banner39

Filodaki yabancı gönüllüler konuşuyor -I

Dokuz kişini katledildiği filoda bulunan yabancı gönüllüler, Gazze ablukasını ve bundan sonrasını anlattı.

Arşiv 14.06.2010, 11:24 14.06.2010, 12:11
Filodaki yabancı gönüllüler konuşuyor -I

 

Z. Tuba Kor-Dünya Bülteni / Haber Merkezi

Pervin Yakub, Pakistan asıllı bir İngiliz vatandaşı ve İngiltere’de program koordinatörü olarak kamuda çalışıyor. Meryem Lokman Talib (18), Sri Lanka asıllı bir Avustralya vatandaşı ve Kuveyt’te eczacılık bölümü ikinci sınıfta eğitimine devam ediyor. Fatima el-Murabiti (26), Cezayir asıllı bir Belçika vatandaşı ve eğitim psikolojisi uzmanı olarak çalışıyor. “Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım” sloganıyla yola koyulan Gazze’ye Özgürlük Filosu’na Antalya’da katılan ve Mavi Marmara gemisine binen bu üç genç, İsrail saldırısının tanıkları olarak yaşadıkları olayları bizimle paylaştılar ve sorularımıza içtenlikle cevap verdiler.

Niçin Gazze’ye Özgürlük Filosuna katılmayı tercih ettiniz?

Pervin Yakub: Bu filoya katılma sebebim, Gazze halkına gönderilmekte olan insani yardıma katkıda bulunmak ve çocuklar, dullar, hastalar gibi muhtaç insanlara sağlık ve eğitim desteği sağlamaktı. İngiltere’de oturup kalmak yerine pratikte bir şeyler yapmak, bu tecrübenin bir parçası olmak ve Filistin hakkındaki farkındalığı daha da artırmak istedim.

Fatima el-Murabiti: Ben daha evvel Viva Palestina konvoyuna katılmıştım. Çünkü Filistin benim hayatımın bir parçası. Belki 4-5 yaşımdan beri anne-babamdan Filistin’de neler yaşandığını duymaktayım. Şu anda 26 yaşındayım ve şimdiye kadar hiçbir değişiklik olmadı Filistin’de. “Bu nasıl olabilir?” diye kendi kendime soruyorum. Öte yandan ben haksızlık ve adaletsizlikten de nefret ediyorum. İşte bu sebeplerle bu konvoya katkıda bulunmalıyım diye düşündüm ve Gazze halkı için para topladım.

Meryem Lokman Talib:
Bu filoya ağabeyim ve eşiyle birlikte katıldım. Arkadaşlarımın burada bahsettiği nedenler aslında benim de nedenlerim arasında. Ancak benim temel nedenim şuydu: Filistin meselesi, Gazze meselesi ve oralarda neler yaşandığı, dünyanın dört bir yanında yaşanmakta olan haksızlık ve adaletsizliklerin bir toplamı; şunu kastediyorum, bütün bu yaşananların hepsi küçük bir toprak parçasında cereyan ediyor. Özellikle Gazze’de yaşananlar seyirci kalınabilecek türden şeyler değil; Gazze’de yaşananlar, uzunca bir süredir devam ediyor ve bizim hükümetlerimiz ve iktidarda olan insanlar tarafından bilinçli bir şekilde görmezden geliniyor. Ben böyle bir fırsat ile müşerref olmuşken, bu fırsatı teptiğim takdirde -bana açılan kapıdan geçmediğimde- bir suç işlemiş olacağımı düşündüm. İşte bu benim temel nedenimdi.

Yola koyulmadan evvel bir İsrail saldırısı bekliyor muydunuz? İsrailli yetkililer, filonun geçmesine izin vermeyecekleri konusunda önceden uyarıda bulunduklarını belirtiyorlar.

Fatima el-Murabiti: Bir saldırı? Hayır asla. Başbakan Netanyahu daha evvel şiddet kullanacaklarını söylüyordu. Ancak ben sadece filonun önünü keseceklerini düşünüyordum, masum sivil insanları öldüreceklerini değil.

Pervin Yakub: İsrail daha evvel tehditler savurdu; ancak dürüst olmak gerekirse ben bunu o kadar da ciddiye almadım, en azından ortaya çıkan sonuç kadar ciddiye almadım. Beklentim şuydu: Bazı zorluklarla karşılaşacaktık, belki önümüzü keseceklerdi, belki gemiye tırmanacaklardı, yanımızda neler olduğunu kontrol edeceklerdi, insani yardımları alacaklardı ve bizi engellemeye çalışacaklardı. Bu benim en kötü senaryomdu. Vahşice bir saldırıya gelince, ben bunu beklemiyordum, kabuslarımda bile bu yoktu.

Meryem Lokman Talib: Yola çıkacağımız güne kadar haberleri okumuş biri olarak ben şahsen her türlü ihtimale açıktım. Siyonist rejimin tabiatında, kendi düşüncelerine ve politikalarına direnenlere karşı herhangi bir bilinç, ihtimam ve vicdan olmadığı da hep aklımdaydı. Bunun açık bir delili, yüzlerce çocuğu katlettikleri Gazze’deki son savaştı. Bütün bunları aklında tutmuş biri olarak ben bu ihtimale de açıktım; ancak saldırıyı uluslararası sularda yapacak kadar aptal ve ahmak olduklarını bilmiyordum. Buna benzer bir şey yapabileceklerini biliyordum; ancak akıldan mahrum ve bu derece kör olduklarının farkına varmamıştım. Katliamın ardından uluslararası kamuoyunun büyük protestoları çok net bir şekilde İsrail’in iki ayağı üstünde durmaktan aciz olduğunu ispatladı. İsrail herkesin gözleri önünde düşüyor.

İsrail saldırısından evvel gemideki ortam nasıldı?

Pervin Yakub: Gemide dayanışma ve birlik ortamı hâkimdi. Her şey gayet muntazam ve heyecan vericiydi. Hepimiz ümit doluyduk. Dünyanın dört bir yanından insanlar, tek bir amaç için ve tek bir yöne doğru -ki bu Gazze halkına yardım idi- bir araya gelmişlerdi. Biz böyle bir filonun parçası olma şerefi ve ayrıcalığına nail olduk. Çünkü bu, Filistin’e tarihî, muazzam ve sembolik bir yolculuktu.

Meryem Lokman Talib: Gerek saldırıdan evvel gerekse sonra, hatta şu ana kadar, gemideki hava kelimenin tam anlamıyla harikaydı. Başka herhangi bir yerde benzer bir tecrübe yaşayacağımı gerçekten zannetmiyorum. Bazı insanlar vardı, sözle iletişim kuramasak da kalplerimiz konuşuyordu. Farklı renklerden, dinlerden, dillerden ve ırklardan insanlar vardı gemide. Herkes şunu çok iyi biliyordu ki her neyin üstesinden geleceksek, bunu hep birlikte başaracaktık. Herkes birlik içindeydi, herkes sevgi doluydu. Sadece barış vardı.

Fatima el-Murabiti: Filoda herkes kendi yerini bulmuştu, herkes bu organizasyona bir şekilde katkıda bulunuyordu. Büyük bir aile misali, herkesin bir sorumluluğu vardı. İnsanların çoğuyla daha evvel karşılaşmamıştım; çünkü Gazze’ye Viva Palestina ile gitmiştim. Ama bütün bu insanlarla tanıştığımda, kadın-erkek hepsinin mükemmel olduğunu gördüm.

Herkesin bir sorumluluğu olduğunu söylediniz az önce. Sizin sorumluluklarınız nelerdi?

Pervin Yakub: Tıpkı bir ailede olduğu gibi yazıya dökülmemiş pek çok sorumluluk vardı: birbirimize, kendimize ve gemimize göz kulak olmak; yemeklerin pişirilmesine ve temizliğe yardımcı olmak, insanlarla yakın ilişkiler kurmak, gemideki ruhu capcanlı tutmak vs.

Saldırı esnasında neler yaşandı? İsrail’in saldırdığı anda ortam nasıldı? O meşum olayı nasıl tecrübe ettiniz?

Pervin Yakub: Zannedersem hepimiz farklı yerlerdeydik, bu nedenle tecrübelerimiz çok farklı olabilir... Canlı yayında röportaj yapmak üzere beklediğim için ben bütün gece uyanık kaldım. Savaş gemilerini gözlerimle gördüğümden olsa gerek tedirginliğim gittikçe artıyordu. İHH’nın canlı yayında yaptığı bir röportaj esnasında helikopterler üzerimizde uçmaktaydı. Bu sırada elektrikler kesildi ve bu nedenle röportaj gerçekleşemedi. Sinirler iyice gerilmeye başladı ve ben neler yaşandığına dair arkadaşlarıma facebooktan birkaç mesaj göndermek üzere basın odasına gittim. Saldırıdan hemen evvel biri içeriye girerek savaş gemileri tarafından etrafımızın sarıldığını söyledi. Sesindeki paniği hissedebiliyordum. Yardım istemek üzere bir mesaj daha göndermek üzereydim ki iletişim sistemimizi de kestiler. Güverteye çıktığımda silah seslerini duyuyordum; ne olduğunu tam olarak bilmiyorum ama gemiye bomba gibi şeylerle ateş açmaya başlamışlardı. Helikopterdeki kameraya, ateşi kesmeleri için dur işareti yapmaya başladım. Her şey karmakarışıktı. Bu sırada birisi beni tehlikeden korumak için içeri çağırdı. O ana kadar gerçek mermilerle ateş ettiklerini fark etmemiştim. Merdivenlerden koşarak üst kata çıktım. Bu sırada başından yaralı olan ve yaralının başını bandajla sarmaya çalışan iki kişi gördüm. Yaralı ayağa kalktığında onun bir asker olduğunu anladım. İyice panik olmuştu. Ona “Her şey yolunda, kimse seni vurmayacak” dedim. Yaralıların tedavi edildiği bölüme götürüldü. Çılgınca bir şekilde yaşananların gerçek olmadığını, bir film olduğunu düşünüyordum. Aynı zamanda sakin olmaya çalışıyordum; çünkü tam bir kaos vardı. Yaralılara yardım etmeye çalışıyordum. Daha sonra anons yapma görevini aldım ve İsrail ordusuna “Lütfen ateşi kesin, insanlar ölüyor”, “Tıbbi yardıma ihtiyacımız var” mesajları yolladım. Belki bir saat, belki de daha fazla durmaları için yalvardım ve daha sonra bu sistemi de kestiler.

Fatima el-Murabiti: Ben saat 3 sularında Belçika’daki insanlarla bağlantı kurmak üzere ikinci katta basın odasındaydım. Çünkü saat 10’da İsrail ordusundan iki gemi radarda görülmüştü. Biz ordunun yaklaşmakta olduğu bilgisini vs. servis ediyorduk. Ancak internet kesildi.

Saat kaçta?

Fatima el-Murabiti: Zannedersem saat 4’te.

Pervin Yakub: Evet, aşağı yukarı o saatte. Çok tuhaf ve manevi bir duyguydu. Çünkü bir tarafta ben basın odasındaydım ve ezan okunuyordu, diğer tarafta saldırı henüz başlamıştı. Ben bu durumun çok sembolik olduğunu düşündüm. Belki de bu nedenle, olması gerektiği kadar korkmadım.

Meryem Lokman Talib: Allah bizimleydi, Allah bizimleydi.

Fatima el-Murabiti: Saat 4’te kameramla dışarı çıktım. Filo ile ilgili bir belgesel hazırladığım esnada helikopteri gördüm ve patlamalarla silah seslerini duydum.

İsrail askerlerini gördünüz mü?

Fatima el-Murabiti: Askerleri görmedim. Zannedersem henüz gemiye inmemişlerdi. Dışarıdaydım ve içeri girdim. Herhalde iki dakika sonra yaralılar getirilmeye başlandı. Bu benim için gerçekçi bir durum değildi, kabus gibiydi. Her yerde kan revan içinde vurulmuş insanlar görüyorsunuz. Kendi kendime “Hayır, hayır, bunu kayıt altına almalıyım” diye düşündüm, ardından peki “Bunu nasıl yapacağım?” dedim. Çünkü normalde ben çok duygusal bir insanım. Arkadaşımın da dediği gibi Allah bize yardım etti. Gerçekten çok güçlüydüm. İnsanları ölürken görüyordum. Bu bir şoktu aslında.

(Bu sorudan sonra Fatima el-Murabiti, acil telefon görüşmesi nedeniyle aramızdan ayrılmak zorunda kaldı.)

Meryem Lokman Talib: Benim hikayem epeyce farklı. Katliamdan bir gece evvel, her ihtimale karşı, kadınlar arasından bir acil yardım ekibi oluşturulmaya çalışıyorlardı. Eczacılık bölümünde ikinci sınıfta okuduğum için bu ekibe beni de dahil ettiler... Sabah ezanına kadar basın ile birlikte neler olduğunu görmek üzere güvertedeydim. Ezan başlar başlamaz, sabah namazını kadınlar bölümünde cemaatle kılmak istediğim için, Türk hanım kardeşlerimizle birlikte aşağı indim. Aşağı katta namazımı kılıyordum. Kısa bir süre sonra ekibimizin başındaki Türk hanım gelerek “Acil yardım ekibi nerede? Acil yardım ekibi nerede?” diye sordu. Ben ve hemşire olan yengem yaralılar için ayrılmış olan bölüme koştuk. Çok ciddi bir şekilde yaralanmış olan bir kardeşimizi getirdiler. O ana kadar gemide neler yaşandığına dair hiçbir fikrim yoktu. Ezana kadar güvertede olduğum için helikopteri görmüş olsam bile bu kadar çabuk saldıracaklarını beklemiyordum. Çünkü uluslararası sulardaydık. Sakin olmamın temel nedeni de buydu... İlk, ardından ikinci, daha sonra üçüncü ve sonra dördüncü yaralı apar topar getirildi ve ben onlarla meşguldüm. Beşinci yaralı getirildiğinde yüzüne bir de baktım ki ağabeyim. Dizinden iki kurşunla vurulmuştu. Ama ona pek fazla bakmadım, ne de olsa yarası sadece dizindendi; oysa göğsünden yaralananlar vardı. Aslına bakarsanız o anda içimden “Ağabeyimse ne olmuş? Buradakilerin hepsi benim ağabeyim.” diye geçirdim. Daha da önemlisi bu esnada kız kardeşim, yani yengem, hemen arkamdaydı ve bunu kendisine söylemek istemedim. Çünkü duyunca bayılabilirdi veya buna benzer bir başka şey yaşanabilirdi. Ama elhamdülillah hiçbir şey olmadı... Bu durum böylece devam etti; birkaç saniyede bir sürekli yeni yeni yaralılar getiriliyordu. Her yer kandı, yaralılar kanepelere taşınıyordu... Eczacılık fakültesine girdiğimde, ileride savaş bölgelerine giderek insanlara yardım edebilirim diye bir düşünce vardı zihnimde. Böyle bir düşünceye sahip olmak beni buraya getirmiş olmalı; bunu istiyordun, işte buradasın! Ama ben gerçekte yaşananların bilfiil tanığı değilim, sadece neler olduğuna dair anonsları duyuyordum geriden. Teslim olduğumuza ve resmen İsrail askerlerinin işgaline uğradığımıza dair anonsu duydum ve ancak bundan sonra durumun vahametini anladım.

Ağabeyin şimdi nasıl?

Meryem Lokman Talib: Ağabeyim iyi şu anda, dün gece İstanbul’a ulaştı, şimdi hastanede.

İsrail gemide teröristlerin olduğunu iddia ediyor. Gemilerde kimler vardı?

Pervin Yakub: Öncelikle İsrail’e terörist tanımının ne olduğunu sormak isterim. Gemide gördüğüm bütün insanlar, aynı hedefler için bir araya gelmiş benim gibi insanlardı. Hedefleri, Gazze halkına insani yardım götürmek, ablukayı kırmak, haksızlık ve adaletsizliğe meydan okumaktı. Gemide her türlü insan vardı; pek çok yaşlı, kadın, genç, hatta hasta insanlar; aynı zamanda akademisyenler, diplomatlar, üst düzey insanlar... Bir terörist nasıl olunur bilmiyorum ama, eğer bana silahlı, cihad çağrıları yapan ve şiddetten bahseden herhangi bir kimse var mıydı diye sorarsanız, “Hayır” derim. Daha önce de dediğim gibi gemide barış havası hakimdi. İsrail’in böyle bir açıklamada bulunmasını ve bu sözü böyle bir bağlamda sarf etmesini çok ama çok çirkin buluyorum... Bu arada merak ediyorum gemilerde eski ABD Başkanı George W. Bush’u mu veya İsrail Başbakanı ve Cumhurbaşkanı Benyamin Netanyahu ile Şimon Peres’i mi görmüşler; kim bilir belki de, terörist bulunduğunu iddia ettiklerine göre!

Meryem Lokman Talib: Biz bu soruyu sadece bu olaya münhasıran duymadık. Bu soru, süper güçlerin ve Siyonist rejimin kitlelerin beynini yıkamak üzere tekrar tekrar gündeme getirdiği bir soru. Şu aşikar ki kendi politikalarına ve kendi geleceklerine yönelik böyle bir ölümcül hata yapmışken bu tarz soruları gündeme getirmeleri oldukça komik. Eğer bizim gerçekten terörist olduğumuzu düşünüyorlarsa, onlara bir mesajım var: Terörist olmaktan gurur duyuyorum, onların ve Siyonist rejimin kalplerine korku salmaktan gurur duyuyorum. Bu da benim direnme şeklim. Öte yandan, şundan eminim ki insanlar bizim sadece ve sadece barışçıl aktivistler olduğumuzu çok çok iyi biliyorlar. İşte bu nedenle bu soru, geçersiz ve temelsiz.

Sizi en çok etkileyen ve hayatınız boyunca unutmayacağınız olay(lar) nelerdir, bizimle paylaşır mısınız?

Pervin Yakub:
Şahit olduğumuz olaylardan herhangi birisini unutacağımızı zannetmiyorum. Ancak beni özellikle üç olay etkiledi. Bunlardan ilki, etrafımızı sardıklarında S.O.S. mesajıyla ve yardım ricasıyla silahlı askerlere doğru yürümek zorunda kalmamdı. Çünkü anons sistemini kesmişlerdi. Ben barış mesajıyla, ateşi kesip bize yardım etmeleri talebiyle makineli silahlar denizine doğru yürüdüm. Bunu, daha fazla insanın hayatını kaybetmesini önlemek için denemek zorundaydım.

Unutamayacağım şeylerin ikincisi, cesetlerin arasında bulunmaktı; insanların son nefeslerini vermelerine şahit olmaktı; insanların arkadaşlarının hayatlarını kurtarmak için çaresizce gösterdikleri çabaları seyretmekti. Anonsu bıraktıktan sonra dönerken henüz yeni yaralanmış olan ve kan kaybeden biriyle karşılaştım. Zannedersem başından vurulmuştu. Arkadaşım sanki bir ninni söylüyormuşçasına kulağına dua okuyor, bir başka kız kardeşimizde onu tedavi etmeye çalışıyordu. Babammış gibi ellerini tuttum ve tam bu sırada karar verip İsrail tarafına mesaj ulaştırmak üzere ikinci defa gittim. İlk gidişimde silahlarını doğrultup git buradan demişlerdi. Bir defa daha denedim, çünkü onun için bir şeyler yapmalıydım. Gittim ve döndüm. Beş veya on dakika sonra kendi askerlerini ve kendi silahlarını sormak için İsrail tarafı bizimle bağlantı kurdu. Daha sonra çok yavaş bir şekilde yaralı kardeşlerimizi götürmeye başladılar. Ben de bu yaralı ile birlikte gitmek istedim ve kapıya doğru askerlerin yanına gittim. Kapıyı açıp silahlarını yüzüme doğrulttular. Rütbeli olduğunu sandığım kişiye dönüp “Lütfen, bu adam ölüyor, başından çok ciddi bir şekilde yaralanmış, acil tıbbi yardım gerekiyor. Lütfen ona iyi bakın.” dedim ve bana “Ona sen iyi bak” dedi. “Onunla birlikte gidebilir miyim?” dedim, “Hayır” dedi. “Lütfen, onunla gidebilir miyim?” dedim, “Hayır” dedi. Silahını bana doğrulttu ve “Git buradan, git buradan” dedi. Oradan uzaklaşmak zorunda kaldım.

Hiçbir zaman unutmayacağım hadiselerin üçüncüsü de, gemideki herkesi korumak için hayatlarını vermeye, hayatlarını feda etmeye gönüllü olan ağabeylerimizin maşallah cesaretleri. Şunu biliyorum ki eğer şu anda buradaysam bu onlar sayesinde. Bizi korumak için kendi canlarını verdiler. Gemideki kadınların hayatlarını korudular. Gazze halkının hayatını kurtarmaya çalıştılar; çünkü biz Gazzelilere yaşama ümidini götürüyorduk. Gazzelilerin götürmekte olduğumuz ilaçlara ve tıbbi teçhizata çok ciddi derecede ihtiyaç duyduklarını biliyorduk. Yani tehlike altındaki hayatlar, sadece gemideki insanlardan ibaret değildi. İşte ben bunu hiçbir zaman unutmayacağım. Uğruna hayatlarını kaybettikleri değer ve gemiyi savunabilmek için gösterdikleri cesaret hiç şüphesiz çok büyüktü. Fotoğraf çektiği için başından vurulan bir ağabeyimizin dul kalan eşini hiçbir zaman unutmayacağım. Sübhanallah o hanımın dik duruşu ve sabrı... Ben hayatım boyunca bunun bir benzerini daha görmedim. [Meryem Lokman Talib: O çok ama çok güçlüydü.] O hanım dün burada cenazedeyken yanına gittim, bana gülümsedi ve ağlamama müsaade etmedi; çünkü biliyorsunuz eşi şehit olmuştu. Oğlu da cenazedeydi ve o da aynı şekilde gülümsüyordu. Onlar ağlamazken ben nasıl gözyaşı dökebilirdim...

Meryem Lokman Talib:
Dürüst olmak gerekirse, doğrudan tecrübe ettiğim herhangi bir belirli olay olmadı; ama insanlardan tutun olaylara ve İsrail askerlerine kadar herhalde hiçbir şeyi unutamam. Özellikle bir hususun bilinmesini istiyorum: Şunu gerçekten hissettim ki, kendi kapasiteleri çerçevesinde didinen, Allah’ın onlara hakikat için mücadele etmek üzere bahşettiği kaynakları kullanmaya çalışan insanlar, hiçbir korku ve hiçbir endişe hissetmeyeceklerdir. Katliamdan iki saat sonra hepimiz, klimasız ve hiçbir şeyin olmadığı küçük bir odada sorgulandık ve çoğumuz kelepçelendik. Ahmak askerler tarafından kuşatıldık. Bizi esir aldılar ve herhangi birimizin en ufak bir hareketine karşı ellerinde silahlarla başımızda bekleyip durdular. Onların elleri kanlı ve acımasız ve ayrıca dünyanın en hain milleti olduklarını bilmemize rağmen, cesaretimiz sayesinde, kardeşlerimizin pek çoğu onlarla alay etti, seslerini yükselterek karşılık verdi ve direndi. Şunu çok iyi biliyorduk ki onlar bizi öldürdüler, ağabeylerimiz bu dava uğruna hayatlarını feda ettiler; ama bu bizi durdurmadı. Bizi alıkoymak, kalplerimize korku salmak istediler; ancak bu korkuyu hisseden sadece kendileri oldu ve biz bunu onlara kanıtladık. Pek çoğu ajite oldu; çünkü kuşatma altında olsak da, esir olsak da biz onları protesto ediyorduk. Fakat bu huzur, bu cesaret ve bu sekinet Allah’tandı. İnsanların bunu bilmesi gerekir.

Hepiniz gemide esir alındınız ve İsrail’e götürüldünüz. Bu süreçle ilgili hikayenizi bizimle paylaşır mısınız?

Pervin Yakub:
Gemide 18 veya 20 saat kaldık. Klimayı kapattıkları için çok sıcak ve çok nemliydi hava. Daha önce ise günün erken saatleri olduğu için ve helikopterin rüzgarı nedeniyle çok soğuktu, donmuştuk. Helikopter gidince hava ısınmaya başladı; bizi alt kata içeri soktuklarında ise sıcaktan kavrulduk. İnsanlar bayılıyor veya gözleri kararıyordu. Yaşlılar, hava çok soğuk iken paltolarını giymişlerdi; ama içerisi iyice sıcak hale geldiğinde elleri kelepçeli olduğu için paltolarını çıkaramadılar. Bu nedenle biz ağabeylerimize yardım etmeye ve onlara su vermeye çalıştık. Tuvalete gidebilmek için mücadele ettik, özellikle yalnız başımıza gidebilmek için ısrarcı olduk, çünkü buna müsaade etmiyorlardı. Gemideki durum böyleydi. İnsanlar şaşkın vaziyetteydi; nereye gidildiğini, bundan sonra ne ile karşılaşılacağını kimse bilmiyordu... İsrail’e vardığımızda hava aydınlıktı, ama kararana kadar gemiden ayrılmamıza müsaade etmediler. Bu, çok uzun ve çileli bir süreçti. Gemiden en son inenlerdendim. Etrafta yüzlerce insan vardı, polisler, askerler ve diğer güvenlik görevlileri dahil. Büyük bir kutlama varmışçasına gülüyorlardı; bizi sanki avlamışlar da şimdi onu sergiliyorlarmışçasına adeta geçit töreni yapıyorlardı. Çok küçük düşürücü bir durumdu bu. Diğer herkes için, özellikle de çok kötü muamele gören ağabeylerimiz adına öfkem gittikçe artıyordu. Gemiden indiğimde aslında çok korkuyordum; ama o şartlar altında dahi prensiplerime çok bağlı olduğum için bir kurbanmış gibi yürümek, yüzümdeki korku ifadesini görmelerine imkan vermek istemedim. Bu yüzden ağzımda bir lolipopla gemiden inip yürüdüm ve lolipopla karşılarında durdum. Şok oldular, “N’apıyor bu?” dercesine bakakaldılar; bir kısmı deliye döndü... Daha evvel gemide başımızda görevli askerlerden biriyle bir şey yaşamıştım. Tuvalete gidip döndüğümde yeni bazı güvenlik görevlileri vardı karşımızda. Sanki bir futbol maçı seyrediyormuşçasına mutluydular ve ben buna çok üzüldüm. Kameraya doğru zafer işaretiyle yürüdüm ve “Özgür Gazze” dedim. Anında makineli silahlarını bana doğrulttular; belki 9-10 kişi “Kapa çeneni, kapa çeneni” diye bağırdı. “Hayır, susmayacağım” dedim, “Sus ve otur yerine” dediler. “Hayır, susmayacağım. Ne o? Ne yapacaksınız, öldürecek misiniz?” dedim. İşte o adam “Hadi dene” dedi, “Haydisene asker” dedim. Bana biraz daha iyi davranan bir asker araya girip bana “Hadi git otur” dedi. Öncelikle bize yaptıklarından dolayı çok öfkeliydim, ikinci olarak da bize muamelelerinden dolayı; bizi küçük düşürmekten zevk alıyorlardı. Gemide takıştığım bu asker, gemiden lolipopla inerken “Sana gününü göstereceğim” dercesine başını sallıyordu. Çok korktum ama bunu belli etmek istemedim.

Meryem Lokman Talib:
Alıkonma süreci herkes için aynıydı, bu süreçte benzer şeylerden geçtik. Allah’a şükür, ağabeylerimizin direnişi sayesinde bizi bölemediler. Dışarıya çıkartılıp geminin iki ayrı yerinde tutulduk. Uyruklarımıza göre bize ayrımcılık yaptılar. Avustralya pasaportuna sahip olduğumuz için beni ve yengemi diğerlerinden tamamen ayrı tuttular. O zamana kadar ağabeyimden de ayrılmıştık zaten, helikoptere götürülmüştü. Aslında bunu gözlerimle görmedim ama duydum. Ağabeyim iki kere dizinden vurulmuştu ve yürüyemiyordu. Çok kan kaybetmişti ve hala da kaybediyor, bu nedenle kan nakli bile yapıldı. Durumunu tahmin edebilirsiniz aslında, yaraları daha tazeydi. Herhangi bir fiziki destek veya herhangi bir kişinin yardımı olmaksızın yürümek ve helikoptere binebilmek için üst kata çıkmak zorunda kalmış. Bu nedenle yolda üç defa bayılmış. Bunu bilmek önemli diye düşünüyorum ki insanlar Siyonist rejimin gerçek zalim yüzünü anlasın. Bunlar insan değil! İnsanlıktan nasiplerini almamışlar! İnsanlık için bir hakaret bunlar, bunun açıkça dillendirilmesi gerekir.

Gemide ve hapishanede herhangi bir işkence ve kötü muameleye maruz kaldınız mı?

Pervin Yakub:
Gemideki kötü muamele hepimizin esir alınmasıydı. Bize yiyecek verilmedi ve tuvalete gitmek için mücadele ettik. Üzerlerimizi ararken dalga geçip bizi küçük düşürmeye çalıştılar. Hareket ettiğimiz her an bizi tehdit ettiler. Hatta bazılarına vurdular. Birbiriyle konuşanlara veya kendilerine kötü kötü bakanlara tokat attılar veya ittiler. Mesela Usama adındaki bir kardeşimiz askerleri protesto ettiği için onu dövüp dışarı güverteye attılar, ayakları ile ellerini arkadan bağladılar ve ona saatlerce su vermediler.

Meryem Lokman Talib:
Parmağı uyuştu ve artık parmağını hissedemiyor.

Pervin Yakub:
Evet. Kısaca bu bağlamda kötü muamele yapıldı. Ben şahsen gemiden indikten sonra kötü muamele ile karşılaştım. Bazı zorluklarla karşılaşacağımın da farkındaydım. Ancak onlara bir kurban gibi görünmeye hiç niyetim yoktu. Beni fırçaladılar, ittiler ve çimdiklediler. Tişörtümde “Filistin’e Barış” işareti vardı; bu yüzden sandalyemi iterek beni düşürmeye çalıştılar, yüzüme öksürdüler, İbranice küfrettiler ve alay edip hepsi birden gülüştüler... Bana şişe suyu vermediler, “Al işte” diyerek ve alay ederek azıcık su verdiler. Ben de suya bir şeyler yaptıklarını düşündüm ve içmedim... Ayakkabılarımı değiştirip spor ayakkabılarımı giymek istediğimde, herkesin önünde (sanki spor ayakkabılarım kokuyormuş gibi) “uuuvv” dediler. Ben de spor ayakkabılarımı geri verdiklerinde içime çekip “Hmmm, güzel koku” deyip giydim. Deliye döndüler... Yüzlerine baktığımda onlarla göz teması kurmak istemedim; yoksa psikolojik üstünlükleri daha da artacaktı. Bu nedenle onların yüzlerine bakmaksızın sürekli olarak kendi kendime “La ilahe illallah Muhammadu’r-Rasulullah” diye mırıldandım. Bu sessizlikten de beterdi onlar için. Tepemde şarkı söylemeye başladı birisi... Eğer yaptıkları şeylerden dolayı deliye dönmüş olsaydım, hepsi gelip bana vuracaktı. Ama elhamdülillah Allah beni korudu.

Meryem Lokman Talib:
Aslında her şey baştan aşağı kötü muameleydi. Siz belli başlı olayları sordunuz, tabii ki arkadaşımın da anlattığı gibi pek çok şey vardı. Hanımlara yönelik daha ziyade sözlü saldırı, psikolojik savaş, bakarak rahatsız etme gibi şeyler söz konusuydu. Benim tercih ettiğim mücadele yolu ise şu şekildeydi: Gemiden ayrılırken yanıma aldığım tek şey pasaportum ve Kur’an-ı Kerim’di. Bu nedenle tüm soruşturma süreci boyunca sadece Kur’an okudum ve beni engelleyemediler. Kur’an’a mı dokunacaklardı yani? Hayır, bunu yapamayacaklardı. En azından benim bu yöndeki denemelerimde böyle bir şeye yanaşmadılar... Daha sonra bir başka şeye şahit oldum. Havalimanına gittiğimizde bizi sınırdışı etmeye çalıştılar. Çoğunluğu Mavi Marmara’dan değil de Challanger gemisinden olan 13 kişilik bir kadınlar grubuyla birlikte idim. Havalimanına ulaştığımızda neredeyse 40-50 asker ve polisle kuşatıldık. Bu arada, havalimanına varmadan evvel yaklaşık 11 saat bir araç içinde bekletildik ve içerisi iyice sıcaktı. Dışarı çıktığımızda neler olduğunu bilmiyorduk; bu nedenle elçiliğimizle bağlantı kurmayı talep ettik ki bu bizim yasal haklarımızdandı. Bu konuda ısrarcı olduk. Direndikçe etrafımızdaki askerlerin sayısı iyice arttı. Zorla yukarı çıkartıldık. Üst katta yine aynı basit talebimizi tekrarladık. Fazla bir şey istemiyorduk; karar verebilmek için sadece konsolosumuzu, büyükelçimizi görmek istiyorduk. Bizi nereye sınırdışı ediyorsunuz? Neler oluyor? Hiçbir soruya cevap vermiyorlardı. Biz de onlara güvenmiyorduk zaten. Bu şekilde direndiğimiz için bizi küçük düşürmeye ve zayıflatmaya çalıştılar. Ancak bu da işe yaramayınca, bir asker artık yeter diye düşünüp aramızdan birisini itti. Sıkıca bir araya gelmiş bir gruptuk, bu nedenle birimizi ittikleri anda hep birlikte “N’oluyor?” diye çıkıştık. Gittikçe sayıları arttı ve özellikle suratsız bir Siyonist asker gelip kardeşlerimizden birinin (Yunanlı veya Hollandalı olabilir) başına üç defa vurup saçlarını çekmeye başladı. Hemen onun arkasındaydım ben. Olayın şoku içinde kalakaldım. Ama tabii ki kavga büyüdü; çünkü içimizden birine vurulduğu anda direnecek, kendimizi savunacaktık. İnanılır gibi değildi bu. Hele de bir erkeğin hanıma vurması çok daha çirkin bir şey. Daha da önemlisi o tamamen silahlıydı ve biz elinde sadece pasaportu olan savunmasız insanlardık.
 

İHH hakkında ne düşünüyorsunuz?

Meryem Lokman Talib:
Bir önceki konvoya katılan yakın bir arkadaşım vasıtasıyla İHH hakkında bilgi edinmiştim. Arkadaşım, İHH ve başkanı Bülent Yıldırım hakkında hep çok iyi şeyler söylüyordu. İHH temsilcileri ile ilk temasım, kampanyaya destek olunması için Kuveyt’e geldiklerinde gerçekleşti. Üniversitelerde pek çok toplantı düzenlemiştik, gelip bu konu, konvoy ve filo hakkında konuşmaları için. İstanbul’a geldiğimde bu hareketi beğenmiştim. Şimdi ise bu harekete, onu destekleyenlere ve onun başkanına olan sevgim arttı. Bülent Yıldırım, oldukça alçakgönüllü ve sade bir insan; gerçekten bir lider, güvenilir ve sorumlu bir lider; her meseleyle şahsen ilgileniyor. Hatta benim ağabeyimle ilgili meselede, neler yaşandığını ve durumun ne olduğunu ayrıntılarıyla konuşmak üzere beni ofisine götürdü. Allah onu ve bütün İHH çalışanlarını korusun.

Pervin Yakub:
Konvoya katılmadan evvel İHH hakkında çok az bilgi sahibiydim. Önceki konvoylarda bulunan Viva Palestina ve diğer bazı organizasyonlara katılanlardan vakıf hakkında bazı şeyler duymuştum. Bu organizasyonlara gidip bir sonraki konvoya dahil olmak istediğimi söylediğimde, bana İHH öncülüğünde Gazze’ye gideceklerini söylediler. Bunun üzerine onlara kim, nerede ve niye diye sordum. Cevapları oldukça tutarlıydı. Daha evvel İHH ile bir tecrübelerinin olduğunu, bu vakfın gerçekten profesyonel ve oldukça güvenilir bir organizasyon olduğunu, büyük ve karmaşık bir hareketi organize edebilme kabiliyetlerinin bulunduğunu söylediler. Ben de bizzat İHH’yı araştırdım ve dünya çapında yaptıkları işlerin çeşitliliği beni gerçekten şaşırttı ve çok hayran kaldım; inşallah sadece bu projenin bir parçası olmakla kalmam ve fakat dünyanın farklı bölgelerinde, belki de evime daha yakın olan Avrupa içinde, gerçekleştirilen diğer projelere de katılırım diye düşündüm. Bu konvoyu yöneten İHH ile birlikte yola koyulduğum için kendimi çok güvende hissettim; çok liyakat sahibi bir organizasyondu.

Sağ salim döndünüz. Şu anda ne hissediyorsunuz? Gazze’ye gidecek bir başka organizasyona katılmak istiyor musunuz?

Pervin Yakub:
Kesinlikle; çok daha kararlı bir şekilde Gazze’ye gitmek istiyorum. Bütün bu süreç içerisinde, ben ve benim tanıdıklarım arasında, sübhanallah, bir hata yaptık diye hissettiğimiz tek bir saniye dahi olmadı. Yaşadıklarımızdan dolayı kendimizi ayrıcalıklı hissettik. Çünkü biz, İsrail hükümetinin ve ordusunun dünyada farklı toplumsal statülerden gelen ve hatta makam-mevki sahibi insanlara karşı uygulayabildiği terörü birinci elden görmüş olduk. Bu yüzden bu tecrübe bize, Filistin halkının gerçekte ne ızdıraplar çektiğini azıcık da olsa kavrama imkanı verdi. Filistinlilerin yüz yüze kaldıkları tehlikeleri ve durumlarının aciliyetini bize çok daha fazla hissettirdi ve farkına vardırdı. Bizi çok daha kararlı hale getirdi; çünkü haklarımızı ihlal edebilmeleri bizi öfkelendirdi. Adaleti savunma ve dünyadaki her insanın haklarına arka çıkma konusunda çok daha kararlıyız artık. Şahsi olarak yaşadığımız bu tecrübeden sonra, artık bu bizim çok daha fazla sorumluluğumuz. Bu yüzden, evet, yarın yine Gazze’ye giderim.

Meryem Lokman Talib:
Bu yolculuk sırasında gördüğümüz mucizeler sayısızdı. Bu kutlu bir yolculuktu. Halihazırda duygularım uçuşuyor; onları yeniden toparlayıp gözden geçirmem gerekiyor. Daha sonra, Siyonist terörün birinci elden şahidi olarak bizim, stratejinin ne olması gerektiği ve bir kampanyayı yönetmek için bu tecrübeyi nasıl kullanmamız gerektiği konusunda bir karar vermemiz gerekiyor. Şu anda hissettiklerimi kelimelere dökmek benim için çok zor. Çok mutluyum ve tabii ki çok memnunum. Yeniden yola koyulma noktasında sadece bir duyuru bekliyorum. Körfez bölgesinden gerçekleştirilecek bir organizasyonun parçası olmayı ve halihazırda yaşamakta olduğum Kuveyt’teki halkı harekete geçirmeyi ümit ediyorum. Eğer “Yeniden yola çıkacağız” diye bir duyuru gelirse, hiç şüphesiz “Ben geliyorum ve bütün arkadaşlarımı da beraberimde getiriyorum” diyeceğim. Çünkü onlar da bunu tecrübe etmeliler.

Bu filonun başarılı olduğunu düşünüyor musunuz veya bu filo ile neler başardınız? Çünkü bazıları “Hayır, pek çok insan hayatını kaybetti ve yaralandı; bu girişim başarısız kaldı” iddiasında. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Pervin Yakub: Gazze’de her gün insanlar ölüyor. Bu nedenle ölüm, yaptığımız şeyi niye yaptığımızın bir parçasıydı aslında. Evet, insanlar öldü ve bu trajik bir durum. Ancak insanlar şerefleriyle öldüler, değerlerin ve prensiplerin en üstünü için hayatlarını verdiler. Ölümler için gerçekten çok üzgünüm ve acı çekiyorum; öte yandan bütün bu süreçte ailelerinin sabrına hakikaten hayran kaldım. Ailelerle konuştuğumuzda, sevdiklerinin bulundukları saftan ve bu yolda kazandıkları başarıdan dolayı ne kadar gurur duyduklarını gördük. Maşallah bu duygu çok yoğundu. “Bu bir başarı mıydı?” sorusuna gelince, hatırlayanınız var mı, başka ne zaman Filistin meselesi dünyanın dört bir yanında tartışma konusu oldu? Başka ne zaman İsrail ve onun gaddar rejimi, bugün olduğu gibi sorgulandı? Başka ne zaman Filistin halkının yaşadığı vahim durumun küresel çapta konuşulduğunu gördük? Biz bu meseleye daha fazla destek, daha fazla sempati, daha fazla ilgi uyandırdık. O halde niye bu bir başarı olmasın? Tarih boyunca çok büyük bedeller ödendi ve başarıya ulaşmak için çok daha fazla kan döküldü. Eğer bizden öncekiler bizim için kanlarını akıtmamış olsaydı, bugünkü haklarımızı elde etmiş olamazdık. Sübhanallah, işte bu nedenle başarının boyutlarını tahayyül dahi edemiyorum; daha evvel söylediğim gibi, ezan okunduğu esnada saldırıya uğradık ve ben bunun sembolik olduğunu düşünüyorum. Kuşatma altındayken, buradaki kardeşime şunu söyledim: “Sübhanallah, şu anda gördüklerimizden çok daha büyük görünmeyen şeyler var. Biz şu anda Allah’ın buna cevabının ne olduğunu bilmiyoruz. Biz Allah’ın planının ne olduğunu bilmiyoruz. Ama bu, bizim halihazırda tahayyül edebildiğimizden çok daha büyük.” Sabırlıydık ve duaya devam ettik. Bütün bu süreç boyunca bu huzurla gittim ve bu huzurla döndüm. İnsanlar, bizim ve şehid olan kardeşlerimizin elde ettiği başarının boyutlarını tahayyül edebilirler.

Meryem Lokman Talib:
Bütün bunları bir trajedi olarak gören insanlar, bence bunun başarıya ulaşmasını istemeyen insanlardır. Davayı bilen, hakikati idrak eden herkes, bunu ancak ve ancak bir başarı olarak değerlendirir, başka bir şekilde değil. Arkadaşım uluslararası yansımalara epeyce değindi. Ben de Avustralya’dan bir misal vermek istiyorum. Avustralya devleti ve hükümeti, senelerdir Filistin hakkında çok ama çok az yayının yapılması hususunda baskı yaptı ve bunda da başarılı oldu. Bu olayın, yani bir Avustralya vatandaşı olarak ağabeyimin vurulmasının ardından Avustralya gazeteleri, radyoları ve televizyonları bu konuya odaklandı. Avustralya vatandaşlarının çoğu, Gazze ve abluka hakkında ya çok az şey biliyor -ki bu da sadece Siyonistlerin bilmelerini istediği kadar- ya da hiçbir şey bilmiyor. Bu olaylar işte bu örtüyü yırttı. İnsanlar artık merak edip soruyorlar “Niçin vurdular?” diye; böylece akıl devreye giriyor ve araştırmaya başlıyorlar. İşte bu yüzden kesinlikle bir başarıdır bu. Allah’ın bize bu mücadelenin ve bu başarının bir parçası olma fırsatını bahşetmesinden dolayı kendimizi çok şerefli hissediyoruz. Biz alçakgönüllüyüz; ama Allah’tan -O’nun izniyle- Filistin’in kurtuluşunda ve ablukanın kaldırılmasında bize çok daha büyük bir rol vermesini diliyoruz.

Pervin Yakub:
Şunu da eklemek istiyorum. Ateşi kesmelerinin ardından İsrail askerlerinin gemimize geldiklerinde ilk yaptıkları şey, kameraları ve kapalı devre güvenlik sistemlerini kırmak oldu. Böylece dünya onların ne yaptıklarına şahit olamayacaktı. Bizim delillerimize, kameralarımıza ve kayıtlarımıza el koydular. Hukuk üstüne hukuk çiğnediler; uluslararası hukuku ayaklar altına aldılar. Pek çok gazetecinin ve pek çok kişinin kanıtlarını saklamalarına ve yok etmelerine rağmen yüzlerce insanın şahitliğini susturamazlar. Bu yüzden dünya yavaş yavaş ama mutlaka yüzlerce insanın dillendirdiği gerçekleri duyacak.

Hepinize çok teşekkür ederim.

 

 

Yorumlar (0)
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?