banner15

Hamburger Medeniyeti

Tüketimi merkezine alan bir birey modelini ortaya çıkaran böyle bir medeniyetin, bizim toplumumuzun çıkarlarına hizmet etmesi mümkün müdür? Biz, açgözlü ve yağmacı bir hayat anlayışının yaygınlaşmasına hizmet ederken, sürekli olarak kemer sıkma ve tasarru

Hamburger Medeniyeti

HAMBURGER MEDENİYETİ VE İNSAN

 

20. yy’ın en önemli hakikatlerinden biri, küresel tüketim medeniyeti olarak isimlendirilmesi mümkün olan olgunun ortaya çıkışıdır, ki objektif bir gözlemcinin bu olguyu kabul etmemesi mümkün değildir. Bu küresel tüketim medeniyetinden önceki hiçbir medeniyet, bu denli yaygınlık kazanmış değildir.

 

Bu medeniyetin yaygınlaşması belki de onun belirli bir toplum ve uygarlık temeline ya da mekana dayanmayışından kaynaklanmaktadır. Hatta tersine, sözkonusu medeniyet, mümkün olduğu kadar tarih, zaman ve mekandan kendisini ayrıştırmakta, böylelikle bu bağlardan bağımsız bir medeniyet şekli oluşturmayı başarmaktadır.

 

Bu medeniyet için, özünde tarih ve geleneğe (kültürel mirasa) düşman olması hasebiyle, değerden bağımsız bilim ve teknoloji medeniyeti terimini kullanabiliriz.

 

Bazıları bunun medeniyet olmadığını söyleyebilir. Hatta bu anlayışın, bizim açımızdan  bilinen bütün medeniyet şekillerine ters olduğu için, medeniyetin karşıtı olduğunu ya da karşı-medeniyet (anti-culture) olduğunu ifade edebilir. Doğrudur, çünkü o, insanı, beşeri topluluklar arasında binlerce yıllık bir etkileşimin veya kişinin belirli bir kimliği edindiği birbirinden farklı medeniyet yapılarını oluşturan çevrenin bir hasılası olarak görmediği gibi, insanı ruh ve bedenden oluşan kompleks bir yapı veya maddeden, maddenin ötesine doğru uzanan, bir  takım beklentilerden oluşan bir varlık olarak da görmemektedir. Bu medeniyet, insanı son derece basit bir şeyden ibaret görmektedir. Bu anlayış, her ne kadar, insanın anlamsızlık, yabancılaşma hissi gibi olguların oluşturduğu sorunlara çözümler üreten batıni; köprü inşası, enerji krizi ve sağlık harcamaları gibi sorunlara cevap veren harici-bedeni gibi iki farklı yapının varlığını kabul de etse, birinci kategorideki sorunları, insanın kendisini ilgilendiren ve tek başına mücadele edilmesi gereken kişisel/özel sorunlar olarak görmektedir. Ona göre kişinin kendi özel çözüm ve cevaplarını üretmesi gerekmektedir. Halbuki öte taraftan toplum, ikinci kategorideki sorunları çözmeyi, kendine görev saymaktadır. Köprüler inşa etmekte, yollar yapmakta, enerji problemini halletmektedir. Yani, kompleks yönler ve kapalı psikolojik sorunlar bireye bırakılmaktadır. Harici basit yönler ise matematiksel hesaplamalara ve denklemlere dayanan hassas planlama, bilim ve teknoloji yoluyla çözümler ise toplumsal olarak gerçekleştirilmektedir. Çünkü harici etkenler karşılaştırmaya tabi yönler olarak görülmektedir.

 

(Bu anlayışa göre-ç.v.) İnsanın yeryüzündeki varoluşunun nedeni hakikati, hayrı, güzelliği aramak ya da iyiliği emredip kötülüğü nehyetmek değil, tersine insanın üretim-tüketim kısır döngüsüne girmesi, tüketmek için üretmek üretmek için tüketmektir.

 

Bu görüşün kendisine ait bir itibarı olup teorik bir bakış açısını ifade etmektedir. Şayet biz medeniyeti,  (içerisinde kitle imha silahlarının da bulunduğu araçlar da dahil olmak üzere) insanlığın ürettiği her şey olarak tanımlarsak, o taktirde karşı medeniyet diyebileceğimiz bu yapıyı da kaçınılmaz olarak medeniyet olarak isimlendirmek gerekecektir.

 

Bu yeni medeniyetin bizati kendisinin zahirle(görünen olgularla) batın (içsel olgular), bedensel sorunlarla vicdanî sorgulamalar arasındaki ayrıma dayandığını söylediğimde gerçeğe aykırı bir şey söylemiş olmuyorum. Onun medeniyete ilişkin ürünlerinin salt zahiri olguların dünyasına yöneldiğini, mümkün mertebe bu ürünleri zamansal ve mekansal bağlarından koparmaya çalıştığını, rahatsız edici vicdani sorgulamalardan  gücü nispetinde uzaklaşmaya çalıştığını belirtmek gerekiyor.

 

İnsanın dış görünümüyle iç dünyası arasındaki bu ayrımın bir an için tesadüfi olduğunu ve bu konudaki ifadelerimizin yerinde bir tespit olmadığını düşünebiliriz. O zaman belki haklı olabiliriz ancak bizim bu makalede yapmaya çalıştığımız şey bu yeni medeniyeti yargılamak değil. Bilakis sadece bazı özelliklerini gözlemlemeye çalışıyoruz. Bunu belirli şekillerde, medeniyete ilişkin ortaya koyduğu ürünler ve semboller üzerinden yapmamız mümkün.

 

Bu medeniyetin en önemli sembollerden birinin hepimizin bildiği ve dünyada giderek daha fazla gencin (ve de ihtiyarın) giymeye başladığı mavi renkteki kot pantolon olduğunu düşünüyorum. Kot pantolon son derece basit özelliklere sahip bir giysi. Bu pantolon; çanta, şemsiye gibi ürünlerin yanısıra yeryüzündeki bir çok eşyanın hammaddesi olabilir. Dikimi ise bir yerden diğerine değişmeyen son derece basit bir tarzda gerçekleşiyor. Bu şekilde bir giyim tarzı, zaman ve mekana ilişkin farklılaşmaları reddetmenin bir ifadesi olmaktadır.

 

Bununla birlikte bu pantolonun arkasına onu üreten şirketin markasının ve logosunun üzerinde bulunduğu etiket, gözü olan herkesin görebilmesi için daha çok bir reklam panosuna benzer şekilde yapıştırılabilmektedir. Böylelikle pantolon sahibinin kimliği, toplumsal ve sınıfsal statüsü belirlenmiş olmaktadır.

 

Levis marka kot pantolon arkasına yapıştırılan etiket hariç bütün ayrıntılarıyla diğer pantolonlara benzemektedir. Kot pantolonun fiyatını belirleyen şey, marka (yani dış kabuk) olmaktadır. Bu nedenle marka, gerçekte pantolonun kendisinden daha önemli olmaktadır.

 

Singapur’da kot pantolonu üreten şirketlerden biri bu yöne dikkat çekecek şekilde, pantolonun arkasında yer alan markayı saf altından yapmaya başlamış. Böylelikle istenen amaç gerçekleştirilmiş, elbise, kendisini diğer elbiselerden ayıran, medeniyete ilişkin kimlikten arındırılmış ve aynı zamanda yüzeysellik, aşırı şekilde vurgulanmış oluyor.

 

Bu medeniyetin ikinci muhtemel sembolü, temelde kot pantolondan çok da farklılaşmayan tişörttür. Bu da tıpkı kot gibi son derece basit bir elbise olup, dikimi faniladan çok da farklı olmayacak şekilde basitir. Siz bu tişörtün aynısını Florida ve Alp dağlarında satın alabilirsiniz.

 

Ancak bütün bunlara rağmen tişört, Coca Cola’nın, tişört sahibinin ziyaret ettiği yerlerin reklamını yapan ya da filanca takımı desteklediğini veya yüzmeyi sevdiğini ilan eden bir bez parçası olarak da işlev görmektedir.

 

Atletin üzerinde verilmeye çalışılan mesajın içeriği ne olursa olsun, tişörtü giyen kişinin sathi olduğunu varsaymakta, basit bir şekilde yürüyen bir reklama dönüşmekte herhangi bir beis görmediğini göstermektedir. Bir reklam enstrümanı olarak bir yüzeye, bez parçasına ya da bir alana indirgenmesi o kadar önem arzetmemektedir, önemli olan dış görünümdür, iç görünüm o kadar önemli değildir.

 

Bu medeniyetin sanatlarına baktığımızda benzerler özelliklerine sahip olduğunu görürüz. Sanatı da son derece basittir bu medeniyetin..Mekansal ya da zamansal herhangi özelliğinden ayrıştırılmıştır. Disko müziği örneğin tek boyutlu bir sese sahiptir. Temel ses düzeni üzerinde farklılaşmaya rastlanabilirse de bu, temel sisteme ilişkin olmayan basit farklılaşmalardır.

 

Disko müziğine eşlik eden dans ise, müzikten çok da farklı değildir. Genel çerçeve içerisinde kaldığı sürece dans eden kişinin uyması gereken kurallar dizini/kriterler yoktur. Hareket serbestisine ya da gelişigüzel dansetme özgürlüğüne sahip olunsa dahi hareketler, basit makam üzerinde basit farklılaşmalardır. Bir kez daha müziğin ve dansın belirli bir medeniyetle olan bağlantısına rastlayamıyoruz. Bilakis bu ikisi neredeyse ilkel kalmaktadır. (Bu medeniyetin oluşturduğu dans ve müzik) yüzeyde kalması ve hareketinde yarı-otomatik bir mod izlemesi anlamında ilkel olmaktadır. İlkel olarak adlandırılan (Afrika dansı vs.) türü danslar, evrene ilişkin eğilimlerin, evrende insanın konumunun ve tabiatın kendisinden ayrışması ve bunun getirdiği gurbet (yabancılaşma) duygusunun ifadesidir. Bu nedenle Afrika sanatında insan trajedisiyle dolu duygular vardır. Ayrıca bu sanatta, doğanın sona ermeyen daireselliğiyle kendisini ifade eden yaşamın temel ilkesi bulunmaktadır. Ancak diskonun ilkelliği böyle olmayıp, hiç bir şekilde böylesine bir derinliği yakalayamaz.

 

Disko müziği ve ona eşlik eden dans, herkesi peşinden sürükleyen bir sanat türünü, video klibi ortaya çıkardı. Amerika’da yayınlanan bir video kliple bir Lübnan, Hind ya da Mısır video klibini karşılaştırdığınızda aralarında, -çıplaklık derecesinin az ya da çok olmasının dışında- öze ilişkin bir fark bulamazsınız. Hepsi aynı müfredatı kullanıyorlar. Video klibin merkezinde yer alan şey, hepsinde aynı: İmkansız lezzetlerin tüketim dünyasında, oradan oraya hareket eden kadın bedeni.

 

Bu medeniyetin en önemli ticari metalarından biri de hamburger olarak adlandırılan sandviçtir. ( Bu yiyeceği tasvir ederek kendi özel zevkimi de dumura uğratmak istemiyorum. Ondan öyle tiksiniyorum ki onu yememek için elimden gelen bütün gayreti sarfediyorum). Hamburger öncelikle karşılaştırılabilir bir özelliğe sahiptir. Öyle ki bir hamburger diğerinden farklılaşmaz. Belki de bu nokta ABD’de bizim ülkemizden olduğundan çok daha açık ve nettir.

 

Herhangi bir hamburger dükkanına girdiğinizde sizin daha önce yediğiniz ve daha sonra da yiyeceğiniz hamburgerin aynısını yersiniz. Karşınızda aynı satıcıları, aynı gülümsemeleri ve aynı fiyatları bulacaksınız. (Bunu Mısır’a has bir yiyecek olan fûl tecrübesiyle kıyaslayalım).

 

Hamburgerin hazırlanışı görüntüler dünyasına ait bir şey değildir o nedenle yaratıcılık veya beceriksizlik sözkonusu değildir. Yoruma açık olmadığı gibi sapmaya da açık değildir. Doğal olarak hamburger zaman ve mekanı aşar. O ne Çinli, ne Hintli, ne Mısırlı, ne Yunan ne de Fransızdır. O sadece basit bir yemektir.

 

Buna ek olarak hamburger, insanın ailesiyle değil tek başına yediği bir yiyecektir. Hamburgeri araba sürerken, yarı uyur vaziyette, ya da bir işçi işini savsaklarken yiyebilir. Hamburger, kamusal hayatta bulunan insanın bireysel yemeğidir. Hamburger, bütün medeniyetleri peşinden sürüklemektedir. Son yapılan anketlerden birinde, Batı dünyasında en çok yaygınlık gösteren marka, sayıları kiliselerdeki haçları geçen Mcdonalds olduğu ifade edilmektedir..

 

Tüm bunları anlattıktan sonra bu medeniyetin değerlerinden bahsedebiliriz. Küresel tüketim medeniyetinin temel unsurlarından sonra aynı özellik ve niteliklerin bu medeniyet için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Bu değerler, kökleri hiç bir şekilde belirli bir zaman ve mekana ait olmayan değerlerdir. Bu medeniyetin tek sabitesi değişimdir. Bu nedenle şarkılar, danslar, moda, zevkler ve değerler hızla değişir.

 

Bu medeniyetin mensupları her sene moda evlerinden, sinema kulüplerinden, albüm ve video şirketlerinden çıkacak emirleri beklerler. Onlar, son anlarına kadar meşguldürler. Kendilerine kaça ve neye malolursa olsun, modayı takip ve taklit etmeye çalışırlar. Dış görüntüye önem veren insanlar, ortaya çıkan zahiri değişimler gereğince mutlaka dış görünümünü korumak durumundadır.

 

Bu medeniyetin kökleri her ne kadar Amerika’ya dayansa da Amerikalı değildir. Burada, Batılı ya da Amerikan kültürel istilasından bahsetmemizin mümkün olmadığına dikkat etmek gerekiyor. Bu atomize edici, değerlerden, zamandan, mekandan ve tarihten bağımsız  medeniyet; sadece Doğu medeniyetlerini parçalamakla yetinmemektedir. Bilakis ABD ve Batı da dahil bütün medeniyetleri parçalamaya çalışmaktadır.

 

Batı’da yeni nesiller, ülkesinin kültürel mirasını bilmemektedir. İngiltere gibi derin geleneklere sahip bir ülkede bu gelenekler, turistleri çekecek ve çocukları eğlendirecek birer araçlar haline indirgenmiştir. ABD’de örneğin Lousiana’da yarı Fransız gelenekleri, Masasuchets’de Protestan kültürüne ait gelenekler, küçük şehirlerde aile geleneklerini devam ettiren, Güney’de ise aristokratik tarım geleneğinin artıklarını şöyle ya da böyle sürdüren mahalli yerler vardır. Bütün bunların bozulma ve parçalanma süreci tamamlanmıştır.

 

Şunu hatırlayalım ki bu medeniyet bize Sophokles, Racine, Shaekspare gibi büyük tiyatro yazarlarının muhteşem eserleri aracılığıyla bize ulaşmış değil. Ya da Dickens, Faulkner, Malroux türünden büyük romancıların eserleri, Bach, Mozart, Çaykovski gibi usta müzisyenlerin besteleri aracılığıyla bize geliyor değil. Bu rol Yunan,. Frasız, İtalyan mutfaklarının birbirinden lezzetli yemeklerine de ait değil. Tam tersine bu medeniyet ülkemize öyle şeyler sokuyor ki, soktuğu ürünlerin ne rengi ne tadı ne de kokusu var.

 

Ve son olarak “istila” sözcüğünde bir çeşit zorlama bulunduğunu hatıralamamız gerekiyor. Bildiğim kadarıyla şayet ortada bir zorlama varsa, (sermaye gücü, bu ticari mallara rağbeti artıran reklamların satveti gibi), insanoğlu bazen kolay ve maddi açıdan basit olanı, güzel olana tercih edebilir.  “Kültürel istila” kavramı aslında durumu tam olarak anlatmamaktadır. Bu anlamda, “kültürel aldatma”dan bahsetmek daha doğru olacaktır. İçimizden çokları bu aldatmacaya teslim olmuştur. Bütün Arap ve Müslüman ülkelerin uydu kanalları, bütün gayretleriyle bu “kültürel aldatma”ya katkıda bulunmaktadırlar.

 

Kendini dayatan soru şudur: Tüketimi merkezine alan bir birey modelini ortaya çıkaran böyle bir medeniyetin, bizim toplumumuzun çıkarlarına hizmet etmesi mümkün müdür? Biz, açgözlü ve yağmacı bir hayat anlayışının yaygınlaşmasına hizmet ederken, sürekli olarak kemer sıkma ve tasarruf zorunluluğundan, ekonomik krizlerden bahseden ifadeleri nasıl yorumlayabiliriz? İnsan acaba bu evrende, “tüm vicdani meselelerden” uzak bir şekilde, en fazla metayı tüketerek en büyük lezzetleri gerçekleştirmek için mi var kılınmıştır?

 

Şunu görmemiz mümkün değil mi: Kalkınma, zaruri olarak bazı Batılı sosyal bilimcilerin iddia ettiği gibi  “sürekli artan beklentiler devrimi”ne dayanmak zorunda değildir. Bu kalkınmayı, geleneksel kültüre ait değerleri yeniden canlandıracak, insanın hem zahiri hem de batıni boyutunu görmezden gelmeyecek yeni bir medeniyet yönelimiyle gerçekleştirebiliriz. Bu yeni yönelime sahip olacak medeniyet, şayet  insanın temel ihtiyaçlarının giderildiği, güvenliğinin sağlandığı bir toplumda bulunursa (ki bu temel ihtiyaçların belirlermesi ve kayıt altına alınması mümkündür) üretim, inşa ve yaratıcılık noktalarında katkıda bulunabilecek derinliğe sahiptir. Medeneyetimizi, bizi cehennemin kapılarına götürecek küresel tüketim medeniyeti ve onun değerleri karşısında çaresiz ve tek başına bırakmamamız gerekir. 

 

 

Bu Makale "Dünya Bülteni" için İslam Özkan tarafından tercüme edilmiştir.

 

 

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48