzler gülüyor. Gece, katılımcılarla Zaman yayın heyeti ve muhabirlerin birlikte hatıra fotoğrafı çektirmesi ile son buldu.


 

Kaynak: Zaman

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48