Gannuşi: Tunus yeni oyunlara gebe

Tunuslu Müslüman düşünür Raşid Gannuşi, Tunus'un yeni oyunlara ve tehlikelere gebe olduğunu söyledi.

Gannuşi: Tunus yeni oyunlara gebe

Dünya Bülteni Haber Merkezi

 

Tunus’ta meydana gelen son olayları değerlendiren Nahda Hareketi lideri Tunuslu Müslüman düşünür Raşid Gannuşi, şu uyarıda bulundu: “Tunus daha kapsamlı çatışmaların ve daha fazla kurbanların verileceği yeni tehlikelere gebe.” Gannuşi, belki de Tunus’u son günlerde meydana gelen türden yeni silahlı çatışmalar bekliyor dedi ve şunları vurguladı: Tunus’un “güvenlik pençesi” altında yaşamaya devam etmesi ve devletin ısrarla dinî şiarları dışlayıp İslâm’ın kutsal değerlerini yok etmeye çalışması, doğal olarak ülkeyi daha fazla kurbanların verileceği yeni çatışmalara sürüklüyor.

 

 

Tunus şehrinin güneyinde meydana gelen son olaylarla ilgili farklı haberler geliyor. Nahda hareketi olarak size gelen özel bir haber var mı?

 

Gannuşi: Bismillahirrrahmanirrahim. Salat ve selam Allah’ın Resulüne olsun. Son olaylar hakkında gelen haberlerin farklılık arz etmesi, aslında bir ölçüde mevcut rejimin tabiatını ve ülkenin içinde bulunduğu kapalılık ve diktatörlüğü yansıtıyor.

 

Mevcut rejim halkın siyasete katılma hakkını reddettiği gibi, halkın geleceğini, güvenliğini ve çocuklarının kanlarını ilgilendiren bilgileri öğrenme hakkını da reddediyor. Böylesine önemli bir meselede gerçeklerin gizlenmesi yoluna gidilmesi, aslında Tunus’taki krizin görüntülerinden –ve aynı zamanda bu krizi doğuran sebeplerden- biridir.

 

Meydana gelen olaylarla ilgili Nahda hareketinin elinde çok fazla bilgi yoktur. Çünkü resmi merciler, şu ana kadar bu konudaki ketumluğunu sürdürüyor. Zaman zaman “resmi olmayan sözcüler” aracılığı ile bir takım bilgileri açıklıyorlar.

 

Şu ana kadar devletin bu konuda yaptığı açıklamalar şunları söylemekten ileri gitmiyor: Tehlikeli suçlularla çatışmalar yaşanmıştır. Bu çatışmalarda suçlulardan bazıları öldürülmüş, bazıları da yakalanarak tutuklanmıştır. İktidara yakın bazı gazeteler ise, tehlikeli suçlular ile uyuşturucu tacirlerinin kastedildiğini açıklamışlardır.

 

Devlet halen olayların sorumluluğunu üstlenmekten kaçmaya devam ediyor. Devlet başkanı halkının karşısına çıkıp nelerin yaşandığını açıklayan bir demeç vermedi. Sadece vitrin partilerinden birinin başkanını kabul etmekle yetindi. Aynı şekilde ne adalet bakanı, ne içişleri bakanı ve ne de diğerleri, bir basın toplantısı düzenleyip, Tunus halkına son on günde neler yaşandığını anlatma zahmetine katlanmadılar. Devletin emniyet güçleri ve askeri birlikleri ile “es-Selefiyyetü’l-Cihâdiyye” olarak bilinen bazı gençler arasında yaşanan kanlı çatışmalarla ilgili hiçbir açıklamada bulunmadılar. Ancak “et-Tevhîd ve’l-Cihâd” ismiyle bu gençler tarafından yayınlandığı belli olan ve böyle bir eyleme kalkışmalarının sebeplerini anlatan bir açıklama yapıldı. Bu sebepler arasında, iktidarın başörtüsüne ve başörtülülere karşı sürekli devam eden düşmanlığı ve mushafa yaptığı saygısızlık da yer alıyor.

 

Bütün bunlar, Tunus’ta  El-Kâide oluşumu fikrinin yayılmaya başladığı anlamına mı geliyor? Bazı Cezayir gazeteleri, “el-Cemaatü’s-Selefiyye li’d-Daveti ve’l-Kıtâl” örgütüne katılmak isteyen bazı Tunusluların tutuklandıklarını açıkladı.

 

Son yıllarda Tunus’taki gelişmeleri takip edenler için, meydana gelen olaylar hiç de beklenmeyen sürpriz şeyler değildir. Şahsen ben bu tür çatışmaları bekliyordum. Çünkü –söylendiği gibi- savaş önce sözle başlar. Üç veya dört seneden beri, yoğun bir şekilde camilere gelen gençlerin hareketini ya da internet sitelerinde geçen ateşli konuşmaları takip edenler için selefî ve cihadî bir akımın varlığı çok açık bir şekilde ortadadır. Ve bu akım bulduğu basın-yayın araçlarıyla kendini ifade etmeye başlamıştır.

 

Tunus modernliği olarak isimlendirdikleri durumun, Tunus’u kendi muhiti olan Arap ve İslâm dünyasından kopardığını sananlar, meydana gelen olaylardan sonra bunun bir vehimden ibaret olduğunu gördüler. Onlar, özellikle yetmişli yıllarda, yeni yetişen neslin manevi kaynaklarını kurutmayı hedefleyen programlarla ve bu meseleyi kökünden kazıyacak güvenlik tedbirleriyle, cihadî akımlara karşı güvenli kaleler oluşturduklarını hesap ettiler ve çağın vebası olan “radikalizme” karşı kesin çareyi bulduklarını düşündüler.

 

Üç-dört yıldan beri Tunus camilerinde dindarlığın bütün görüntüleri yükselişe geçti. Okullarda, üniversitelerde ve camilerde  selefî cihad ve ilim grupları, Nahda hareketi ile gönül bağları olan mutedil akımlar, mutasavvıflar, Şiiler ve tebliğciler gibi Arap ve İslâm dünyasında mevcut olan bütün akımlar görülmeye başlandı.

 

Tunus rejiminin, dindarlaşma konusunda uyguladığı yanlış tedavi, aksi yönde bir sonuç doğurdu ve aşırılığın ortaya çıkmasının da gerçek sebebi oldu. Devlete karşı silah taşıyan bu kişiler –ki bunlar devletin yetmişli yıllarda yetiştirdiği gençlerdir- eğitimin her seviyesindeki din derslerinin içini boşaltarak manevi kaynakların kurutulması planını tatbik eden ve bu planı tamamlamak için Tunuslulara mutedil dinî kültür veren dini müesseseleri çok sıkı baskı altına alan  Muhammed Şerefî’nin, 7 Kasım düzeninin ve sol köktenciliğinin gayri meşru çocukları olarak kabul edilirler.

 

Ülkedeki en büyük İslâmi hareketi sınırlamak için, şiddetin en katısının uygulanması, demokrat İslâmî ortamda dindarlaşmanın kökleşmesine yardım etti. Yetmişli yılların nesli, kültürel anlamda, kurtların uluduğu bir çölde yetiştiler. Bu gençler gerçeği öğrenmeye yöneldiklerinde kendilerine ülke dışından örnekler aradılar ve bu örnekleri uydu yayınlarında ve internet sitelerinde buldular. Buldukları şey daha çok, özellikle Irak’ın işgalinden sonra neredeyse karşı konulamaz bir kin ve nefret ateşini temsil eden selefî söylemlerdir.

 

Devlet uyanıp durumun farkına vardığında, diğer ülkelerde (örneğin Mısır ve Lübnan’da) olduğu gibi, kendi müesseseleri içinde bu kişilerle din mantığı ile konuşabilecek bir taraf bulamadı ve meseleyi güvenlik organları ile kökten laikçilere havale etti. Böylece bu insanlar, sadece elektronik ortamlarda bulundukları ve Irak’taki cihattan bahsettikleri için işkencenin en kötüsüne maruz kaldılar ve kendilerine en ağır cezalar hükmedildi. Onlar da dönüp oklarını devlete yönelttiler. Sonuçta, doğal olarak, laikçi köktencilik, zıddı olan selefî köktenciliğini üretmiş oldu.

 

Sol köktenciliğinin belirlediği ve devletin de dayanak kabul ettiği manevî kaynakların kurutulması planı, sanıldığı gibi sadece İslâmî akımlara karşı kesin çözüm olmayı değil, (genel anlamda) güvenlik işinin bir parçası olmayı temsil etmektedir. Bu plan, Tunus’taki siyasi hayatı mutedil İslâmî hareketlerden ve özgürce tartışma ortamından mahrum bırakmış; bunun yerine şiddeti, cahilliği ve baskın çıkmayı dayatmıştır. Devletin benimsediği ve dayattığı bu şiddet kültürünün, sonuçta kendi anlayacağı bir dili üretmesi de son derece doğaldır.

 

Nitekim Tunus’taki bazı cesur gazeteler tarafından bu gerçek, şu ifadelerle dile getirildi: “Tunus’ta silahlı bir muhalefet vardır; çünkü rejim barışçı bir muhalefete izin vermiyor. Yine rejim vatandaşlarını hor görme ve mukaddes değerlerini küçümseme noktasında da hiçbir sınır tanımıyor. Bu durum kaçınılmaz olarak, devletin kullandığı ve anladığı yegane dil olan şiddeti ve baskın çıkmayı esas alan bir muhalefet üretiyor.”

 

Bazıları bu olayların, özellikle son zamanlarda, hukuk heyetlerinin baskılarını artırmaları üzerine, Tunus rejimi tarafından, muhalifleri daha fazla sıkıştırmak için yeni gerekçelere sahip olmak amacıyla  çıkartıldığına inanıyor.

 

Evet, bazıları son olayları bu şekilde yorumluyorlar. Yine bu olayların devlet içindeki bazı siyasi ve emniyet kanatları arasında devam eden mücadelelerin bir sonucu olduğunu ifade edenler de var. Şahsen ben sadece bir kanadın değil, devletin tamamının aşırı, köktenci, halkına saygı duymayan ve idareyi baskı ve zulüm üzerine kuran bir güç olduğunu görüyorum. Onun için bu gibi komplocu yorumları benimsemiyorum.

 

Önümde görmezden gelemeyeceğim bir gerçek var. Bir tarafta heybesinde zulüm ve baskından başka bir şey olmayan bir iktidar, diğer tarafta da bu ve bunun gibi yönetimlerin meşru olduğunu kabul etmeyen bir gençlik akımı var. Son yıllarda yükselişe geçen bu akım demokrasiyi ve demokratları tekfir ettiği gibi, çoksesliliğe inanan ve yasal sınırlar içinde çalışan mutedil İslâmi akımları bile sapıklıkla suçluyor ve tekfir ediyor.

 

Her yerde cemaatleri ve etkisi olan bu akım dünya çapında yaygınlaşmıştır ve uluslar arası sistemin tamamıyla mücadele eder bir hale gelmiştir. İşte Tunus’takiler de, örgütsel bağları bir kenara bırakırsak, bu genel akımın bir parçasıdır.

 

Bu durum bir güvenlik tahkikatına gerek olmayacak kadar açıktır. Çünkü bu akımın söylemleri zaten buna tanıklık ediyor. Ülkedeki polis devletinin, muhalifleri daha fazla sıkıştırmak için bu durumu istismar edeceği de ayrı bir gerçektir. Özgürlüklerin ortadan kaldırılması ve insan hakları ihlalleri pahasına da olsa, devlet, dış ve iç güçlere, teröre karşı her türlü vasıtayı kullanmayı haklı kılacak bir savaş verdiklerini söylemek için bu durumu elbette kullanacaktır.

 

Gerçek olan şu ki, yükselmekte olan selefî akımların ve kültürün bir parçası olarak Tunus’ta da geniş kapsamlı bir selefî ve cihadî akım vardır. Bu durum çok sayıdaki iç ve dış faktörün bir sonucudur. Bu faktörlerden biri de, Tunus devletinin gençlere sağlıklı bir dini eğitim ve düşünce verecek, şiddete yönelik fikirler taşıyan cemaatlerle konuşacak bütün İslâmi müesseseleri ve teşkilatları yasaklamasıdır. Evet, devam eden zulüm ve baskılara, yine İslâm’a ve Müslümanlara yönelik –özellikle de Filistin ve Irak’ta- uluslar arası saldırılara ek olarak devletin bu şekildeki tutumu da söz konusu durumun ortaya çıkmasında önemli bir faktördür.

 

Devlet Tunuslu gençleri, Zeytune Üniversitesi ve mutedil İslâmi hareketler gibi kaynaklardan mahrum bırakınca, bu sefer gençlerin önüne uluslar arası cihâdi akımların kaynakları açıldı. Irak’ın işgalinden sonra bu akımların sesleri daha da yükseldi ve Arap dünyasının batısında güçlü bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Hatta bazı raporlarda bu cemaatler tarafından Irak’a çekilen gençlerin %5’inden daha az olmayan bir kısmının Tunuslular olduğu belirtiliyor.

 

Tunus’taki silahlı çatışmaların, ülkede siyasetin önünün kapalı oluşundan kaynaklandığı şeklinde bir açıklamada bulundunuz ve siyasetin önü kapalı olursa, doğal olarak bu gibi olaylar çıkar dediniz. Bu olayların son olmayacağına ve Tunus’u daha büyük olayların beklediğine mi inanıyorsunuz?

 

Ülkemiz için herhangi bir kötülük ve zararlı durum temenni etmiyor olsak da, tercih edilebilecek en güçlü ihtimal budur.

 

Biz Tunus’ta  kan dökmek için –ki kan İslâm’da koruma altına alınmıştır- hiçbir meşru gerekçe görmüyoruz.  Dökülen kan ister emniyet güçleri ile ordu mensuplarına, ister onlarla çatışmaya giren gençlere ait olsun durum aynıdır.

 

Fikir meydanında veya iktidar mücadelesinde sonuca ulaşmak için şiddete tevessül edilmesi kabul edilemez bir iştir. Ne dini açıdan nede maslahat yönünden buna bir dayanak bulamayız. Aksine bu durum bir taraftan meşru davet metotlarından bir sapmayı ifade ediyor, diğer taraftan da hem İslâm hem de başta Nahda hareketi olmak üzere İslâmi ıslah çalışmaları yapan bütün İslâmi akımlar için bir tehdit oluşturuyor.

 

 

Ancak Tunus, güvenlik pençesinde kalmaya ve devlet ısrarla dinî şiarları ve mukaddes değerleri hafife alıp çiğnemeye devam ederse, Allah takdir etmesin, o zaman ülke çok daha fazla kurbanların verileceğe yeni çatışmalardan uzak kalamaz.

 

Peki siz Tunuslu mutedil İslâmcılar olarak, şiddeti benimseyen bu akımla konuşmak için ne yaptınız?

 

Polis teşkilatı ne bir şey yapmak, ne de konuşmak için bize hiçbir fırsat bırakmadı. Biz Tunus’ta faal olduğumuz dönemde, şiddeti benimseyen böyle bir akım ortaya çıkmamıştı. Nahda hareketi böyle gençlerle ilgileniyor ve onları doğru istikamete yönlendiriyordu. Ancak şu anda meydan, bu gençleri kendi yanına çekecek her türlü aşırı akımlarla doludur. Hatta Tunus’taki kitapçılarda, mutedil akımların dışında, diğer bütün İslâmi akımlara mensup yazarların kitaplarının satışına izin verildi. Böylece Selefî, Şii ve Sûfî yazarların kitapları satışa sunuldu. Sadece Yusuf Kardavî ve Gazalî gibi orta yolu tutan mutedil yazarların kitapları yasaklandı.

 

Özetle Tunus devleti şu anda ektiğini biçiyor. Devletle birlikte Tunuslular da bu acı hasadı biçiyor. Devletin bu gençlerle ilgili problem karşısındaki siyaseti, şiddeti esas alan güvenlik tedbirlerine dayalı olmaya devam ederse –ki öyle görünüyor- o zaman Tunus El-Kaide için her zamankinden daha verimli bir arazi olmaya aday hale gelecektir.

 

Bu, göz ardı edilemeyecek bir durumdur. Çünkü ortadaki problem, güvenlik birimlerinin kolaylıkla gözetleyebileceği küçük cemaatler meselesi değildir. Hatta mesele bir örgüt meselesi de değildir. Aksine ortada çok geniş bir düşünce akımı vardır ve şu ana kadar görülen de sadece buz dağının su üstündeki kısmıdır. Bu dağın gövdesi ise, devletle ve devletin arkasındaki güçlerle çatışma düşüncesine sahip çok sayıda Tunuslu gençlerden oluşuyor.

 

Bu durumda benim elimden sadece genç Müslüman evlatlarıma şu şekilde seslenmek geliyor: Kendinizi yeniden gözden geçirin ve hatalarınız üzerinde durun. Elinizi kana bulayarak çıkmaz bir sokağa girmeyin. Kan dökmek çok ciddi ve büyük bir iştir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kim kasten bir mü’mini öldürürse, cezası ebedi olarak cehennemde kalmaktır. Allah’ın gazabı ve laneti onun üzerinedir ve ona büyük bir azap hazırlamıştır.” Önü kapalı olan çıkmaz bir yolda daha derinlere gitmeyin. Sizden önce değişik ülkelerde pek çok cemaat bu çıkmazın içine düştü ve İslâm’a zarar vermekten, kan dökmekten ve köktenci laiklere İslâm’ı karalamaları ve davetçilerin yolunu kesmeleri için daha fazla fırsat vermekten başka bir sonuç elde edemedi.

 

Son zamanlarda gerçekten İran’a girmenize izin verilmedi mi? Niçin?

 

Evet, izin verilmediği doğrudur. Müslüman Alimler Birliği, genel sekreter Muhammed Avâ başkanlığında ve içinde İslâmcı yazarlar olarak Fehmi Hüveydi, Münir Şefik ve benim yer aldığım bir heyeti İran’a gönderme kararı aldı. Heyettekilerin isimleri İran yönetimine bildirilince, İran, Tahran ile Tunus arasındaki ilişkilere zarar vereceği gerekçesiyle benim ismime itiraz etti.

 

İran’ın bu tavrının, Nahda hareketine karşı gerçekleşen bir Tunus-İran yardımlaşması olduğunu düşünüyor musunuz?

 

Son senelerde ideolojilerinin farklı olmasına rağmen iki rejim arasında garip bir yakınlaşma yaşandı. Her iki ülke arasındaki ilişkiler, İran devriminin ardından, Tunus’un İran’a “İslâmi yönelişleri” destekliyor şeklinde bir suçlama yöneltmesiyle kesilmişti.

 

Seksenli yılların sonuna doğru iki taraf arasında ortak çıkarların belirmesiyle ilişkiler yeniden kuruldu. Bize ulaştığına göre Tunus’taki rejim, ilişkilerin yeniden kurulması için İran’ın, Nahda hareketiyle bütün ilişkilerini koparmasını ve liderinin de İran’ı ziyaret etmesine izin vermemesini şart koşmuş.

 

İki ülke arasındaki ilişkiler, çok geçmeden, daimi bir komisyon teşkil edilecek kadar gelişti. Bu komisyon her altı ayda bir, İran cumhurbaşkanı naibi ile Tunus başbakanının başkanlığında toplanıyor. Yine iki ülke arasında ekonomik alış verişler de arttı. İlkesel olarak bizim bunlara bir itirazımız yok. Ancak bütün bunlar, Tunus’ta İslâm’a ve Müslümanlara yapılan zulüm ve baskının gölgesinde gerçekleşti. Bundan daha önemlisi, bu ilişkiler –görüldüğü kadarıyla- Tunus’ta Şiiliğin yayılmasını gizleyen bir örtü görevi yapıyor.

 

Tunus devleti, Cezayir devletinden farklı olarak ülkede yaygınlaşmakta olan Şii kitapları ve cemaatleriyle ilgili herhangi bir rahatsızlık ve endişe duyduğunu dile getirmedi; aksine bu meseleyi görmezden geldi. Dolayısıyla Tunus İslâmi hareketlerinin ve hatta bizzat İslâm’ın, manevi kaynakların kurutulması planı çerçevesinde her türlü zulüm ve baskıya maruz kaldığı bir dönemde, Şii cemaatler tam bir özgürlük içinde Tahran ile Tunus arasında gidip geliyor.

 

Biz, seçimi insanların yapması için farklı düşünce ve görüşlerin onlara sunulmasına karşı değiliz. Ancak vatandaşların çoğunluğunun mezhebini yasaklayıp, azınlıkların mezheplerinin revaç bulmasını sağlamak, ülkede fitne çıkmasına bir çeşit davetiyedir ve kartları birbirine karıştırmadır.

 

İran’ın Tunus’la böyle bir ilişki içine girmesi -seksenli yıllarda üyeleri ve liderleri İran devrimini desteklemekle suçlanıp cezaya çarptırılan ve yayın organlarına el konulan Nahda hareketinin aleyhine bile olsa- ekonomik, siyasi ve kültürel çıkarlarından fedakârlıkta bulunmamak noktasında  son derece hırslı olduğu anlamına geliyor.

 

Gerçekte biz ülkedeki mevcut zulüm ve baskının gölgesinde gelişen bu ilişkilerden rahatsızız. Çünkü bu ilişkiler halkın değerlerine dayanmıyor. Aksine bu ilişkilerin dayanağı –siyasi fırsatçılık demesem de- çıkarcılıktır. Girilen bu ilişkilerde ne İslâm’ın Tunus’taki durumu ne de Tunus halkının çıkarları önemseniyor.

 

Biz kimsenin çıkarlarını inkar etmiyoruz; ancak bu çıkarların, riayet edilmesi gereken temel ilkelerin zararına olacak şekilde gerçekleştirilmesini istemiyoruz. Yine bizi çıkarlarının peşinde koşan bir avuç insanın Şiiliği kabul etmesi rahatsız etmiyor. Ancak biz, İslâmi mezhepler içinde yapılan davetin saçma bir iş olduğunu ve kardeşlik ilişkilerini bozacağını düşünüyoruz.

 

Öyle görülüyor ki, dünyanın kalan ömrü, bir mezhep mensuplarına başka bir mezhebi kabul ettirmeye yetmez. Bu yüzden İslâmi mezheplere mensup kimselerin yapacağı en iyi şey, gayrimüslimleri İslâm’a davet etmektir. Yoksa İslâm binası içindeki bazı Müslümanları bir odadan bir başka odaya geçirmek için harcanacak gayretler ve paralar, sadece vakti boşa harcamak olacaktır. Allah’tan bizi ve bütün Müslümanları en doğdu yola iletmesini istiyoruz.

 

 

Bu röportaj Halil Kendir tarafından Dünya Bülteni için tercüme edilmiştir.

 

Röportajın Arapçası için tıklayınız:

 

http://www.aljazeera.net/NR/exeres/25285632-980F-433A-B45D-87508D21D796.htm

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner33

banner37