CIA ajanından çarpıcı açıklamalar

CIA'nın en kıdemli ajanı Nakhleh'in 'terörizmle savaş' ve Irak hakkındaki çarpıcı açıklamaları.

CIA ajanından çarpıcı açıklamalar

Nevzat Çiçek / Dünya Bülteni

 

CIA'nın siyasal İslam’ı incelemeye yönelik kilit biriminden yeni emekli olan Dr. Emile A Nakhleh 15 yıllık CIA kariyerinden sonra Harpers'a verdiği röportajda: ABD için bölgeden “Çıkış stratejisi”ne ihtiyaç duyulduğunu, Saddam ve Bin Ladin bağlantısına ilişkin kanıtın olmadığını söyledi.

 

Dr. Emile A. Nakhleh Kimdir

 

Dr. Emile A. Nakhleh, Haber Alma Örgütü (CIA)’nın önde gelen gruplarından siyala İslam konusundaki çalışmaları yürütmekle görevliydi. Siyasal İslam Stratejik Analiz Programı Başkanı olarak, CIA’daki 15 yıllık hizmetinden sonra 30 Haziran 2006’da emekli oldu.

 

Çalışmaları; Siyasal İslam, Siyaset ve Eğitim Reformları, Rejim İstikrarı, Ortadoğu’da yönetim konularına yönelikti. Yönetici Madalyası, Seçkin Kariyer (sahibi) İstihbaratçı madalyalarına ek olarak, Nakleh bir kaç defa önde gelen istihbarat elemanlarına verilen şeref madalyası ile ödüllendirilmiştir.

 

Aynı zamanda Dış İlişkiler Konseyi’ne üyedir. Nakhleh CIA’da iken, en üst düzey siyaset yapıcılarına terörle mücadele ile ilişkili konularda, (o isimle özdeşleştirilmesine katılmamakla beraber) brifing verdi. 2002 yılında, Guantanamo hapishanesini gezdi, orada kaldığı 11 gün boyunca gözaltına alınan bir çok esirle görüşmeler yaptı. CIA’ya girmeden önce profesör olarak çeyrek yüzyıl çalıştı, bu kapasiteye sahip (birisi olarak) Irak dahil, Arap dünyasında seyahatler yaptı.

 

Aşağıda Nakhleh’in CIA’den ayrıldıktan sonra yaptığı ilk mülakatı okuyacaksınız. İşte Harpers’ın Bush yönetiminin “Terörle Savaşı” ve Irak konularında Nakhleh’e sorduğu 7 soru ve onların cevapları:

 

Irak saldırılarının artması ve ABD yönetiminin, Saddam Hüseyin rejiminin El Kaide dahil terörist gruplarla bağlantılarına ilişkin iddiaları. Bu sorulara yönelik görüşünüz neydi?

 

Saddam –Bin Ladin bağlantısına ilişkin kanıtımız yoktu. Saddam bir kasaptı, fakat laik bir kasaptı ve biz bunu biliyorduk. Saddam sadece yenilgiye uğrayacağını hissettiğinde dini kullanmaya başladı. O, 1991 yılında Kuveyt’ten çıkarıldığında, İslami bir faktörün kullanılmasının kendisine faydalı olacağına karar verdi. Ardından camiye gidip namaz kılmaya başladı.

 

Ortadoğu’da herkes bunun bir oyun olduğunu biliyordu. Onun dini kimliğini gösteren belgeler/işaretler yoktu. Irak laik bir ülkeydi, kadınlar burada bölgedeki bir çok yerden daha fazla haklara sahipti. Şiiler, Baas Partisi ve Komünist Parti’nin bel kemiğini oluşturuyordu. 

El Kaide, Irakta cihad başlatmaya karar vermeden önce, 2003 saldırılarından sadece bir yıl sonra Irak’ın laik bir devlet olduğunu gördü. CIA’daki kişiler Irak ile El Kaide arasında bağlantılar olduğuna inanmıyordu. Bu türden bilgilerin kaynaklarının çoğu Çelebi ve Irak Milli Kongresi’nden geliyordu ve onların pozisyonu Irak’ta savaş çıkmasını isteyen yönetimdeki -Wolfowitz, Feith, ve eski başkanlık ofisindeki kişiler- in pozisyonları ile   uyuşuyordu. Böylece bu raporlara şiddetle bel bağladılar, fakat hiçbir suretle bu bağlantıyı destekleyen herhangi bir kanıt bulunmuyordu.

 

Irak’ta Amerikan politikasının başarısızlığa uğramasını nasıl izah ediyorsunuz?

Irak’ta başarısızlığımızın esas sebebi ‘sabah sonrasını/bir sonraki günü’ görememizdir. Askeri harekatın başarılı olduğu aşikardı, fakat Bush yönetimindeki bazı yöneticiler Iraklıların bizi kendilerini özgürleştirenler olarak karşılayacaklarını dünüşünüyorlardı. Özetle, bu insanlar, Iraklıların Saddamdan nefret etmelerinin bizim işgalimizi sevecekleri anlamına gelmediğini bir türlü anlamadılar.

 

Irak, Saddam’ın olduğundan daha kompleksti. Modern Irak’ın kurulduğu 1920’lerde İngiltere’nin tecrübe ve deneyiminden istifade etmeliydik. Bu liderlerin çalışmadığını ortaya koyuyor. İnsanlar, Saddam sonrası bir Irak için plan ihtiyacı hakkında, mezhepler arası şiddet potansiyeli hakkında, milislerin yükselişi konularında ve Şiilerin politik olarak yükselmek isteğine ilişkin fikirler ortaya koydular. Bunlar entellektüel alanda azımsanmayacak görüşlerdi fakat yönetim diğer seslerin dinlenmesini durdurdu. Dikkatler  Irak’a ve Saddam’dan kurtulmaya çevrilmişti ve ancak bundan sonra her şey iyi ve mükemmel olacaktı.

 

2002’de Guantanamo’yu gezdiniz. Orada gördükleriniz sizi şaşırttı mı?

 

Esirlerle, neden “mücahid” olmayı seçtikleri ve nasıl Guantanamo’ya geldikleri hakkında konuşmak için saatler harcadım. Gerçek bu kişilerin bazıları Afganitan’a cihad için gelmiş olsa da, çoğunluğu Kuzey ittifakına karşı savaşa katılmışlardı. Diğerleri ise savaş sırasında ele geçirilmiş ve yalnış zamanda yalnış yerlerde bulunduklarından esir alınmışlardı. Bush idaresi esirlerin belkide üçte birinin ne terörist, ne de mücahid olmadığını biliyordu. Eğer biz, Pakistan güvenlik güçlerine her yakalanan Ortadoğulu görünüşlü kişinin bize teslimi karşılığında prim vermemiş olsaydık, belki bunların hepsi burada olmayacaktı. Hemen hemen kendileriyle konuştuğum her gözaltına alınan için, kişi başına 5000 $ vermiş olduğumuz belirtiliyordu. Ne yazık ki biz herkese aynı muameleyi yaptık, bu (durum) sonuç olarak, Guantanamo’da mücahid olmayanları bizden nefret etmeye, Amerika’ya karşı tutumlarında daha sert olmaya, Amerikan adaleti hakkında hayal kırıklığına uğratmıştı.

 

ABD Irak’ta bundan sonra ne yapmalı sizce?

 

Şuna inanıyorum ki bizim varlığımız problemin bir parçası ve hızlı bir şekilde çıkış stratejisi için yol bulmaya başlamalıyız. Irak’ta bir sivil savaş var ve bizim varlığımız şiddete katkıda bulunmaktadır. Paratonere dönüştük, şiddeti azaltmıyoruz, artmasına katkıda bulunuyoruz. Irak mücahitleri harekete geçirdi. Bizim varlığımız onları cezbediyor. Oradan çıkmaya ihtiyacımız var. Irak bölge için model olması düşüncesi de bence önemini yitirdi. Şimdi tek sorun şu, taifeciliğin merkezi haline getirilen Irak: İran modelini mi? Yoksa Arap otoriterliğini mi izleyecek?. Aradan sadece üç yıl geçmesine rağmen, laik bir model talebinin ve demokratik bir Irak’ın unutulmasıdır. Bu Amerika’nın bölgede demokrasiyi yayma çabalarını gölgelemektedir.

 

“Terörle savaş”ın fiyaskoyla sonuçlanması ve Irak’ın çöküşünün politik sonuçları ne olacaktır?

 

İslam dünyasında bir iyi niyet neslini kaybettik. Resmi tumturaklı sözler hariç, Başkan’ın demokratikleştirme ve Ortadoğu için reform programı artık kayboldu. Bu, Başkan’ın bölge için merkezileştirme politikasıydı ve şimdilerde kimse onun hakkında konuşmuyor. Biz tüm İslam dünyasında; demokrasi, temsili hükümet ve adalet konularında güvenilirliğimizi kaybettik. Herhangi bir karşılığı olmadan insanları (içerde) tutmak için yeni kurallar ve düzenlemeler tasarlıyoruz.  FBI yıllardır Guantanamo’da ve hiç kimse aleyhinde bir karar alınmadı/ceza verilmedi. İslam dünyası, “İnsan hakları hakkında konuşuyorsunuz, insanları yargılamadan içerde tutuyorsunuz” diyor.

İslam dünyası, “terörle savaş” adı altında İslam ile savaş verdiğimiz görüşünde ve biz onları bu düşüncelerinden vazgeçiremedik. Guantanamo, Ebu Gureyb ve diğer işkencelerden dolayı; adalet, yasalara uyma, hukukun üstünlüğü düşüncelerimizi kaybettik. Ve bunlar Amerikan düşüncesinin kalbiydi. Bu çok ciddi bir durum ve ileriki yıllarda bunun tehlikeli neticeler doğuracağını görüyorum.

 

“Siyasal İslam bir tehdit değildir”

 

İslam dünyasından Batı Demokrasisine ciddi bir tehdit var mı?

 

Hayır, sadece İslamı ideolojik sebeplerle kullananlardan veya şiddeti devam ettirmek isteyenlerden bir tehdit var. İslam dünyasında 1,4 milyar insan var ve bunların belkide yüzde 2 veya 3 gibi çok küçük bir oranı politik olarak faal durumda. Yahudiler ve Hıristiyanlarda olduğu gibi Müslümanların büyük çoğunluğu günlük maişetine ve çocuklara ilgi gösteriyor. Çoğunluğun görüşüne göre, İslam politik bir güç değil, bireysel ve sosyal bir güçtür, sadece çok küçük bir azınlık “teröre” başvurmaktadır. İslam dünyasında; Endonezya’da, Malezya’da, Bahreyn’de Kuveyt’te, Fas’ta, Yemen’de, Pakistan’da, Nijerya’da ve Bengladeş’te yüzlerce siyasi parti var. Bu partiler ve taraftarları bir çok seçime katılmakta ve bazen kaybetmekte, bazen ise kazanmaktadırlar, fakat geniş ölçüde sonuçlarını kabul etmektedirler. Tümü kesinkes Şeriat toplumu oluşturulması ile ilgilenmemektedir. Hamas dahi dini konulara değil, İsrail’e olan muhalefetin ve topluma hizmetin altını çizmektedir. Siyasal İslam bir tehdit değildir. Tehdit politik süreç ile demokrasinin gözden düşmesi ile şiddetin tercih edilmesidir. Bazı teröristlerden ciddi tehditler var ve biz onların peşinden gitmeliyiz. Uzun vadede ise gerçek tehdit, insanların sistemden umutlarını kesmesidir. Sadece hücuma ihtiyacımız yok, bilakis demokrasinin hayatiyeti ve politik reformların uygulanması için ciddi olarak hemen harekete geçmeleyiz.

 

Fazladan bir soru: İran diğer büyük bir muammadır politikacılar için. ABD, İran politikası sürecini nasıl formüle etmelidir?

 

Saddam sonrası Irak çatışmaları, 2006 İsrail-Hizbullah savaşı, Şii uyanışın bütün bir bölgede güçlenmesi, bölgesel bir güç olarak İran’ın sınır ötesi durumunu/gücünü açık bir şekilde kanıtlamıştır. İster beğenelim, ister beğenmeyelim İran’ı engelleme konusunda yaratıcı yöntemler keşfetmeli, İran’ı ve Şii politikacıları bölgedeki politikalarımız açısından en ön sıralara almalıyız.

 

On yıllardır ABD politikalarını ve çıkarlarını daha büyük bir Orta bölgede, Sünni Araplar ve otoriter rejimlerle yakın ilişki kurarak, soğuk savaş sürecinde komünizmle savaş ve terörizmle (mücadele) üzerine kurdu, ta ki 11 Eylül saldırılarına kadar.   

 

Biz, bu rejimlerin bir çoğunun üzerine titredik, bölgesel istikrar hatırına onlara katlandık ve Şiilerden olan korkularından dolayı sorumluluklarını üzerimize aldık. İran, coşkun sivil yapısı, zengin tarihi, kültürü ve sağlam kurulmuş siyasi gelenekleri ile büyük bir ülke. Sanırım İran gerçeğini yok saymak, İran’ın şu andaki Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ı sevmememizden kaynaklanan körlüğümüz uzun vadeli çıkarlarımıza zarar verebilir.

 

Bölge düzeyinde, Azerbaycan’dan Pakistan’a kadar Şii yükseliş açıkça görülmektedir. Sünnilerin, “Şii yükseliş hilali” hakkındaki genişleme endişesinin ötesinde, Şii siyasetinin önüne geçmek amacıyla, dini ve sosyal liderler, devlet ve devlet dışı aktörleri dahil ederek planlar geliştirmeliyiz. Hizbullah’ın ve lideri Hasan Nasrallah’ın bölge düzeyinde ve Sünni sokakları dahil olmak üzere, İran’a uzanan büyüme etkisinin artması, farkına varılıp engellenmesi gereken iki yeni gerçektir.

 

İran’ın nükleer konusuna yaklaşımımızda, bölgede büyük bir sorun meydana getiriyor, bu politikamızı yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Özetle söylemek gerekirse, geçmişteki bütün uygulamalarımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor.

 

 

Bu röportaj "Nevzat Çiçek" tarafından "Dünya Bülteni" için çevrilmiştir.

 

 

Harpers'ten "Ken Silverstein" Emile A. Nakhleh ile yaptığı röportajın orijinali için tıklayın:

 

Six Questions for Dr. Emile A. Nakhleh on the CIA and the Iraq War

 

 

 

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner33

banner37