banner27

Hasan Nasrallah ile röportaj (3)

Sözlerinin medya tarafından çarpıtıldığını söyleyen Hizbullah lideri Nasrallah, UNIFIL hakkında ne düşünüyor?

Hasan Nasrallah ile röportaj (3)

Muhammed Furkan / Dünya Bülteni

 

Lübnan'da yayımlanan es-Safir gazetesinin Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ile yaptığı röportajın üçüncü bölümünü aşağıda yayımlıyoruz:

 

"Hizbullah’ın silah dosyası", "eğer sonuçları önceden tahmin edilseydi bu savaş olmazdı açıklamanız", ayrıca Olmert’in bu konuyu içerden nasıl kullandığı meselelerini irdeleyecek olursak, neler söyleyebilirsiniz?

 

New Tv’de yapmış olduğum konuşma, savaş esnasında söylemiş olduğum şeyleri birebir pekiştiriyordu. Bu konuyu tafsilatlı bir şekilde dile getirmiştim ki bu konuşma, bilseydik veya tahmin etseydik eksenliydi. Ancak ne yazıktır ki konuşmanın bazı bölümleri siyasi bazı durumlardan ve buna bağlı olarak yapılacak yorumlardan dolayı kesildi.

 

Binaenaleyh, dile getirdiğim şeyleri tekrarlamak istersem şunları söyleyebilirim: Ben o zaman, iki esir operasyonundan dolayı Temmuz ayında savaşa giren İsrail’in normalde Ekim ayında savaşa gireceğini açık bir şekilde belirtmiştim. Eğer bu savaşa Ekim ayında girseydi, facia Lübnan ve bölge açısından çok daha büyük olurdu. Ayrıca savaşın sonuçları da çok çok daha kötü olurdu. İki esir operasyonu bilmediğimiz bir şekilde (ki ben bu konuda gayet şeffaf idim) İsrail’in önceden hazırlamış olduğu savaş planını boşa çıkardı. Ancak savaş takvimi, bir takım hazırlıklar ve diğer sebeplerden dolayı sonbaharın başları için planlanmıştı. Bundan dolayı ben gayet net idim ve bu savaşın iki esir için yapılmadığını söylemiştim. Bu savaş Amerika ve İsrail kararıyla iyiden iyiye planlanmış, belirli odaklar tarafından üstü örtülmüş ve belirli mihraklar tarafından da yönetilmesi düşünülmüş bir savaştı. Temel olarak bekledikleri şey uygun bir gaflet anıydı. Kısacası bu savaşın belli bir senaryosu vardı. Yaşanan senaryo ise kararı alınmış ve önceden planlanmış olan senaryo değildi. Ancak iki esir operasyonu yapıldığında ve bu kadar kayıp verildiğinde İsrailliler korkuya kapıldılar. Karşılarında bir vakıa vardı. Ya olup biteni sineye çekeceklerdi, ya da daha önceden planlanmış ve sonbaharın başlarında başlatılması düşünülmüş olan savaşa gireceklerdi. Bizim aldığımız bilgilere göre İsrailliler, daha ilk günden Amerikalılarla yaptıkları görüşmeler neticesinde -normalde Ekim ayında yapmayı düşündükleri- savaşa, daha erken girme kararı aldılar. Biz, bekledikleri gaflet anını ve bu fırsatı boşa çıkarmış olduk. Çok dikkatli bir şekilde hazırlanmış oldukları takvimden farklı bir zamana mecbur kıldık onları. Dolayısıyla bizler savaşa hazırlıklı bir şekilde girdik, onlar ise planladıklarının haricinde olduğu için hazırlıksızdılar. Bu bir yana, eğer savaş Ekim ayında olsaydı sebepsiz ve gerekçesiz bir şekilde başlamış olacaktı. Ve eğer İsrail Ekim ayında Güney Lübnan’a gelip oradan işgal altındaki Filistin’e füze yağdırsaydı buna kim dur diyecekti. Tabi ki bu durum karşısında rahatsız olacak tek yapı Hizbullah’tı. Kısaca, aslında savaş Ekim ayında başlatılacaktı ve bahanesi de olmayacaktı. Doğruyu söylemek gerekirse İsrail’in bahaneye falan ihtiyacı da yok. Zira mutlak manada Amerika’nın gücünü arkasına almış bir durumda. Ekim ayında açacağı savaşa teröre karşı savaş der ve kendince buna meşru bir zemin oluştururdu. Yahut kendimi savunuyorum, güvenliğimi sağlıyorum gibisinden bahaneler uydururdu.

 

Evet, iki esirle ilgili operasyonu düzenlediğimizde amacımız İsrail’in Ekim ayında başlatacağı savaşı Temmuz ayında başlatmasını sağlamak değildi derken doğruyu söylüyordum ve gayet nettim. Böyle bir niyetimiz yoktu, bunu tekrardan vurgulayayım. Bizler, Amerika ile İsrail’in şöyle ya da böyle birgün bize karşı bir savaşa girişeceğini ve bunun tam bir kıyım için olacağını tahmin ediyorduk. Ancak bunun tam anlamıyla ne zaman olacağını bilmiyorduk. Sadece ortamı, siyasi gelişmeleri ve bazı verileri değerlendiriyorduk.

 

Şimdi bana yöneltilen, 11 Temmuz öncesine döndüğümüzde, iki esir olayının bu denli büyük bir savaşa sebep olacağını bilseydiniz yine de bu olaya girişir miydiniz sorusuna evet desem yalan söylemiş olurum. Bazı kendini bilmezler de bu sözü dillerine dolayıp, “Şunlara da bakın ne insan kanına ne de vatanlarına saygıları var” derlerdi. Çok basit bir şekilde bu sorudan kaçabilirdim. Şimdi de bu savaşın hiçbir şekilde iki esir dolayısıyla olmadığını söylüyorum. Ancak bu sorunun insanların zihinlerinde yer ettiğini ve savaşla ilgili olduğunu bildiğim, ayrıca hakikati açıklama noktasında kendimi mesul hissettiğim için bu soruya cevap vereceğim. Evet tekrar söylüyorum, eğer böyle bir şeyin olacağını bilseydik böyle bir zaman diliminde iki esir operasyonuna girişmezdik. Fakat bu sözlerimi hangi bağlamda söylüyorum? Öncelikle iki esirden dolayı böyle bir savaşın olabileceği ihtimal dâhilinde bile değildi. Dünya üzerinde hiç kimse de iki esirden dolayı böyle bir savaşın olabileceğini tahmin etmezdi. Zira bu savaşın iki askerin esir alınmasıyla alakası yok. Bu savaş, her türlü mantık, hukuk, akıl ve mizan kurallarının dışında bir şey. Bütün Arap-İsrail savaşları, İsraille yaşanan direniş tecrübeleri ve hatta tarihteki bütün dünya savaşları, iki askerin esir edilmesinin böyle bir savaşa götürmeyeceğini, götürmediğini gösteriyor. Evet esirler, şöyle ya da böyle kesin bir şekilde yaşanacak olan bir savaş için fırsat bilindi. Bana göre bu durum bizim ve Lübnan’ın maslahatına daha uygun düştü. Zira İsrail, zaten gireceği ve planlarını yaptığı bir savaşa acele bir şekilde girdi. Binaenaleyh, çarpıtılması ve kesilmesi mümkün olmayan cümleler kuracak olursam şunları söyleyebilirim: Bizler öngörülerimizde yanlış yapmadık. Hesaplarımız doğru ve gayet dakikti. Ayrıca pişman da değiliz. Bazı İsraillilerin iddia ettiği gibi, ne pişmanlık ve ne de yenilgi konuşmaları yapmadım. Aksine benim konuşmalarım daha ilk günden itibaren hep zafer konuşmalarıydı. Bunu defalarca söyledim. Olup bitenler, operasyon kararı ve sebep olduğu şeyler tamamen İlahî bir lütuftu. Eğer o iki askeri esir almaya gitmeseydik ve gaflet içinde kalsaydık, savaş da Ekim ayında başlasaydı bugün Lübnan tamamen başka bir Lübnan olurdu. Veya Talal Selman’ın da dediği gibi İsrail bambaşka bir İsrail olurdu. İsrail gaflet anını değerlendirir ve başka yolları da kullanarak Lübnan’ı vurur, direnişi denetim altına alırdı. Böylelikle de Lübnan tamamen İsrail ile Amerika’nın denetimi altına girerdi. Bu da ilerleyen süreç içinde Filistin direnişine çok büyük darbeler vururdu. Suriyeyi ve daha da ötesi bütün Arap âlemindeki direniş potansiyelini çok olumsuz bir şekilde etkilerdi. Bu sebeple tekrar ediyorum: Pişman değiliz ve herhangi bir hata da yapmadık. Değerlendirmelerimiz ve öngörülerimiz doğruydu. Olup bitenler ise bizim değerlendirmelerimizden çok daha önemlidir. Evet bütün bu planları, temel yönlerini bir kenara bırakıp kendimizi bir köşeye hapsetsek, ondan sonra ihtimaller üzerinde dursaydık veya şunu yapsak mı yapmasak mı deseydik yapmış olduğumuzu kesinlikle yapamazdık. Bunun en mantıklı cevabı budur. Aynı şekilde olayı iki askerin esir edilmesi operasyonuna ve buna karşı verilen tepkiye endekslesek, gerçekte Temmuz ayında vuku bulan olayların ve mantık mizanının dışında kalırdık.

 

İsrail’in 12 Temmuz öncesinde Gazze’de Filistinliler tarafından kaçırılan bir askeri için büyük bir tepki gösterdiği söyleniyor. Siz bundan bir işaret çıkarmadınız mı?

 

O kadar bir tepkiye hazırdık ve tahmin ettiğimiz de o kadar bir şeydi. Tahmin ettiğimiz tepkinin hacmi, intikam yollu ve sınırları belli bir tepki olacağı yönündeydi. Gazze’de olup biten de bu kadar bir şeydi, fazla değil. Nitekim İsrail Gazze’de toplu bir kıyıma girişmedi veya Gazze’yi tamamen yerle bir etmeye kalkışmadı. Kısacası Lübnan’da yaptığını yapmadı. Gazze’de esir edilen İsrailli asker olayının Lübnan’da esir edilenlere karşın çok daha utanç verici bir durum olduğunu da biliyordu. Bunu Filistinlilerin imkânlarıyla Lübnandaki direniş gücünün imkânlarını karşılaştırarak söylüyorum. Bizler, Lübnan’da gösterilecek tepkinin Gazze’de gösterilen tepki kadar veya biraz daha fazla olacağını tahmin ediyorduk. Ancak İsrail’in Lübnan’da yaptığı şey bir tepki değil, önceden tayin edilmiş bir savaşın aceleye getirilmiş haliydi. Ayrıca Gazze’deki aylık şehit sayısını ele alalım. Yapılan bir sayıma göre İsrailli askerin esir alınmasından önce Gazze’de verilen aylık şehit sayısı otuz ila kırk arası. Söz konusu olaydan sonra da değişen bir şey olmadı.

 

Yeri gelmişken şunu da söyleyeyim: Anladığım kadarıyla İsrail bu konudan yararlanmaya çalışıyor. Örneğin Olmert’in bu konuyu diline dolaması, tahkik komisyonu karşısında kendini haklı çıkarmak veya problemlerden sıyrılmak istemesinden. Benim ise böyle bir niyetim yok. Ben insanların ihtiyaç duyduğu ve kendi gözleriyle gördüğü bir konuda doğru ve net bir şekilde konuşuyordum. Olmert’in böyle bir noktadan yararlanmaya çalıştığı bir sonuç olarak bana bildirildi, kendim de okudum. Olmert’in bundan yaralanmaya çalışmasına engel olmuyorum. Zira bize, bu (siyonist) varlığı idare eden ahmak, zayıf ve aptal bir hükümet lideri mi, yoksa muhalefette yer alan akıllı, güçlü ve zeki bir lideri mi tercih edersiniz diye sorulsa, elbette ki ahmak ve aptal olanını deriz.

 

Benim bazı sözlerimi kırpıp bundan yararlanmaya çalışmasını Olmert’e çok görmem. Ama Arapça’yı çok iyi anlayan ve benim bu sözlerimin hangi bağlamda sarfedildiğini bilen kimseler için aynı durum söz konusu değil. Onların bu sözlerimi yanlış anlamaları ve tabii seyrinden çıkarmaları esef verici. Dolayısıyla bu konuda daha fazla konuşmak istemiyorum. Zira çok üzücü bir durum.

 

“1701” nolu karar çıktıktan sonra birçok karışıklık yaşandı gibi. Karışık bir karar, karışık bir manzara. Hizbullah’ın silahının korunması önceliğine yaptığınız vurgu ve “1701” merhalesinden sonra, ele geçen ilk fırsatta bir yol arayışına girmeyi düşünmüyor musunuz?

 

Burada iki şık var: Birincisi güney bölgesinde işlerin istikrara kavuşmasıyla alakalı. Bana göre manzara gayet açık. Lübnan ordusu sınır bölgelerindeki yayılımını tamamlayacak. İsrailli askerler çekilecek ve belirlenen UNIFIL askerleri Lübnan ordusu ile Lübnan hükümetinin üzerinde anlaşma sağladığı bölgelerde yayılacak. Nehrin güney kısmında Lübnan ordusu ile UNIFIL güçlerinin ulaşabileceği uluslar arası sınırlar olacak. Esas itibariyle direnişin siyasetinde silahlı görünümden uzak durmak var. Şimdi ise durum Lübnan ordusu ve Lübnan devletinin resmi bir şekilde olaylara tamamen el koymasını gerektiriyor….

 

Daha önce de söyledim ve yine tekrarlıyorum: Hizbullah’ın temel görevi Lübnan ordusuna yardım etmek ve ona destek vermek olacaktır. Ama İsrail tekrar gelmeyi denerse gizli bir şekilde varlığını sürdüren direniş güçleri –ki bunun temelini halk oluşturur- yeniden direnişe geçecektir. Bu konuda hiç kimseden de izin beklemeyecektir. Zira bu meşru bir müdafaadır….

 

UNIFIL güçleriyle ilgili olarak, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, görevlerinin Hizbullah’ın silahını toplamak olmadığını söyledi. Bu gücün görevi Lübnan ordusunun bölgedeki yayılımına yardımcı olmak. Bu gerçekleşirse herhangi bir problem yok demektir….

 

İkinci şıkka gelirsek, yani Hizbullah’ın silahı meselesine: Savaştan önce ve savaştan sonra bizler, bu konu tartışılmaz demedik. Görüşmelere açığız. Nebih Berri son konuşmasında hem kendi ve hem de bizim adımıza ilerleyen süreç içerisindeki vazifemiz vatanı savunma yolunda bir birliğe ulaşmaktır dedi. Bu yolda bir strateji belirlenmesi gerektiğini vurguladı. Dolayısıyla öncelikle bu konudaki tartışmanın tamamlanması lazım. Bizler bu tartışma mevzuunda kimsenin yolunu kesmiş değiliz. Hatta yaptığım son basın açıklamasında bizler ilelebet bu silahı muhafaza etme niyetinde değiliz dedim. Direniş, devletin oluşturduğu boşluğu dolduran bir alternatifti. Gelin güçlü, etkin, direnebilecek ve halkını da koruyabilecek bir devlet oluşturun. (Bu bir çözüm yoludur, ister kabul edilsin ister edilmesin.) Direnişin silahı konusunda son kararı verecek olanlar direnişin silahı konusunda tartışmaya kapı aralayanlardır. Öyleyse bizler vatanımızın geleceği için ortaya konulacak ve üzerinde anlaşılabilecek bir antlaşmaya açığız. Kapıyı kapatmış değiliz. Yeter ki makbul bir çözüm önerilsin…

 

Silahların ve füzelerin geleceği ne olacak? Bu konuyla ilgili herhangi bir tahkikat var mı?

 

1996 yılı Nisan saldırısından bu yana bu füzeleri muhafaza ediyorduk. Yani on yıldır bunları kullanmıyoruz. Bu füzeler, temelde günlük operasyonlar için değil. Günlük operasyonlar olsa bile kullanılmıyor. Bu füzeler bir savaş çıkması durumunda kullanılıyor. 1993, 1996 ve 2006 yıllarında olduğu gibi. Direniş bu silahları sadece İsrail’in Lübnan’a savaş açtığı durumlarda kullandı. Şimdi söz konusu sorunun cevabı burada. Bunları ne mi yapacağız? 1996 ile 2006 yılları arasında muhafaza ettiğimiz gibi, kullanmaksızın muhafaza etmeye devam edeceğiz. Zira bu füzeler, Lübnan’a karşı yapılacak geniş çaplı bir askeri harekât haricinde kullanılmadı, kullanılmayacak.

 

Lübnan’a karşı yeni bir saldırı durumunda ordunun mesuliyeti kendini savunmaktır. Direniş güçleri de bir halk gücü olarak kendini savunmak zorundadır ve bu bir sorumluluktur. Fakat bu konu geleceğe bırakılmış bir konudur. Biz bu tür meselelerin kategorize edilip tartışılmasına karşıyız. Yani şu silahları ne yapacağız, şu gençleri ne yapacağız gibisinden tartışmalara girmek doğru değil. Böyle bir şeye de karşıyız. Meseleyi kategorilere ayırıp tartışmak pratikle örtüşmediği gibi şerefli bir yol da değildir. En doğrusu geniş kapsamlı bir tartışmaya girmek, olup bitenler ve yaşanan tecrübeler sonucunda şunu söyleyebilmektir: Eğer İsrail gelecekte Lübnan’a savaş açarsa Lübnan, varlığını, istiklalini, güvenliğini ve bağımsızlığını müdafaa etmelidir ve bunun için her şeyi kullanmalıdır.

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner26

banner25