banner15

Hasan Nasrallah ile röportaj (1)

Es Safir gazetesinin Hizbullah lideri Nasrallah ile yaptığı mülakatı bölüm bölüm yayımlıyoruz.

Hasan Nasrallah ile röportaj (1)

Tercüme: Muhammed Furkan / Dünya Bülteni

 

Lübnan’da yayımlanan es-Safir gazetesinin Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ile yaptığı uzun mülakatı yayımlamaya başlıyoruz. (Dün yayınlamayı hedeflediğimiz röportajın bazı aksaklıklar nedeniyle geçikmesinden dolayı okuyucularımızdan özür diliyoruz.) Nasrallah, İsrail ile Hizbullah arasında 34 gün süren savaşın bittiği 14 Ağustostan bu yana ilk kez yazılı basına mülakat veriyor. Aşağıda bölümler halinde yayımlamayı düşündüğümüz röportaja, es-Safir gazetesinin sahibi ve genel yayın yönetmeni Talal Selman ve muhabir Hüseyin Eyüb’ün yazdıkları giriş yazısını okuyacaksınız:

 

Hasan Nasrallah ile beş saat:

 

“Mütevazi dairenin girişinde bizleri o bildik güleç yüzüyle karşılıyor Seyyid Nasrallah. Önce Talal Selman ilerleyip onu sıcak bir edayla kucaklıyor. Ondan sonra ben: “Allah sizleri korusun! Sizleri selamette kılan Allah’a hamdolsun” diyerek ilerliyorum. O ise, şehit olan annem için bana baş sağlığı diliyor ve: “Sizleri de selamette kılan Allah’a hamdolsun” diyor. Elimi sıcak bir ilgiyle tuttuktan sonra, Hizbullah kanadındaki basın sorumlusu değerli dostumuz Dr. Hüseyin Rehhâl’ı da kucaklayarak hoş geldiniz faslını tamamlıyoruz.

 

Sonra oturuyoruz. Ayrılık bir garip oluyor. Dört kişiyiz ve sade bir odadayız. Seyyid Nasrallah’ın tebessümle dile getirdiği: “Ben de sizler gibiyim. Beni de aldılar ve onlarca defa hiç bilmediğim yerlere getirdiler. Şu an içinde bulunduğumuz yeri dahi bilmiyorum” cümleleri bir an için odadaki sessizliği dağıtıyor.

 

Nasrallah’ın Lübnan’da ve dünyadaki olayları dikkatli ve tafsilatlı bir şekilde takip ettiği anlaşılıyor. Belirttiğine göre savaşın başladığı ilk günden itibaren bütün mesaisini askerlerine ayırmaya karar vermiş; siyaset, basın, insanî yardım vs.. önemli işleri Hizbullah’ın diğer liderlerine bırakmış.

 

Askeri operasyonları planlandığı ve savaştan önce hazırlanmış olan odada, olayları takip etmeyi sağlayacak ekipman, 24 saat kesintisiz elektrik, Hizbullah’ın direniş kanadıyla irtibatı sağlayan özel iletişim ağı, televizyonların, basının, özellikle de İbranice basının günlük takibi ve Sefir gazetesi yazarı olan arkadaşımız Hilmi Musa’nın yazılarının takibi önceden düşünülmüş ve gerekli şartlar oluşturulmuş.

 

 

Çehresinden kahır, çile ve hüzün yayılıyor; işgalin ve yalnız bırakılmışlığın verdiği ıstırap kendini açık bir şekilde hissettiriyor. Buna karşın ülkesine ve direnişçilere olan güçlü inancı da bütün açıklığıyla kendini gösteriyor. Savaş esnasında olup biten her şey, Hizbullah’ın askeri kanadında yer alan herkes tarafından bilinmiyormuş. Ani gelişmeler herhangi bir aksaklık olmasın diye kendi seyrine bırakılmış. Savaş bittiğinde ve zaman gelip çattığında Hizbullah’ın ve direnişin yüzde yüz sağlam kaldığı anlaşılmış. İsrailliler Hizbullah’ın lider kadrosu veya o seviyedeki herhangi bir birimi vurabilmiş değiller. Hatta uydudan yayın yapan, günde binlerce telefonun gidip geldiği bir yer olan ve kısmen uluorta sayılabilecek Menar televizyonunu bile hedef alamamışlar. İsrailliler, direnişçilerin dörtbin adet füze kullandığını belirtirken, direniş liderleri bu rakamın sekiz bin olduğunu söylüyorlar.

 

Acaba neden İsrailliler bu farkı kasıtlı bir şekilde gizlemekte ısrar ediyorlar?

 

Seyyid Nasrallah bu soruyu şöyle cevaplıyor: “İsrail, askeri noktaların hedef alınması tehlikesinden çekiniyor ve böyle bir şeyi tahmin ediyordu. Dört bin füzenin üstünün örtülmesinin hikâyesi de budur. Direnişçiler Mirun askeri üssünü tamamen yok ettiler. Burası İsrail’deki en önemli stratejik üslerden biridir. Hayfa ve daha ilerisini hedef alan füzelerin hemen hemen hepsi askeri hedefleri vurdu. Elimizde, askeri üsler, kışlalar, havaalanları ve bazı stratejik binaların büyük hasar gördüğüne dair istihbarat bilgileri var.

 

Asıl şok ise kara savaşında yaşandı. Hizbullah’ın direniş kanadındakilerin bazıları bile tanksavar füzelerden ve neler yapabileceğinden habersizdiler. Akıllı Kornet (tanksavar) füzeleri 5 km’lik bir mesafeden nokta atışıyla hedefi vurabilir. Füze ilk faktördür. Cesur, fedakâr ve şahadete hazır savaşçı ikinci faktördür. Eğitim ile teknik yetenek üçüncü faktördür. Bu füzeler ilk olarak, İsrail, tanklarını ve askerlerinin cesetlerini Ayta’ş-Şa’b bölgesinden çekmeye başladığında kullanıldı. Öyle ki Ayta’ş-Şa’b bölgesi, İsraillilerin son model diye övüne geldikleri Mirkava-4 tanklarının mezarlığı haline dönüştü. Yapman gereken, sadece dürbünü hedefe ayarlayıp sessiz bir şekilde füzeyi göndermek… Ondan sonra füze usulca ilerleyip hedefini buluyor ve karşıda duran tankı demirden bir hurda yığınına çeviriyor. Bu füzenin özelliği iki başlı olmasıdır. Birincisi tankın zırhını deler, ikincisi de infilak gücüyle tankı tahrip eder.”

 

 

Seyyid Nasrallah’ın sözünü kesiyor ve kendisine: “Peki başkan Nebih Berri (Lübnan Meclis Başkanı) bu bilgilere nasıl ulaşıyordu?” diye soruyorum. Gülerek cevap veriyor: “Başkan devletin siyasi işlerini yürütüyordu. Ancak birçok vakitler, bazı yerel basın organları bir veya onlarca köyün düştüğünü, bunun da devlete bağlı subaylar veya Lübnan emniyet güçleri, bazen de İsrailli kaynaklar tarafından haber verildiğini yayıyorlardı. Bunun üzerine hemen bana Nebih Berri’den bir mektup ulaşıyor ve ‘söylenildiği gibi Bint-i Cubeyl veya falan köy gerçekten düştü mü’ diye soruyordu. Cevap ise genellikle, direnişçilerin doğruluğuna olan tam güvenimden dolayı olumsuz oluyordu. Fakat konuyla ilgili açıklama istekleri ve telefonlar yoğunlaşınca, savaş boyunca bir an için olsun aramızda irtibatın kesilmediği güneydeki operasyon karargâhını arıyor ve gerekli bilgileri alıyordum. Bana, gençler Bint Cubeyl hattında, onlardan falan kişiyle konuşmak isteyip istemediğim soruluyordu. Bir keresinde Ayta’ş-Şa’b bölgesindeki bir direnişçi bana: “İsrail askerlerinin bağırtılarını duymak ister misin?” diye sormuştu.

 

Seyyid Nasrallah, Başkan Berri’ye göndermiş olduğu ulakla Kornet füzeleri hakkında tafsilatlı bilgiler ulaştırmış ve ondan Başkan Berri’yi endişelenmemesi gerektiği noktasında tatmin etmesini istemiş. İkinci gün Başkan Berri’ye, basın yoluyla yayılan bu kadar kötü habere rağmen o uzun gülüşünün sebebi sorulmuş, o da şöyle cevap vermiş: “Kesin bilgi benim elimde. Bu andan itibaren şundan kesinlikle emin olun ki benim ayaklarımın sıcaklığı (yani rahat olmam) Ayta, Mirun ve Bint-i Cubeyl’de direnen direnişçilere olan güvenimden dolayıdır.”

 

Seyyid Nasrallah şunu da ekliyor: Füzelere gece dürbünü takmak da mümkün. Bu durumda beş kilometre yerine bir kilometrelik mesafeden herhangi bir tankı bir dakika içinde vurmanız mümkün. Hizbullah bu füzelerden yaklaşık olarak 150 adet kullandı. Alınan bilgilere göre tahrip edilen tankların sayısı da 150. Bazen direnişçiler bu füzeleri, askeri toplulukları vurmak için kullanmak üzere komutanlarından izin istemişler. Bir keresinde Debel bölgesinde kendilerine izin verilmiş ve kullandıkları tek bir füzeyle, bir evde toplu halde bulunan ve direniş ateşinin kendilerine ulaşmayacağı rahatlığı içinde olan 13 tane İsrail askerini öldürmüşler.

 

Karadaki direnişe gelince, Hacir vadisi tam anlamıyla İsrail tanklarının mezarlığı haline geldi. Günü geldiğinde direniş olayları anlatılacak. Bu olayların görüntülenmesi açısından basın savaşı da kısmen başarılı oldu diyebiliriz. Buradaki zaaf noktası sadece füzelerin atıldığı yerlerin görüntülenebilmiş olması. Yine karadaki direniş bağlamında, tahmin edilenin çok çok ötesinde olaylar da yaşandı. Öyle ki sadece direnişçiler başlı başına bir efsane haline geldiler. Bint-i Cubeyl örneği tam bir övgü kaynağıdır. Uçaklar direnişçileri ev ev takip ederler. En nihayet şehrin direnişçilerden temizlendiğine ve bütün savaşçılara hâkim olunduğuna kanaat getirilir. Ancak karadan girip ilerlemeye çalıştıklarında direnişçiler yerin altından üstünden çıkarlar ve iş tam tersine döner. Bu kez direnişçiler İsrail askerlerini ev ev kovalamaya başlarlar. Direnişçiler daha fazla askeri esir etmeye çalışırlar ancak bunda başarılı olamazlar.

 

Sadağında direnişçilerle ilgili anlatacağı daha çok şey var Seyyid Nasrallah’ın, ama siyasetle ilgili konuştuğunda çok öfkeli görünüyor. Öyle ki kendisiyle yapılan konuşmanın Lübnan’ın mevcut hali dışında, hangi konu olursa olsun sınırlı olmasını istiyor gibi…

 

Konuşmalarından sezinlenen bir diğer husus ise Lübnan Cumhuriyeti’nin özgürlüğü yolunda en fazla acı çeken kişinin o olduğu. Vatanının toprağına en fazla bağlı olanın da o olduğu. Başarılı bir komutan ve vatanperver olmak isteyen kimse için topraktan daha doğru bir şahit olabilir mi?

 

Onunla konuştuğunuzda hırsızlığa, fesada, simsarlığa vs.ye bulaşmamış bir adamın huzurunda olduğunuzu hissediyorsunuz. Eski veya yeni devir hiçbir bürokratik engel ya da protokol resmiyeti yok. Konumunu, dışardan gelen istihbarat bilgileri ile raporlara göre değil, halkının ve toprağının kendisine vermiş olduğu değerlere göre belirleyen bir adam.

 

Gerçekler Amerikan-İsrail çağının yükselişini gözleyenlerin boş bir ümitle beklediklerini göstermekte ve de onları yalanlamakta...

 

(Onu bir telefonla olsun arayıp halini-hatırını sormayan ve ona başka şeylerin olmasını dört gözle bekleyen kimi devlet adamlarının aksine o, devletine ve vatanına bağlı bir devlet adamı…)

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48