banner15

İdeolojik Savaş Ajanları

Bizler, fikrî orijinalliğimize tekrar kavuşmak, ekonomik ve politik alanlarda olduğu kadar, fikir alanında da bağımsızlığımızı yeniden fethetmek zorundayız.

İdeolojik Savaş Ajanları

İdeolojik savaşın anlamı

 

İSLAM dünyasındaki “ideolojik savaş”tan ne kastedildiğini özlü bir şekilde anlayabilmek için, en azından, şu genel kuralı aklımızdan hiç çıkarmamanız ve çok iyi bilmemiz gerekmektedir:

 

Günümüz Müslüman toplumlarında, biri veya birileri, bu toplumun herhangi bir meselesi üzerine eğilecek olsa, görecektir ki, sömürgecilik, söz konusu problemin üzerinde, ya daha önce düşünüp bir çözüm ortaya atmış, ya da onu inceleme yolundadır. Bir başka deyişle sömürgecilerin ajanları, konuya ya daha önce eğilmiş veya eğilmek üzeredirler[1].

 

Dahası, Müslümanlar herhangi bir meseleye bir çözüm yolu bulmak için bir girişimde bulunduklarında, sözünü ettiğimiz ajanlar, derhal bu çözümü, Müslüman uzmanlardan daha titiz bir şekilde ve çok daha yakından ele alacaklardır. Nihayet Müslümanların bulduğu çözüm yolu yanlışsa, onlar bunu daha da yanlış getireceklerdir.

 

Şayet bu çözüm, en küçük bir kırıntısı taşıyorsa, onlar bu kırıntıyı bile, her türlü çareye başvurarak ortadan kaldırmaya veya etkisini uygun panzehirler kullanarak tesirsiz hâle getirmeye var güçleriyle çalışacaklardır.

 

“İdeolojik savaş”ın genel anlamı işte budur.

 

Demek ki, şayet İslâm dünyası, henüz bizim göremediğimiz, farkedemediğimiz, fakat topumun gidişine ışık tutan bir olayla karşılaşırsa, bu olay, anında tespit edilerek ideolojik savaş ajanlarının objektifi altına alınır. Onlar tarafından inceden inceye tahlil edilir ve dört dörtlük bir işleme tâbi tutulur. Hele bu olay; uzaktan veya yakından fikir hareketleriyle, İslâm toplumunun kendine gelişiyle, dirilişiyle ilgili bir nitelik taşıyorsa, o zaman onun muhtevası, en önemsiz ayrıntılara girilmek suretiyle, ufak ufak birimlere ayrılır, kırpılır ve yüzlerce imbikten geçirilir. Sonuçta, onun içinde, yapıcı ve olumlu etkenlerin mümkün olan en küçük dozu, yıkıcı ve etkenlerin ise mümkün olan en büyük dozu bırakılır.

 

Toplumun yöneldiği yön

 

İmdi, bir toplumun yükselmekte olduğunun işaretini gösteren en belirgin özelliklerinden biri, o toplumda egemen olan yön verici fikirlerin istikametidir.

 

Bu istikamet, ileriye, geleceğe doğru olabileceği gibi, tam tersine, geriye dönükte olabilir: İflâh etmez bir şekilde geçmişe yönelmiş ve geçmişe saplanıp kalmış, gerici bir istikamet gibi.

 

İdeolojik savaşın incelikleri konusundaki bu tahlilimizde daha ileriye gitmeden, konumuzla ilgili şu bazı düşünceleri belli bir çerçeveye oturtmamız gerekiyor: Övgü edebiyatının çağdaş İslâm toplumunda ki fikir hayatı, bu fikirlerin istikameti ve doğurduğu hareketler üzerinde ne gibi etkisi olmuştur?

 

Söz konusu edebiyatın, ideolojik savaş uzmanlarının elinde şeytanî bir yıkım aracı hâline dönüşen yönü hemen ve derhal gözlemlenebilmektedir.

 

Vatandaş, yazar ve gazeteci olarak büyük tecrübeler edindiğim Arap ülkeleri başta olmak üzere, günümüzdeki İslâm toplumlarının entelektüel, politik ve sosyal hayatının en küçük ayrıntılarına kadar bu yıkım işinin sirayet ettiği gerçeği, bugün uyanık bir gözlemcinin gözünden asla kaçmaz.

 

Somut bir örnek

 

Bu tür tecrübelerimi anlatabilmem için bir cilt eser daha yazmam gerekir. Fakat sizlere bunların çok yakınlarda yaşanmış olan bir örneğini arzetmek isterim:

 

Bundan bir süre önce Cezayirli işçiler tarafından Paris’te yapılan bir kongrede, toplantıyı düzenleyenler, özellikle “demokrasi” kelimesini Anayasasına amblem olarak seçmiş Fransa gibi ülkede şahit olunan, zamanımızın içler acısı bir meselesini ( yani işçilerin sömürülüşünü, haklarının yenilişini, vesaireyi ) dile getirerek okuyucuyu düşünmeye sevk eden bir broşür hazırlamayı ve bundan binlerce nüshayı işçiler arasında dağıtmayı akıl etmişlerdi.

 

İdeolojik savaş uzmanları, bu durum ve bu olayı elbette gözlerinden kaçırmamışlardı.

 

İyi de broşürde ileri sürülen fikirleri nasıl etkisiz hâle getireceklerdi? Hiç olmazsa bu kongreye katılan Müslümanlardan onun doğuracağı kuvvetli tesiri hangi yolla hafifletebilirlerdi? Derhal, “Le soleil d’Allah brille sur l’occident / Allah’ın Güneşi Batı’nın Üzerinde Parlıyor”[2] adlı ünlü  “övgü edebiyatı” eserinin yazarı sempatik Alman kadınını bu toplantıya davet ettiler. O da salonda hazır bulunanlara bu eserde yazdıklarını bir güzel anlattı. Böylelikle toplantıya katılanlar, günün temel ve can alıcı problemlerinden uzaklaştırılarak geçmişin parlak ve gösterişli sayfalarına alınıp götürülmüş oldular.

 

Bu olayı bana anlatan dostum sözlerini “Konferans bitiğinde herkes ayağa kalktı ve konuşmacıyı alkış yağmuruna tuttu” diyerek bitirdi. Ne yazık ki dostumun, bana ideolojik savaşın oldukça anlamlı bir uygulamasını anlattığından hiç haberi yoktu.

 

İdeolojik savaştan habersizler

 

İsterseniz “aydın” birine, “ideolojik savaş” konusunda ne düşündüğünü bir sorun. O size kaçamak ve şüpheci bir cevap verecektir:

 

“İdeolojik savaş mı? Şey… Acaba varoluşculuk mu demek istiyorsunuz? Herhalde marksizmi kastediyorsunuz. Yoksa sürrealizmden mi söz ediyorsunuz?...”

 

Düşündüklerinizi daha açık olarak şu şekilde de belirtebilirsiniz:

 

“Hayır, beyefendi! Ben, bizzat Marksizm karşıtı gizli bir servisler tarafından, sloganlar hâlinde sunulup yutturulmuş olan sahte marksizmden sözediyorum…

 

Ben, hayat ve sanat konusundaki teorilerle hiç ilgisi olmayan, aksine saf felsefe veya sanat plânında bunlara asla itibar etmeyen, bununla beraber sözü geçen o gizli servislerin yararlandığı şu “ ideolojik sızma” ve “entelektüel propaganda” aracı biçimindeki egsiztansiyalizimden veya sürrealizmden bahsediyorum…

 

Meselâ ben, hazmı kolay olsun diye gençlerimize çok düşük fiyatlarla sunulan ve böylece onların kafasını tıka basa doldurmak üzere hazırlanmış şu bir süre “özet” kitaplardan, “ …’in el kitabı” , “ ….’in alfabesi” gibi maksatlı yayınlardan sözediyorum.”

 

Sizi dinleyen “aydın” kişiyi hâlâ ikna edememişsinizdir. Siz, onunla kesinlikle aynı bakış açısına sahip değilsiniz. Onun kendisine özgü bir entelektüel bakış açısı vardır. Az önceki açıklamanızı işte bu özel bakış açısından dinleyecek ve içinden “Her görüş, hoşgörüyle karşılanmalıdır, zira zevklerle renkler tartışılmaz” diyerek sizin böyle düşünmenizi hoşgörecektir. Oysa siz meseleye ideolojik açıdan bakıyorsunuz. İdeolojik açıdan bakıldığında ise, her fikrin mikroskop altına konulması ve her görüşün incelenmeye tabi tutulması gerekir. Çünkü bu  bakış açısı içinde, herhangi bir eser, o hâliyle, yani sadece fikrî önemi veya sanat değeri yahut da yazarının maksadı esas alınarak değerlendirilemez, aksine o eseri kullananların niyetleri göz önünde bulundurularak değerlendirilir.

 

Hem zaten karşınızdaki “aydın” , sizin fikirlerinizi, genellikle dinlemeyecektir. Çünkü günümüz dünyasındaki ideolojik savaş konusunda onun hiçbir fikri yoktur. O, olsa olsa, bu savaş’ın ancak “ideolojik blokları” ı ilgilendiren dış varlığını hayal edebilir.

 

İnkâr edilemez gerçek

 

Buraya kadar söylediklerimiz özetlemek ve daha berrak bir fikir vermek üzere, şu “ideolojik savaş” konusuna bir iki kelimeyle daha değinelim.

 

Oryantalistlerin eserlerini hakkıyla değerlendirebilmek için, onları fîkri veya ahlakî plânda ele almamız gerekir. Yazarlarının kalitelerine ve niyetlerine bakarak da hüküm vermemeliyiz. Aksine onları bir başka açıdan düşünmeliyiz. Yani, bizler oryantalistler tarafından yazılan eserler hakkında, bunları kullanan uzmanların maksatlarını göz önüne alarak bir hükme varmalıyız. Zira ideolojik savaş uzmanları, bu eserleri, uzak ve hayalî bir evrende değil, doğrudan doğruya bizim kendi dünyamızda çok özel gayelerle kullanmaktadırlar.

 

Bir iki sayfa önce “vicdanları kirletme ve bilinçleri iğfal etme” olarak niteleyip belirttiğim bu özel gayeler, şu tek cümleyle özetlenebilir:

 

Kendi fikirlerimizle doldurulmayan her ideolojik boşluk, bize zıt ve yabancı düşünceler tarafından işgal edilir.

 

Bu, inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. İdeolojik savaş uzmanları bu temel hakikatı çok iyi bilirler. Yalnız şunu da ilâve edelim ki, bu uzmanlar, hakikati- sırf hakikat adına- aramaya koşan saf fikir adamları değillerdir. Tam aksine, bu “hakikat” ten uygulama alanında yararlanılabilecek şeylerin peşine düşmüş kimselerdir. İşte bu yüzden onlar, çoğu zaman, söz konusu ideolojik boşluğun kendiliğinden doğmasını dahi beklemezler. Bu boşluğu bizzat kendileri doğururlar ve gerektiğinde de onu, kendilerine ait olmayan fikirlerle geçici olarak doldururlar.

 

Aslında, bu alanda, belli bir prensibin uygulanması, geometride ki basit bir düz çizgi şeklinde gerçekleştirilemez. Bilindiği üzere, geometride bir teorem, bir evvelkinden kesinlikle düz bir çizgi olarak çıkar.

 

İdeolojik savaşta ise, bu “çizgi”, çoğunlukla dolambaçlıdır. Bunun için herhangi bir safhadan nişan alındığında, öbür safhaya, her zaman dümdüz bir geçişle ulaşılamaz. Bir takım ara safhalar bazen gerekli hâle gelir ve dolambaçlı yollara sapılması zorunlu olur.

 

 

 

Ülke nasıl çökertilir?

 

Gençlerimizin belli bir kanadına sloganlar şeklinde aşılanmış olan sahte Marksizm[3], aslında, “milli ideoloji cephesi”nden gençliğimizin bir bölümünü koparıp ayırmak için kullanılan işte ara safhadan başka bir şey değildir.

 

İdeolojik savaş uzmanları, elbette bu gençlere kabaca ve dobra dobra şöyle diyemezler:

 

Bizler memleketinizin gelişme hızını yavaşlatmak veya yok etmek niyetindeyiz. Acaba ülkenizin bu konuda ki çabasını destekleyen ve savunan fikir ve idealleri gözden düşürmek ve küçümsemek için bizlere yardımcı olmak istemez misiniz?

 

Böyle bir teklifte bulunmak, tabiî ki akılsızca bir davranış olurdu, Bazı lüks cafelerin taraçalarında, sürekli kendi “acılar”ından dem vurarak, kımıl kımıl oynayıp duran, küçük ve önemsiz balık (bir oyana bir bu yana gidip gelen acemi bir çaylak) bile bu kadar bayağı bir yeme elbette aldanmazdı.

 

Onun için,( ideolojik savaş uzmanlarının vazgeçilmez bir moda gibi sundukları sahte bir ideolojinin büyüsüne kaptırılan ve sinsice hazırladıkları yanıltma taktiklerinin ağına düşürülen ) bu gençler, daha ziyade, işte böyle bir “geçiş” ideolojisi köprüsü kullanılarak karşı yakaya geçebilirler. Karşı kıyıda ise, ya sahte Marksistlerin, ya sahte milliyetçilerin, ya da sahte devrimcilerin bir sendikası onları bekler.

 

Bu ilk operasyon sayesinde beklenilen sonuca ulaşılmıştır: Bağımsızlığın yükseldiği ağır sorunların altında kalkabilmesi ve hayâti önemi haiz meselelerin çözülebilmesi için, tam da ihtiyaç duyulduğu sırada ülkenin manevî birliği târümar edilmiştir.

 

O kadar ki, bu operasyon, etkilerini o gençlerin düşünce alanına iyice yaydığı ölçüde, problemlerin sayısı azalacak yerde artmaya başlar. Genel sosyal ve siyasal alanda ki etkilerini ise, söz konusu operasyon, bu gençlere fren rolü oynattırarak gösterir. Artık gençlerimiz, uzmanlar ayaklarını bastıkça “ milli hızı kesen fren” vazifesi görürler. Evet,üzerine ayak bastıkları fren… Zira bu yoldan çıkarma, bu saptırma operatörleri, ellerini dahi kirletmek istemezler.

 

Felçli gençlik

 

Bu düşüncelerin konumuzla ilgisi yokmuş gibi görünüyor değil mi? Oysa var. Bu düşüncelerin konumuzla hem de çok yakından bir ilgisi var. Yalnız, söz konusu operasyonla onların neler yapıp neler ettiklerini kısmen değil de bütün hâlinde görmemiz gerekiyor.

 

Fakat biz, burada yani gençliğimizin bir kısmına “demagojik kudurganlık serumu”nun enjekte edildiği şu safhada, bu operasyonun içyüzünü yeterince kavrayabilmişsek, o zaman mesele yok demektir. Çünkü bir diğer safhada neler yapıldığını da kolayca kavrayabiliriz. Kavramamız da gerekir. Nitekim aynı uzmanlar, gençliğimizin bir diğer kanadının nostaljik ruhuna da oryantalistlerin eserlerinin bugünü unutturan ve geçmişe özlem duyuran op mest edici şerbetinden zerkederler. Böylece de, bu operasyon, bir İslâm ülkesi gençliğinin her iki ucunda da etkisini gösterir: Bir kanat, çarpıntılı ve çırpıntılı bir felce yakalanmıştır; diğer kanat ise, hareketsiz ve kıpırtısız bir felce tutulmuştur.

 

Bağımsızlığın kendisine yüklediği ezici güçlüklerin hakkından gelebilmek için düzen ve istikrara, icraata, daima uyanık bir milli şuura ihtiyacı olan bir ülkede, artık kimileri ulur, eşinir, tepinir; kimileri de kendinden geçmiş bir hâlde derin hülyalara dalar.

 

İşte oryantalistlerin eserleri, “ideolojik savaş” adı verilen tam da bu genel çerçeve içinde kullanılır.

 

Çare ne?

 

Böyle bir çerçeve içinde, bizim “fikri eylemimiz”, bir diğer deyişle entelektüel çabamız, açık ve net şekilde, ne olmalıdır?

 

Bunu söylemek, özellikle de ideolojik savaşın kullandığı yöntem anlatmak ve bu savaşın şifresini çözmesini hiç bilmeyen Müslüman halka bunu yakından tanıtabilmek koca bir cildlik eser yazmak gerekir.

 

Biz burada sadece bir teklifte bulunabiliriz. Herkes bilir-ve haklı olarak hep tekrarlanır- ki ekonomik bağımsızlık olmadan siyasî bağımsızlığın hiçbir değeri yoktur. Bu, gerçekten doğru bir sözdür.

 

Fakat bu söze şunu da ilâve etmemiz gerekiyor:

 

Kendi ana fikirlerini, kendisine yön verecek düşünceleri bizzat kendisi imal etmeyen bir toplum, ne kendi tüketim maddelerini üretebilir, ne de kendi donatım malzemelerini… Dışarıdan ithal edilmiş veya –adı ister oryantalizm, isterse sahte Marksizm olsun- dış bir tahrik faktörü aracılığıyla kafasına sokulmuş fikirlerle bir toplum kurulup yüceltilemez…

 

Gelişmemizin şu anki safhasında bizler, kendi düşünce ve tartışma konularımızı bizzat kendimiz tespit etmek mecburiyetindeyiz.

 

Bizler, fikrî orijinalliğimize tekrar kavuşmak, ekonomik ve politik alanlarda olduğu kadar, fikir alanında da bağımsızlığımızı yeniden fethetmek zorundayız.

 

 

Bu makale Malik Bin Nebi’nin “İdeolojik Savaş Ajanları” adıyla Timaş yayınlarından çıkan kitabından Dünya Bülteni tarafından alıntılanmıştır.

 

 

 

Malik Bin Nebi kimdir?

 

1905 yılında Cezayir_de dünyaya geldi. Orta öğretimini kendi ülkesinde başarıyla sürdürdü ve daha o yaşlardayken İslâm üzerine araştırmalar yapmaya başladı. 1930 yılında Paris’e gitti ve orada Yüksek Teknik Okuluna girdi. Bu okuldan mühendis olarak çıktıktan sonra, sömürgecilerin uşağı gibi bir mühendislik görevi yapmaktansa, fakir ve cahil kalmış kardeşleriyle, memleketinin işçileriyle omuz omuza serbestçe çalışmayı tercih etti. Marsilya’ya göç etmiş Cezayirli hemşehrilerinin yanına gitti ve onlarla birlikte ağır şartlar altında çalıştı ve bir yandan da onlara İslami gerçekleri anlatmak için uğraştı. Gündüz mesaisi sırasında Müslüman kardeşlerini aydınlatmaya çalışan Malik Bin Nebi gecelerinin ve boş vakitlerini İslâm ve İslâm toplumları üzerinde düşünmek ve araştırma yapmakla geçirdi.

 

1940 yılı sonlarına doğru Marsilya’daki göçmen Cezayir’lilerin eğitimi için bir eğitim merkezi açmaya muvaffak oldu. Burada geceli gündüzlü çalışarak birçok din kardeşinin İslâm konusundaki bilgilerini geliştirdi ve onları sömürge hayatından kurtulmanın tek yolunun, İslâmi ilkelere dönmek ve dini hakkıyla tatbik etmek olduğu hususunda tamamen ikna etmeyi başardı. Çevresine topladığı genç Müslümanları güzelce eğittikten sonra her birini bir yana gönderip Müslümanları uyandırmakla görevlendirdi.

 

1946 yılında ilk kitabı olan “Kur’an Mucizesi” adlı eserini neşretti. İman ve ilim ile ilgili meseleleri derinlemesine bir incelemeye tabi tuttuğu bu eserini, o zamanlar sömürgecilerin propagandaları altında ezilen Müslümanlara bir el kitabı olarak takdim etti.

 

Daha sonra yazarlık hayatını daha iyi değerlendirebilmek için Paris’e gitti ve bir yandan da çeşitli ülkelerinden tahsil yapmak üzere gelmiş gençlere konferanslar vererek bir İslâmi uyanış havası estirmeye muvaffak oldu. Sömürgeci Fransızların bütün engellemelerine ve komplolarına rağmen gençliği İslâm dâvasını kazandırmak için bitmez tükenmez bir enerji ve aynı zamanda inanılmaz bir cesaretle çalışan Malik Bin Nebi, 1956’da Paris’ten ayrılıp hemen Kahire’ye koştu. Ardından fikirlerinin boşlukta kalmasına rıza göstermeyen bir adam olduğunu ve gerçekten İslâm davasının bir eri bulunduğunu ispat etmek üzere, derhal Cezayir Millî Kurtuluş Cephesine(FLN) katıldı. Mücadelesini hiç ara vermeden devam ettirdi, nihayet hürriyetine kavuşmuş olan memleketinin imdadına koşmak üzere 1963’de Cezayir’e döndü.

 

Uzun seneler boyunca Yüksek Öğretim Genel Müdürlüğü vazifesini büyük bir azim ve şevkle yürüttü. 1964’den itibaren mümkün olan her yerde kültür merkezleri eğitim kurumları açtırarak ve oldukça mükemmel kütüphaneler kurdurarak üniversite öğrencilerinin ve yüksek okul gençliğinin hizmetine sundu.

 

Bir yandan gençliğin eğitim ve öğretimi için çalışıp çeşitli merkezler açtırırken, öbür yandan sanki savaş alanındaymışçasına, gerek memleketin içinde gerekse dışında durmadan konferanstan konferansa koştu. Cezayir’de vermiş olduğu en mühim konferanslardan birkaçının ismini verelim. “İdeoloji Üzerine”, “Kültürler ve Kültürümüz”, “Medeniyet nedir ne değildir?”(1963); ideolojik savaş konusunda “Ara safha ne demektir?”(1970).

 

Bu arada sürekli olarak diğer İslam ülkeleri tarafından davet edildi ve gittiği her yerde gazeteleri, üzerinde uzun münakaşa ettikleri önemli konferanslar verdi. Libya, Ortadoğu, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’daki Müslüman gençlik kuruluşlarının davetlisi olarak üniversite gençliğine şu modern çağda Müslümanların ne yapmaları gerektiğini açık bir dille izah etti. Şam’da ermiş olduğu son konferanslarından birinin adı şöyledir: “20. yüzyılın son çeyrek asrında Müslümanın vazifesi.”

 

Malik Bin Nebi, 31 Ekim 1973’de hayata gözlerini yumduğunda 68 yaşındaydı.

 




[1] Fransa’da Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreterliği’nce kurulan bir birim bulunuyor. Bütün dünyadaki İslami yayınlar bu birimde toplanıyor. Bütün bülten, dergi ve gazeteler derleniyor. İçlerindeki onbinlerce makale tercüme ediliyor ve konularına göre arşivleniyor. İslam dünyasındaki İslami hareketlerin en küçük kıpırdanış, düşünüş ve eylemleri bu yolla takip ediliyor. Kısacası, Müslümanların her yazdığı, büyüteçler altında bir bir inceleniyor. (BKZ. L’Express, 27.7.1995, s.18)

[2] Dr. Sigrid Hunke’nin bu kitabı, “Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi” adıyla dilimize çevrilmiş ve Bedir Yayınevi tarafından yayımlanmıştır.

[3] İdeolojik savaş uzmanları, bu slogancı sahte marksizmin yerine, ülkenin durumuna göre, başka ideolojiler ve başka sahte idealler de koyabilir. Gençliğe ve geniş halk kitlesine yutturulmaya çalışılan bu görüşler, sırf sloganlardan ibarettir. Fakat bunlar ülkeyi bölmede oldukça etkili bir rol oynarlar. Bunların adı, moda olan kavramlara göre dönem dönem değişir. Bunlar tek olduğu gibi birlikte de piyasaya sürülürler. Mesela sahte laiklik, sahte demokratlık veya sahte çağdaşlık gibi…

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35