banner15

Hasan Nasrallah ile röportaj (2)

Lübnan'da bundan sonra neler olacak? İsrail Suriye'ye saldıracak mı? İşte Nasrallah'ın cevapları...

Hasan Nasrallah ile röportaj (2)

Muhammed Furkan / Dünya Bülteni

Lübnan'da yayımlanan es-Safir gazetesinin Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ile yaptığı röportajın ikinci bölümünü aşağıda yayımlıyoruz:

Lübnan sokaklarında zaferi kaybetme korkusu var mı? Ayrıca bu kadar ferdi, sosyal, ekonomik zarar ile tahrip edilen alt yapı ve binalar karşısında bu zaferi ne tür bir zafer olarak görüyorsunuz?

 

Lübnan’ın konumu ve mevcut görünümüyle ilgili olarak ana problem, vuku bulan olayları veya olayların vardığı boyutları nasıl ve ne şekilde değerlendirdiğimiz. Bunu bir zafer mi yoksa hezimet olarak mı kabul ediyoruz? Eğer bunu bir zafer olarak kabul ediyorsak, bu zaferin boyutları ve kıymeti nedir? Verilen bunca kurban karşısında söz konusu zaferin boyutlarının doğru değerlendirilebilmesi için bu soru sorulmalı. Aynı şekilde şunu da diyebiliriz: Acaba bu zafer ışıltısının verdiği kurbanlardan mı almıştır, yoksa tersi bir durum mu söz konusudur? Bu konuyla ilgili bütün tartışmaların anahtarı burada yatıyor? Endişeye ve karmaşaya sebep olan neden savaşın sonuçlarını değerlendirme konusundaki ihtilaf. Bana göre, savaşın sonuçlarını değerlendirme noktasında bir objektiflik yok. Bu konuda farklı görüşler serdeden birçok kimsenin görüşlerinin perde arkasında siyasi, mezhebi ve hizipçi sebepler yatmakta. Arap ve İslam âlemini ele alalım. Savaşın gidişatını ve sonuçlarını objektif bir şekilde okuyup değerlendiren birçok strateji uzmanına bakarsak, hepsinin Lübnan’ın ve direnişçilerin zafer kazandıkları konusunda görüş birliği ettiklerini görürüz. Bundan da öte bizzat İsrail’e uzanalım. Okuyabildiğim kadarıyla İsrail içinde de İsrail’in Lübnan’da tam bir hezimete uğradığı konusunda ittifak söz konusu. Genelkurmay Başkanı Dan Halutz dahi kendisini savunurken, İsrail ordusunun bu savaşta eksik ve yetersiz kaldığını itiraf etti. Konuşmaktan da kaçındı. Konuşmaktan kaçmak yenilgiyi alttan alta kabul etmek sayılır. Ancak buna rağmen olup bitenlerle ilgili Lübnan içinde çok farklı okumaların yapıldığını görüyoruz. İşte sizin sorunuzun işaret ettiği endişeyi uyandıran sebep tam anlamıyla budur. Bazılarının zaferi peyderpey karalama, bazen insanları galeyana getirerek, bazen de onları korkutarak zaferin parıltılarını tamamen söndürmeye çalışma gibisinden önkoşullu niyetleri olabilir. Vakıa bu…

 

Burada şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Kendisini muzaffer olarak kabul ettiğim Lübnan’ın, daha dakik bir tabirle Muzaffer Lübnan ile Lüban’ın muzaffer olduğunu kabul edenlerin ve kendilerini de Lübnanlı olarak görüp, zaferin oluşmasında katkıları olduklarına inananların –ister Müslüman ister Hıristiyan, ister farklı guruplardan veya farklı siyasi akımlardan olsun- yapmaları gereken şey, bu zaferi muhafaza etmek; yine bu zaferin mezhep, siyaset ve hizipçilik sokaklarında yitmesini engellemek için olabildiğince çalışmaktır. Bu büyük bir sorumluluktur ki, “zaferi korumak bazen zaferi kazanmaktan daha zordur” denilmiştir. Şunu da ekleyebilirim: Dünyanın herhangi bir yerinde zaferi korumak, zaferi kazanmaktan çok daha zor olabilir ancak bu durum Lübnan’da çok çok daha zor gibi görünmektedir. Şimdilik bu kadar bir cevapla yetiniyorum.

 

İsrail tarafını ele alacak olursak; bu savaşın getirdiği sonuçlar İsrail’in bölgedeki stratejik yapısını nasıl etkiledi? Acaba 12 Temmuz öncesindeki İsraille 12 Temmuz sonrasındaki İsrail aynı kalabilecek mi?

 

Bu durum bizim, olan biteni nasıl değerlendirdiğimizle alakalı bir şey. Olan biteni nasıl anlamalıyız? Bunu doğru yapabilirsek savaşın sonuçlarını ve etkilerini az çok tahmin edebiliriz. İsrail tarafında olanı sizlere kısa bir şekilde özetlemem mümkün. İnanıyorum ki bu zafer umumi anlamıyla stratejik ve tarihî bir zaferdir. Kanaatimce bunun, İsrail-Filistin ölçeğinde, Arap dünyası ve bölge ölçeğinde önemli sonuçları ve etkileri olacaktır. Sanıyorum bu zaferin stratejik sonuçları ve önemli neticelerini keşfetmek ve kavramak için henüz vakit erken. Öyle gözüküyor ki bu zaferin Irak’tan İran’a ondan da öte bütün Arap dünyasına yansıyan önemli sonuçları olacaktır.

 

Sorunuzu cevaplarken İsrail-Filistin meselesi üzerinde de özellikle duracağım. İsrail ile olan savaşta bu mesele önemli bir yer tutmaktadır. Bu savaş İsrail varlığını ve yapmış olduğu planları bir noktada can evinden vurdu. Bunu birçok kişi söylemektedir. Her devletin bir ordusu vardır denilir. İsrail hariç, çünkü İsrail, (ekstradan) devleti olan bir ordudur. İsrail’in varlığını asker oluşturmaktadır. Gerçekte büyük ve devasa askerî bir kışladır. İsrail’in varlığında, emniyet, istikrar, umut vs. hemen hemen her şey ordudur, orduya endekslenmiştir. İsrail halkının İsrail ordusuna olan güveni İsrail ordusunun kendisine olan güvenidir. Bu güvenin kaynağı da -ister reel anlamda olsun isterse düşmanlarının gözünde yapmacık/sunî bir güç olsun- ordunun gücünden gelmektedir. Bazen bu, gerçek bir güç olmaz, aksine karşı tarafı güçsüz ve zayıf olduğuna, dolayısıyla hezimetin kaçınılmaz olduğuna ve yenilmez bir orduyla karşılaşmasının mümkün olmadığına inandırmakla olur. Daha önce yapılan Arap-İsrail savaşları İsrail ordusunun kendine güvenini ve halkının da ona güvenini artırmıştı. Mesela biz İsrail ordusu karşısında halkımıza ve direnen çoğunluğa bakarak savaştık. O zaman için savaşan Araplar ise, bütün bir Arap âleminin karşısına İsraili koyup öylece savaştılar, bundan dolayı da İsrail ordusunu bir efsaneye çevirdiler.

 

Fakat 2000 yılında bu efsane sarsıldı. Ancak İsrail, şu veya bu şekilde ordusunun itibarını yeniden sağlamak için bir fırsata ihtiyacı olduğunu söyledi. Ama bu sefer Lübnan-Arap şüphesi baş gösterdi. Öyle ki bazı Arap liderler İsrail’in 2000 yılında Lübnan’dan yenilmiş olarak çıkmadığını aksine 425 nolu kararı uygulamaya ikna olduğu için bölgeden çıktığını ifade etti. Başkaları ise İsrail’in, Lübnan, İran, Suriye ve İsrail arasındaki bir el sıkışma/ barış sonucu bölgeden çekildiğinden sözetti. Hatta bazıları bunun da ötesine geçtiler. 2000 zaferiyle ilgili şu da söylenebilir: 18 yıldan beridir süren uzun savaşa katılmış olan direniş, düzenli bir orduyu bölgeden çıkmak zorunda bırakmıştır. Bu bir zaferdir ancak sınırları budur. Tam anlamıyla stratejik sonuçlar doğurmamıştır. Ama olup bitenler, görüşme masalarında tartışılan savunma stratejileri ile ilk günlerde söylenen bazı şeylerin yanlışlığını ortaya koydu. Nitekim halkın direnişi uzun ve kanlı bir savaş yoluyla topraklarını özgürlüğe kavuşturabilir, ancak toplu kıyıma girişmiş bir gücün karşısında tutunamaz. Yine İsrail ordusu karşısında bir şehrin işgalini veya bir şehrin düşmesini engelleyemez diyorlardı.  

 

2000 yılında bir tartışma hüküm sürüyordu. Şimdi bu sonuçtan sonra tartışma kalmadı. 18 yıllık direnişin akabinde direniş Arap âleminde çok büyük bir saygınlığa ulaştı denilebilir. Ancak gerçek bir efsaneye dönüşemedi. Geçen bu 33 gün zarfında ise durum tamamen değişti. Efsane haline gelmiş İsrail ordusu yenilginin, kaybın ve karmaşanın örneği oldu. Bazılarının 48 saat içinde ezilir diye vakit tanıdığı direniş ise tam bir efsaneye dönüştü. İşte varlığın üzerine bina edildiği temel esas budur. Şimon Perez’in de uzun tecrübeleri sonucu anladığı nokta bu idi ki “bu bir ölüm kalım meselesidir” diyordu. Şimdilerde İsrail içinde tartışılan mesele de budur. Bu telafi edilmezse, yani İsrail kamuoyu kendisini tatmin edecek ve güvenlerini tazeleyecek bir şeye ulaşmazsa, öyle tahmin ediyorum ki güvenlik, maneviyat, ekonomik, siyasi ve hatta demografik platformlarda ciddi tehlikelerle karşı karşıya kalacak. Bu da şu anlama geliyor: Halk bu yapıya, yani kendisini koruyan orduya olan güvenini yitirirse ki bu, bir bakıma o yapıyı koruyan çelik kale gibi görünmektedir, bu durumda birçok kâr odağı çöküşe geçecek, göçler başlayacak ve siyasi parçalanmalar baş gösterecek.

 

Bugün itibariyle Olmert, Perez ve muhalefette yer alan daha başka parti liderlerinin ve hatta partilerin geleceğinde çöküş görünüyor. Bunların en başında da Kadima geliyor ki bu parti geleceği tamamen çöküş kokan bir partidir. Bu sonuçları açıklamakla yetinip daha başka boyutlara uzanmamam yeterli olur kanaatindeyim. Bunun tarihi ve stratejik bir zafer olduğu konusunda bu noktalar yeterli, sözü daha fazla uzatmış olmayayım.

 

Bugün itibariyle İsrail içinde bu sonuçlar konuşuluyor. İsrail’in bazı uzman stratejistleri de bunları konuştu, konuşuyorlar. Aynı şekilde bazı Arap yöneticiler de bunları konuşuyor. Evet, İsrail Arap rejimlerini korkutuyor idi. Direniş toprakları özgürleştirebilir ama böylesine devasa bir gücün karşısında duramaz deniliyor idi. Aslında direnişin özelliği sadece direnmiş olması değil. Bilakis asıl önemli olan İsrail’e utanç verici ve büyük çapta kayıplar verdirmiş olması. Bunu İsrail veya dünya kamuoyundan gizlemeleri mümkün değil. Uygulanan basın sansürünü de hatırlatmak isterim.

 

Öyleyse şunu demek gerekiyor: Savaş dediğimiz zaman bunun derininde irade savaşı yatar. Direnişin iradesi dimdik idi ve İsrail’in iradesi hepten sarsıldı. Bunun en açık delili de İsrail’in savaşı durdurmaya mecbur kalması. Uluslar arası baskılar İsrail’i durdurdu diye inananlar veya bu düşünceyi onaylayanlar vehim içindedirler. Böyle bir şeye inanan kimse, kusura kalmasın ama dünyadaki siyasi döngüyü ve işlerin akışını bilmiyor demektir. Savaşı durduran en önemli faktör, özellikle savaşın son günlerinde yaşanan kara saldırısındaki açık yenilgiydi. İsrail’in aldığı kayıplar da cabası. Korkulan bir diğer nokta da İsrailli siyasi ve askeri liderlerin orduyu ve devleti daha feci bir duruma sürükleyebilecekleriydi. Uluslar arası seslere kulak vermeleri ek bir şeydi. Bush ile Olmert idaresi, savaşın bir-iki hafta daha uzatılmasında fayda görseler ve olayın kendi lehlerine dönebileceğine inansalardı savaşı kesinlikle sürdürürlerdi ve de savaş Pazartesi günü sona ermezdi. İşte bu durum savaş stratejisinin daha derinlemesine incelenmesini gerektiriyor ki İsrail halkı da bu yüzden kendi ordusuna karşı güvenini tekrar gözden geçirmeye başladı. Ayrıca bu direniş, Arap halkları ve özellikle de Filistin halkının, direniş yoluna olan güvenlerinin güçlenmesine de sebep oldu. Bana göre bu savaş, orta veya uzak ölçekte İsrail’in varlığını çok ciddi bir şekilde etkileyecek. Tabi ki bu etkiler çok yakında ve hızlı bir şekilde olacak diye bir şey iddia etmiyorum, zaten kimse de böyle bir şey iddia etmiyor.

 

İç meselelerini hallettikten sonra İsrail’in tekrar Lübnan’la veya daha kolay bir lokma gibi görünen Suriye ile yeni bir savaşa gireceğini düşünüyor musunuz?

 

İsrail’in düşmancıl tabiatına özel bir vurgu yaptıktan sonra “mümkün veya mümkün değil, olabilir veya olmayabilir” dediğimde bu durum İsrail’in tabiatıyla veya niyetiyle birebir ilgili olmaz. Bilakis böyle bir durum İsrail’in imkânları ve kendisine sunulan fırsatlarla ilgili bir şeydir. Yaşanan savaşa biraz olsun göz atarsak değerlendirmelerimize yardımcı olabilir. Bu savaşın hedefinde Hizbullahı zapt altına alma düşüncesi vardı. Direkt ve başat hedef buydu. Bir diğer hedef Lübnanı tam anlamıyla İsrail’in iradesi doğrultusunda hareket eden Amerikanın boyunduruğu altına sokmaktı. Bu hedef Amerika ve İsrailliler tarafından daha ilk günlerden açıklanmıştı. Ben tahlil yapmıyorum veya yorumda bulunmuyorum. Söyledikleri bir şey var, ortada dile getirmiş oldukları açık metinleri var ki bunların yoruma ihtiyacı yok. Buna rağmen İsrail, Hizbullahı zapt altına almaktan aciz kaldı. Bu en büyük hedefti gerçekleştirilemedi. Hizbullahı ve askeri alt yapısını tamamen yok etmek, elindeki füzeleri almak, Hizbullahı Lübnan’ın ve Litani’nin güneyinden tamamen çıkarmak, esir edilen iki askeri kayıtsız şartız geri almak gibi hedefleri ise bir kenara bırakalım. Açıklanan bu hedeflerden hiçbirini gerçekleştiremedi. Bir şeyler yaptığını söyleyen Olmert’in en son icraatı beni savaş boyunca sığınağa mahkum ettiğini söylemek. İsrailin savaşla hedeflediği şeyler beni bir sığınağa mahkum etmekle son buldu. Bu denli uzun ve geniş çaplı savaş, gerçekleşen bu hedefle sonucuna ulaştı. İsrail bu savaşta -bütün gücünü demeyeyim ama- gücünün en önemli ve en büyük kısmını kullandı. Silah olarak kullanmadığı tek şey atom bombasıydı. Onun haricinde kullanmadık bir şey bırakmadı. İsrail’in sahip olduğu her türlü helikopter ve uçak bu savaşta kullanıldı. En son model tanklar kullanıldı. Gazze’de bulunan birçok birimler buraya kaydırıldı. Kısacası getirmedik ve kullanmadık silah bırakmadılar. Aynı zamanda 40 bin kişilik bir orduyla geldiler. Üç gurup yedek idi. Saldırılarına gelince; 9 bin hava saldırısı düzenlediler. 33 gün içinde 175 bin bomba kullandıklarını söylediler. Saldırı yelpazesi gerçekten de çok genişti. İsrail uçak füzelerinin stratejik stokları tükendi, öyle ki imha için depolara koydukları füzeleri dahi çıkarıp kullandılar. İsrail sadece akıllı füzeler konusunda değil, uçaklarla kullanılan her türlü füze konusunda Amerika’ya muhtaç oldu.

 

Yukarıdaki tafsilatın özeti şudur: İsrail, gücünün çok önemli bir bölümünü kullandı. Düşünsenize yüzlerce uçak Lübnan’ı bombalıyordu. Ancak bütün hava güçlerini devreye sokup Lübnan’ı bombalayamazlardı. Çünkü Lübnan’da vuracak hedef kalmadı. Lübnan küçük bir yer ve İsrail’in bütün uçaklarını çıkarıp burada kullanması olanaksız. Bu denli bir güçle, arkasında da Amerikayla ve de uluslar arası odakların yardımıyla, bundan da öte Arapların ölü sessizliği içinde geldi saldırdı. Biraz mütevazi olalım ama yine de gelip yenilgiyi acı bir şekilde tattı. Birçok kayıp vermekle birlikte ordusunun da, tankının da silahının da adını batırdı. Öyle ki İsrail’den Mirkava-4 tankları almak isteyen bazı ülkeler siparişlerini geri çektiler.

 

Savaş sırasında halkın direnişi zırhlı tankı bir tabuta çevirir. Lübnan’da çektiğini çeken İsrail yeni bir savaşa girer mi? Bana göre bu biraz uzun zaman ister, savaşa girip girmeyeceğini bu noktadan hareketle olumsuzluyorum. Bildiğim şu ki tekrar Lübnanla bir savaşa girmeye çalışırsa uzun boylu binlerce hesap yapması gerekecek. Özellikle de Lübnan içindeki problemler hallolur ve UNIFIL güçleri ile Lübnan güçleri bölgelere dağılırsa ve de UNIFIL güçleri direnişin silahına dokunmazsa daha uzun ve daha derin hesaplar yapması gerekecek.

 

İsrail’in başka bir bölgede savaşa girip girmeyeceği meselesine gelince; bunu yapacağını tahmin etmiyorum. Suriyeye karşı verilecek savaşın daha kolay olacağını düşünenler yanlış yapmış olurlar. Nitekim İsrail Lübnan’a karşı savaşırken, bazılarının yaptığı gibi İsrail de Suriyeyi hafife alıyor gibiydi. Hayfa, Ufule, Hudayra bölgelerini vuran füzelerin Suriye üzerinden gelen füzeler olduğunu açıklamasına rağmen İsrail Savaş Bakanı birkaç gün boyunca Suriye cephesini açmak istemediklerini vurguladı durdu. Bu bir işaret ve daha başka önemli işaretler de var. Suriye, İsrail benim kara sınırlarıma yaklaşırsa savaşa girerim dediğinde İsrail Suriyeye yaklaşmadı. Şebaa bölgesini ele geçirirse direniş karşısında daha fazla güç kazanacağını bildiği halde bunu yapmadı, buna cesaret edemedi ki burası çök önemli bir bölgedir. Bu da İsrail’in Suriyeyi savaşa sokmak veya Suriye ile savaşa girmek için çok daha büyük planlar yaptığını gösteriyor. Bu daha büyük ve daha ince hesaplar gerektiriyor. Ben şahsen, İsrail’in Lübnan veya Suriye ile savaşa girmek için çok daha uzun bir vakte ve iyiden iyiye düşünmeye ihtiyaç duyduğu yönlü görüşe katılıyorum. Bana göre İsrail’in özellikle üzerinde duracağı ve böylece imajını tazelemeye çalışacağı tek zayıf nokta Filistin’dir. Ayrıca Lübnanda zaferi sağlayanları ilerleyen süre içinde önemli işler yapmaktan ve Filistine destek vermekten alıkoymaya çalışmaktır. Çünkü Filistin, her ne kadar başı dik ve maneviyatı yüksek olsa da çok zor şartlar içindedir. İsrail de gücünü en fazla burada yoğunlaştıracaktır.

 

 

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48