banner15

Hasbi tefekkür

Yeni nesillere, ecdatlarını hor görmeyi öğrettik, mukaddeslerini yıktık birer birer. Sığınacakları kale kalmadı. Tefekkürlere değil, ukalalığa düşmanlar. Düşünce, heyecandır evvela, bulanıktır, coşkundur, serseridir. Setler çöktü, insiyaklar köpürerek aka

Hasbi tefekkür

Ölçülü, dürüst, müeddep bir yazı: "Hilmi Ziya Ülken İçin" (Erol Güngör, Ortadoğu, 16 Haziran 1974). Hiçbir mezartaşı kitabesi, doğruyu, salt doğruyu, yalnız doğruyu söylemez. Acılar taze, hatıralar canlıdır. Ve hükümler sevgilerin veya kinlerin mensurundan süzülürken tarafsızlıklarını kaybederler.

İslamiyet, "ölülerinizi hayırla yadedin" der. Asil bir ihtar. Ölülerinizi yani sizden olanları, aynı mukaddeslere inanan, aynı kavgalara katılan, aynı emel veya hınçları bölüşen insanları. Voltaire'e sorarsanız, "yaşayanlara nazikane davranmalıyız; ölülere tek borcumuz kalmıştır: hakikat".

Eski bir şakirdin tahassüslerini billurlaştıran "Hilmi Ziya Ülken İçin", biraz mersiye, biraz hatıra. Bu kadirşinaslık önünde saygıyla eğiliriz. Ama bize öyle geliyor ki, bu satırlarda soğukkanlılıkla düşünen bir ilim adamından çok matemzede bir dostla karşı karşıyayız. Okuyalım:

"Hilmi Ziya Ülken'in vefatıyla Türkiye'de bir devir kapandı: Hasbi tefekkür devri. Bütün eksiklerine rağmen o bizde akademik haysiyetin dağ gibi bir temsilcisiydi. Günlük politika endişelerinin hakim olduğu Türk fikir hayatında yeni Hilmi Ziya'lara çok muhtaç olacağız".

a) Hasbi tefekkür ne demek? Hiçbir tefekkür hasbi değildir. Hasbi tefekkür, tefekkür için tefekkür, sanat için sanat gibi bir yalan. Hayat, bir sfenksler ormanı. Her adımda bir istifham kaldır başını. Yaşamak, çevrenin suallerine doğru cevaplar bulmak demek. Düşünmek, muammaları çözmek, karanlıkları aydınlatmak.. düşünmek savaşmaktır. Bir nesil uğruna, bir millet uğruna, bir medeniyet uğruna savaşmak. Mukaddeslerin emrinde olmayan her düşünce, şuursuz bir debeleniş, fikri bir istimna.

Düşünce, bir meydan okuyuşa idrakimizin verdiği cevaptır. Düşman bir tabiat, düşman bir içtimai sınıf veya düşman bir topluluk. Asırlardır ihanet ve husumetlerin boy hedefi olan bir milletin çocukları hasbi düşünceyi ne yapsınlar? Hasbi düşünce ana tezatlarını halletmiş cemiyetler için bile lüks. Bu sefil yalanın mucidi de, Eski Yunan. Esir iskeletleri üzerinde yükselen o korsanlar ülkesinin filozof cübbesine bürünen aylakları, can sıkıntısından kurtulmak için hasbi düşünceye iltica ediyorlardı, hasbi düşünceye, gulamperestlige veya Dionizos ayinlerine iltica ediyor, daha doğrusu ettiklerini iddia ediyorlardı. Hasbi düşüncenin temsilcisi kim? "Dairelerime dokunmayın" diye haykıran Arsimed mi? Siraküza'lının büyük bir hendeseci olmadan önce kahraman bir savaşçı olduğunu herkes bilir. Yine herkes bilir ki, Romalı askerlerin çiğnediği daireler, bir kurtuluş kavgasının hisarlarını kurmak için çiziliyordu. Durkheim, sosyoloji insanlığın acılarını dindirmeye yaramazsa bir saatlik emeğe değmez demiyor muydu? Hasbi tefekkür bir ütopya, aziz dost. Hasbi düşünce, namussuzlukların en müraisi, hodbinliklerin en sefili. Hümanizmden daha büyük bir aldatmaca, daha büyük ve daha rezil. Hümanizm de bir mücerrede bağlanıştır, ama yasayan bir mücerrede, yasayacak olan bir mücerrede. Hiç değilse, dünyanın mahdut bir bölgesi için, belli bir gerçeği aksettirir: Hıristiyan hümanizmi gibi. Hıristiyan hümanizmi, Hıristiyanların Hıristiyanlara karsı duydukları yakınlıktır.([1]1)

İstikbalinden emin olmayan, hiçbir meselesini çözemeyen bir dünyada hasbi düşünce mümkün mü? Hasbi düşünce, istibdat karşısında diz çöken ersatz bir düşüncedir (daha doğrusu bir düşünce ersatz'ı). Düşünceyi yok eden düşünce. Her zalimin takdir ve tahsisine mazhar olan bu sahtekarlığın gerçek düşünceyle münasebeti ne? Hasbi düşünce, dünyadan elini eteğini çeken, cellatlara yaltaklanan, şerri gülücüklerle teşvik eden bir düşünce. Satrançtan daha adi bir oyun, daha adi ve daha tehlikeli. İrfanımızı felce uğratan sözde mazeret. Aydına cömertçe uzatılan bir kölelik beratı.

Evet, düşünce adamı bir zümrenin emir kulu değildir. Hiçbir merkezden talimat almaz. Bir partiye bağlı olmayabilir. Ama tarihe angajedir, kucağında yaşadığı topluma angajedir. Yani vatandaş olarak vazifeleri vardır: Belli savaşları kabul etmesi, belli tehlikeleri göze alması lazımdır. Bir devrin şuuru olmak zorundadır o. Başlıca vazifesi: Bütün hakikatleri yoklamak, bütün yalanların maskesini yırtmak, kalabalığa doğruyu göstermek. Bazan yangın kulesindeki nöbetçi olacaktır, bazan engine açılan geminin kılavuzu. Sokakta insanlar boğazlanırken, düşüncenin asaletine sığınarak elini kolunu bağlamak, düşünceye ihanettir.

b) "Türkiye'de hasbi tefekkür" devri kapanıyormuş. Ne büyük, ne sevindirici müjde! "Zulmü alkışlamayan" bir çağ başlıyor demek ki. Artık şair, "bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et" diye inlemeyecek. Artık her yıldırımda "bir gece, bir gölge devrilecek". Ve aydın bütün namussuzlukların karşısına dur diye dikilecek.

Hilmi Ziya Bey'in vefatına üzüldüm. Ama, onunla bir şeamet dönemi sona eriyorsa ne mutlu memlekete! Şüphe yok ki, bu ölüm hepimize terbiyeli bir dost, kibar bir İstanbul efendisi ve nesli inkıraza yüz tutan bir İkinci Meşrutiyet, daha doğrusu mütareke devri aydını kaybettirdi. Fakat, zavallı üstat, bir fikir adamı olarak gerçekten yaşıyor muydu? Kaç kişinin şuurunda bir kıvılcım tutuşturabildi? Bir kıvılcım, bir fecir veya bir yangın. Hangi büyük düşüncenin -daha doğrusu hangi düşüncenin- taşıyıcısı veya yaratıcısı olabildi? Temsil ettiği veya kurduğu içtimai bir mektep var mi?

Bir kütüphane adamıydı o, bir fikir donjuanıydı. Ne bir iddianın, ne bir inkarın temsilcisi. Çeşitli mabetlerin eşiğinde çile doldurmakla geçti ömrü. Pencereden seyretti içerisini. Hakimane bir teslimiyetti. En zinde mukavemetleri güve gibi kemiren bir teslimiyet. Reculiyetini kaybeden tefekkürdü. Ne Marksizm’e kur yaparken ciddiydi, ne Marksizm’e reddiye yazdığı zaman. Kütüphane raflarını çökerten eserlerinde, kendisine ait tek kanaat bulamazsınız; bulamazsınız, çünkü o her gün yeni bir kanaatin taşıyıcıydı. Her okuduğu kitapta yeni bir hüviyet kazanan, seyyal bir şahsiyet.

Sayın Güngör, "bugün otuz beş yaşının yukarısında olan ve sosyal ilimlere ilgi duyanlar arasında Hilmi Ziya’yı okumayan, ondan faydalanmayan yoktur" diyor. Acaba? İçtimai ilimler bir tecessüs mihrakı olmaktan çok bir "ekmek kapısı". Otuz beş yaşını dolduranlar içinde bu ilimleri merak eden kaç kişi var? Sosyoloji, bir ithal metaı. Tarifi, manası, muhtevası meçhul. Sıkıcı bir yalanlar mecmuası. Belli bir çağın, belli bir medeniyetin müdafaa vasıtası olan bu sahte disiplinin Türk insanıyla münasebeti ne? Yasayan düşünce, Hilmi Ziya'dan habersiz gelişti. Bir Ziya Gökalp'ın, bir Peyami Safa'nın, hatta bir Mümtaz Turhan’ın şakirtlerinden söz edebiliyoruz. Hilmi Ziya’nın şakirtleri nerede?

Hilmi Ziya, bir zihniyetin kurbanıdır. Üstadı mahveden, hasbi düşünce mitosudur, üstadı ve hemen hemen bütün neslini. İçtimai ilimlerde hasbilik olmaz. Hasbilik, düşmana hizmet etmektir, kavgadan kaçıştır, yalanların devamını sağlayıştır. O nesle mabedin bekçisi olmak düşerdi, mabedin yani tarihin. Hangi değerin bekçisi oldu o nesil? Hangi haksızlığa dur diye haykırdı? Zavallı gençliğe, Avrupa’nın köhne ve tatsız yalanlarını tekrarlamak başlıca marifeti oldu. Maziye ihanet etti, istikbali kurmadı. Hilmi Ziya, olayların pek çabuk fosilleştirdiği o zümrenin en tipik temsilcisidir. Yetmiş yıllık hayatında tek kavga yoktur. Hiçbir soyguna katılmadı, doğru. Ama, kırk haramilerin bahşişleri ve sadakalarıyla yaşamadığını ileri sürebilir miyiz?

Hilmi Ziya, ülkemizin yangınlar içinde kıvrandığı bir devirde yaşadı. Mazi tasfiye edilirken, konuşmadı. İstikbal hazırlanırken, konuşmadı. Daha doğrusu, sükutuyla kurulu düzeni müdafaa etti. Hayattan kitaplara kaçarak mesuliyetten kurtulacağını sandı. Filhakika, onda eksik olan şey kahramanlıktı, kahramanlık ve mesuliyet duygusu. Müstagripliğin itibarda olduğu devirde, felsefenin Ahmet Midhat Efendi'si oldu. Sonra, müsteşrikliğe geçti. Bir Hıristiyan gözüyle gördü İslamiyet’i ve bir Hıristiyan gibi anlattı.

Sayın Güngör, ona "bir başka zaman, bir başka zemin lazımdı" diyor. Çok doğru. Kumaşı mükemmeldi.. büyük bir tecessüs, yorulma bilmeyen bir çalışma aşkı, oldukça kuvvetli bir hafıza. Bir çağın kurbanı oldu, bir çağın ve kendi zaaflarının.

Erol Güngör'ün su hükmüne de katılamayacağım: "Yeni nesiller sadece bedeni çalışmadan değil, zihni çalışmadan da kaçıyorlar; eğitim yerine diploma, teori yerine reçete, kitap yerine broşür istiyorlar". Buradaki yeni nesiller tabirini, "efradını cami' ağyarını mani" bir tabir olarak kabul etmek güçtür. Sayın dostum, yeni nesiller derken bütün bir Türk gençliğini mi kastediyor, yoksa onun belli bir parçasını mı? Hükmü bu ifadesi içinde fazla mübalağalı, fazla gayri ilmi buluyorum. Sayın Güngör'e, bir an için hak versek bile içimizden birtakım sualler yükseliyor; bu zavallı nesiller meçhul bir diyardan ülkemize sürülen yabancılar mıdır? Onları kim yetiştirdi? Hilmi Ziya'lar ve şakirtleri değil mi? Henüz hiçbir ciddi imtihandan geçmeyen bu zavallı nesil, neden her türlü tefekkür kabiliyetinden mahrum olsun? Ağabeylerinden devraldıkları miras ne? "Müdahane-i aliman" değil mi? Tazimattan beri çiğnediğimiz hasbi düşünce afyonuna iltifat etmiyorlar artık. Hakları yok mu? Onlara, ecdatlarını hor görmeyi öğrettik, mukaddeslerini yıktık birer birer. Sığınacakları kale kalmadı. Tefekkürlere değil, ukalalığa düşmanlar. Düşünce, heyecandır evvela, bulanıktır, coşkundur, serseridir. Setler çöktü, insiyaklar köpürerek akacak elbette. Evet, yeni nesiller şuursuz, bağnaz, barbar. Ama samimi, ama dürüst, ama fedakar. Bu haşin, bu serazat tabiat kuvvetini kemale ve fazilete kanatlandırmak, sizin gibi genç ve imanlı terbiyecilerin eseri olacak, aziz Güngör. Ben, dumanları hala tüten o bedbaht yangınları, mesut bir fecrin pırıltıları olarak görmek istiyorum.

 

[1] Bkz. Cemil Meriç, Kırk Ambar, Ötüken Yayınları, İstanbul 1980. "Çağın Dini: Hümanizm", ss. 55-73.

 

http://www.cemilmeric.net

 

 

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35