banner15

Eco: Tarih kendine dönüyor

Umberto Eco geçtiğimiz günlerde yayımlanan son kitabında tarihin kendine dönüş yaptığını savunan görüşler öne sürüyor.

Eco: Tarih kendine dönüyor

Eco, kitabı "A Passo di Gambero"da kendi görüşünü şöyle belirtiyor: "Son iki bin yılın ileri doğru adımlarıyla yol alan tarih artık karides adımlarıyla kendine doğru dönmeye başlamışa benziyor".

Fukuyama'nın sonradan dönüş yaptığı "tarihin sonu geldi" hipotezi oldukça gürültü çıkarmıştı. Umberto Eco ise geçtiğimiz aylarda yayınlanan kitabı "A Passo di Gambero" ile bir "tarih geriye dönüş mü yapıyor" tartışması başlatıyor.

Eco, A Passo di Gambero" ( Karides Adımı/Yürüyüşü) ile 20 yüzyılda insanlığın büyük kısmınca benimsenmemiş olmasına rağmen ani ve süratli siyasi ve medyatik sıçramalarla genel kabul platformuna oturtulan birçok gelişme ve fikre karşı günümüzde reaksiyoner tavırların ortaya konmasını tarihte bir geriye dönüş trendinin başlaması olarak niteliyor.

20. yüzyıl tarihin hiç bir devrinde olmadığı kadar hızlı bir çağ oldu. Teknik gelişmelerin yanı sıra siyasi konjoktür, bilimsel tezler, siyasi doktrinler, fikirler, yaşam tarzları ve değerler o zamana kadar görülmedik bir şekilde toplumsal alana yansıyarak/ yansıtılarak toplumun geneline maledildiler. Bir anlamda, yakın zamana kadar ağır ve daha istikrarlı ilerleyen insanoğlunun düşünsel evrimi çoğu zaman ani ve kurşun hızındaki sıçramalarla empoze edilen gelişmelerle hazmedilmeden, gerçekte toplumun ana gövdesi ve çoğunluğunca kabul görmeden hayata hâkim kılındı.

Eco'ya göre geçmişte genel kabul zemini bulamayarak bir nevi kuluçka döneminde bekleyen siyasetten cinsel alana kadar bir çok değer ve fikir bu yüzyılda müthiş bir ivme yakalayarak adeta patlamaya sebep oldular. Kadın hakları, cinsel özgürlükler, toplumsal yapılardaki geleneksellikten uzaklaşmalar, siyasi erk-teba ilişkisindeki değişimler, her alanda kayda değer özgürlükler, ahlaki ve dini değerlerin eski otoritesinden uzaklaşması, uluslararası ilişkilerde kaba gücün yerini başka faktörlere bırakması, kürtaj, ifade ve düşünce özgürlüklerinin sınırlarının genişlemesi, bireyin ve haklarının kazandığı değer ve daha bir çok alandaki eğilim, kanaat ve değerler geçtiğimiz yüzyılda daha önce tarihte görülmemiş bir hızla toplumsal alana hakim kılındılar.

Peki, tüm bunlar hazmedildi mi? Bugün zannettiğimiz gibi insanların çoğu tarafından benimsendi mi? Yoksa durum farklı mı?

Eco, bu sorulara pek olumlu cevap vermiyor. Ona göre tüm bu gelişmeler birdenbire ve tepeden inmeci bir şekilde topluma mal edildi. Bunun etken sebebi kültürel, siyasi ve düşünsel gücü elinde bulunduran elit bir kesimin ani manevralarıydı. Eco, gerçekte 20. yüzyıl zihniyetine damgasını vuran bu gelişmelerin toplumun geniş kesimleri ya da kendi deyimiyle geniş gövdesi tarafından gerçekte hiç bir zaman kabul edilmediği, hazmedilmediği, bir çok gelişmenin ise aceleyle, olup-bittiyle kabul ettirildiği görüşünde.

Evrim Teorisi, kürtajın kabulü, eşcinselliğin bir tercih olarak görülmeye başlanması, cinsellik ahlakında köklü değişikliklerin cevaz görmesi bunlara en bariz örnekler.

Ancak fiziki dünyada geçerli olan etki-tepki yasasının toplumsal alanda da etkisini göstermesiyle yeni bin yılın başlamasına doğru bu sürece karşı tepkisel eğilimlerin çıktığı görülüyor. Eco, ani, sıçramacı ve tepeden inmeci etkilerle oluşturulan bu duruma karşı gerçekte tüm bunları kabul etmeyen kitlenin karşı harekete geçerek artık sesini ve tavrını etkili bir biçimde ortaya koyarak reaksiyoner ve aynı zamanda geriye götürücü bir çığır açtığına işaret ediyor. Bu tespitinin üzerine esas sorunsal olarak tıpkı bir karidesin geri adımlarla yürümesi gibi 19 ve 20. yüzyıl tarihsel gelişim süreci ve kazanımları için tehlike çanlarının çalmakta olduğu fikrini oturtuyor.

Bu anlamda gerçekte dünyadaki bu olumsuz gidişi sezenler Eco ile sınırlı olmasa da tehlikeyi kavramakta ağır davranır görünen Avrupa ve Kuzey Amerika entelektüelleri için itibar edilecek bir bilge olarak Eco bir alarm zili vazifesini üstlenmiş görülüyor.

Aslında bu alarm için geç kalındığı bile söylenebilir. 1960-70'lerdeki özgürlükçü havanın günümüze kadar çok şey kaybettiği ortada. Berlin duvarının yıkılışını coşkuyla kutlayanlar, tek kutuplu dünyanın beraberinde getireceği sorunların bu kadar yaygın ve derin etkileri olacağını düşünmemişlerdi. 11 Eylül olayları ve ardından dünya düzeninde yaşanan kargaşa, Neo-Con zihniyetin etkisiyle emperyalist/sömürgeci bir yaklaşımın ve uluslararası ilişkilerde kaba güce dayalı politikaların geri dönüşü o zamanlar pek çoklarınca öngörülmeyen şeylerdi. Dünya çapında barış ve uzlaşmanın zemin kazanması beklentileri zamanla yerini etnik/bölgesel çatışmalara, din kisvesine bürünen teröre bıraktı.

Büyük umutlarla lanse edilen dinler ve kültürler arası diyalog çabalarını ise anti-semitizmin hortlaması, İslam düşmanlığı, Hıristiyan aleminde Müslümanlığa karşı yeni Haçlı Seferleri yaklaşımlarının seslendirilmesi ciddi boyutta gölgeler hale geldi. Üstelik papa gibi diyalogun en etkin aktörünün yaklaşımları durumu daha da vahim cenahlara çekmeye devam ediyor. Yabancı düşmanı eğilim ve uygulamaların, laik - dindar kamplaşmalarının yaygınlaşıp keskinleşmesi, Avrupa ülkelerinde faşist ve ayrımcı eğilimlerin giderek boy göstermeye başlaması da giderek tırmanışa geçen bir tehlikeyi açıkça göstermekte. Afganistan, Irak, Filistin ve Lübnan işgalleri bu gidişatın akıbeti konusunda oldukça karamsar bir havayı destekliyor.

Düşünce ve inanç özgürlükleri, insan hakları alanında tatsız örneklerin bizzat bu kavramların hamileri tarafından ortaya konması ise cabası. Tüm bunlarla beraber Eco'nun kendi ülkesinde Amerikalı Neo-Con'lara öykünen iktidarın giderek yozlaşmalaya başlayan görüntüsü yanında günlük hayatta yayılma gösteren ilkel zihniyet, aşırılıkçı ve faşizan eğilimlerim siyasi tercihlere yansımalarının Orta Avrupa ile beraber bu güne kadar gayet temiz sicillere sahip İskandinav ülkelerine bile sıçraması, medyatik popülizme dayalı iktidarların revaç bulması ve özellikle son 5-6 yıldaki gözlemleri Umberto Eco'yu "insanlığın ciddi bir gerici hareketle karşı karşıya olduğu" teşhisine götürüyor. Statlarda faşist selamlarının verilmesi, zenci oyunculara karşı topluca aşağılayıcı gösteriler gibi günlük olayların da bu teşhise katkısı yok değil.

Bu geriye doğru dönüşün hakim fiili aktörleri bu sürecin devamı için bizim oldukça aşina olduğumuz "iç ve ya dış düşman" konseptini hoyratlıkla kullanmaktan çekinmeyerek bu umudun kırılması için yeterince çaba sarfederken, Eco savaşların bile geriye doğru gittiğini ancak insanlık ve kazanımları için daha tehlikeli bir boyut kazandığını gözlemliyor:

Eskinin tarafları belli ve birinin saf dışı kalması esasına dayanan menfaat eksenli Paleo-savaşlarını artık düşmanın yeri ve kimliği ile tarafları belli olmayan ve sivil-asker farkı gözetmeden herkesi hedef konumuna düşürebilen neo-savaşlar alıyor.

Dünyada Neo-con'larla uygulamalı ifadesini bulan tepkici ve muhafazakâr bir hareketin tarihsel süreç içerinde bir geriye dönüş eğilimine tercüman olduğu gözleniyor. Kitlelerin gelenek, inanç ve değer yargılarının direncine rağmen çoğu zaman eğitimli elitin zorlamasıyla kamuya mal edilmiş bir çok şey bu açıdan artık tehdit altında. Bu şekilde benimsenmiş bir çok değer, fikir ve özgürlüğün gerçek anlamda birer gelişme ve ya kazanım olup olmadığı tartışmalı olmakla beraber iyi kötü ayırt etmeden tüm bunlara karşı savaş açanların seslerini giderek yükseltmeye başladığı bir dünya görüntüsünün oluştuğu artık kaçınılmaz bir gerçek.

Bir yanda bunlar oluverirken, öte yanda teknolojinin oyuncakları ve iletişim çılgınlığı ile beraber dünya medyatik bir köye dönüşüyor, sınırlar eski anlamını yitiriyor, yerel algılamalar daralıyor, olanlar gerçeklerin unutturulmaya çalışıldığı magazinvari bir oyun, bir gösteri haline geliyor. Savaşlar, acılar, politika ve din bile bu dönüşümden kurtulamıyorlar. Umberto Eco'nun "zamanın karnavallaştırılması" olarak nitelediği bu durum aslında her bireyi yakından ilgilendiren kişisel alanın giderek daralması, umumun müdahalesine karşı korumasız hale gelmesi gerçeğini bile gözlerden gizlemeyi kolaylaştırıyor.

Gidişatın böyle olduğu bir zamanda Eco tahlilleriyle ait olduğu medeniyetin akıl fikir sahiplerine "işler daha kötüye gitmeden, hatta kötünün de kötüsü gerçekleşmeden" bir uyarıcı olarak sesleniyor: "Geriye doğru bir dönüş var ve bu dönüş basit bir şey değil. Çünkü trajediler büyüyüp, yaygınlaşarak dünya barışını tehdit ediyor, farklı kültür ve dinlerin bir arada yaşayabilmesi umudunu kırıyor."

Böyle bir manzara insanın aklında bu eksende pek çok soruyu doğuruyor. Peki gerçekten tarih geriye doğru mu işlemeye başladı? İnsanlık kültürünün tarihsel gelişim süreci gerçekten bir karides gibi geri yürüyüşe mi geçti? Bu sürecin kazanımları nasıl bir tehdidin altında?

İnsanların gücü elinde tutan entelektüel elitin empoze ettiği değer ve kavramlara karşı bir başkaldırısı mı söz konusu? Bu değer ve kavramlar topyekün bir kazanım sayılabilir mi? İnsanların uzun tarihi tecrübeler sonucunda geliştirdikleri değer, fikir ve dogmaların yeni paradigma ve postülaların hızlı bir bombardımanla yok edilebileceğini sananlara yeni bir akımın arifesinde miyiz? 21. yüzyıl yada yeni bin yılın başlangıcı kültürel elite karşı onun yeni değerlerini asla kabul etmemiş olan toplumun geniş gövdesinin bir karşılaşması mı olacak? 20. yüzyılın hız ve ivmesi ardından gelen çağda seyrini mi değiştirecek? Tarihte şiddetli ivmelerin ardından görülen etki-tepki fenomeni gelecek yüzyılı bir rövanş arenasına mı çevirecek?

Bunlar ve daha bir çok mesele gelecek günlerin tartışma konularını oluşturacağa benziyor. Tespit ve teşhisleriyle bu tartışmanın başı çekecek unsurlarından biri olan Eco kendi görüşünü şöyle belirtiyor: "Son iki bin yılın ileri doğru adımlarıyla yol alan tarih artık karides adımlarıyla kendine doğru dönmeye başlamışa benziyor."

Kaynak: Bianet

 

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35