banner15

İki Şark Arasındaki Fark

Avrupa'nın bizim hakkımızdaki hükmünden daha berbat ve tehlikeli olan şey, bizim kendi hakkımızda aynı kanaate sahip oluşumuzdur.

İki Şark Arasındaki Fark

Peyami Safa

 

Çok yayılmış ve çok yaşamış bir kanaate göre bütün şark fatalist “kaderci”dir; onu garbdan ayıran, lâpalaştıran ve hımbıllaştıran bu kafadır. Osmanlı garbcıları da böyle düşünüyorlar, şarkın kaderci görünüşü yerine garbın iradeci görünüşünü koymak istiyorlardı. Fatalizm, akide olarak değil, hareket tarzı olara şarka aksiyon nefreti getiren Brahmanizmin ve Budizmin yakın akarabasıdır.

 

Uzakşarktan büsbütün ayrı bir dünya olan İslâm şark, dini akidesinde ve mistik felsefesinde ne Budist, ne de fatalisttir. Kadercilik ona sonraları, bir düşünce sistemi halinde değil, inhitat devrinin irade sarsılışından doğma bir ümidsizlik duygusu halinde musallat olur.

 

İslâm şark Budist değildir, çünkü Budizmin Allah’ı yoktur. Hindistan’ın en eski epik şiirinde şu söz var: “Belki hırsız nasıl görünürse Buda da öyle görünürdü; bil ki Allahsızlık (atheisme) onunla beraber geldi.” Allahsızlık diye tercüme edilen tabir, aslında Nâstikamdır ve “olmamak” manasına gelir: Ne nefiy edatıdır, asti varlık ifade eder. Bu kelimenin asıl manası, Allah’ı olmamak değil, varlığı olmamaktır; fakat Budistler, “toprak, su, ateş ve hava”dan ibaret dört unsurdan başka dünyayı yaratan ulvî bir varlık kabul etmedikleri için, bu kelime, Allah’ın reddi manasına tefsir edilegelmiştir. Budizm tekâmül ettikçe dalbudak salan tarikatleri arasında gayrımaddî ve ulvî bir Allah’a inananlar da görünmeğe başlar. Bunlara Aiswarika deniyor. Fakat bu Allah kudretsizdir ve insanlar üstündü hiçbir tesiri yoktur.

 

Budistler için “Her şey boştur.” Bu hüküm Buda’nın sözlerinden (sutralarından) çıkarılıyor. Bir kısım Budistler derunî duyguyu ve zekâyı bu boşluktan istisna ederler: “Geri taraf boştur” derler. Bir kısım Budistler için de ancak beş duygumuzun taallûk ettiği şey vardır ve taallûk ettiği müddetçe vardır. Meselâ şu kapıyı görüyorsunuz. Başınızı çeviriniz, kapı yalnız gözünüzden değil, aslında da hemen kaybolur ve dağılır. Onu yeniden yaratmanız için ona tekrar bakmanız lâzımdır. Bu akideye göre, beş duygu ile kaim olan her şey, dağılmaya ve mahvolmıya mahkûmdur. Budizm için bir bakıma her şey fani demektir; İslâm düşüncesi için yalnız şekil ve zevahir fanidir; bilâkis bu “fena” hakikî “beka”ay vasıtadır.

 

Budizmin meşhur nirvana telâkkisi –ki bu kelimenin manası derin sükûndur felsefedi tam duygusuzluk diye tefsir edilir. Bu, ulvî saadeti kazandıran tam bir uyuşukluk ve rahatlı halidir. Nirvana, öldükten sonra ferdî ruhun bekası veya tersine büsbütün yok olması değil, her türlü hareketin kalma, duymak ve var olmak hallerinden ayrılma manasına gelir.

 

İslâm düşüncesi, bu dünyayı, önünde bütün arzuların susturulması gereken bomboş bir karaltı halinde görmez; bilâkis Müslümanlığın cenneti, hareketsizliğin ve tasasızlığın değil, dünyada yapılan iyi işlerin –ve ancak aksiyonun- mükâfatıdır.

 

Bu, Hindin ve uzakşarkın nirvana boşluğunda hareketsizliğe davet eden temâyüllerine zıd çalışmıya teşvik eden tamamiyle garblı bir dünya görüşünü yaklaşır. Hazreti Muhammed, ümmetine: “Dünyada hiç ölmiyecekmiş gibi çalış!” demişti.

 

Yunan politeizminden gelerek yalnız İslâm değil, Hıristiyan akidesine de yabancı tesirleri bulaşan fatalizmden ayrıca bahsedeceğim. Fakat bütün şark düşüncesine isnad edilen uyuşukluğun yalnız Budizme has olduğunu ve Müslümanlığa maledilemiyeceğini İslâm akidelerinde olduğu kadar mistik felsefesinde de görmek mümkündür. Garb müellifleri (B.A. Nicholson, Leon Abensour, Rene Guenon, Baron Cara de Vaux) İslâm mistik düşüncesinin Budizmle alâkasını reddederler. İslâm mistiğinde Budist değil, bilâkis Yunan ve Hıristiyan tesirleri açıktır. “Kur’an, esasında mistikleri fazla alâkadar eden bir eser değildir. Çok haricidir; derunî ve ruhî bir hassasiyeti yoktur. Ben daima sofiliğin her şeyden evvel Hıristiyan zühdünden geldiğine kani oldum. Yunan eserlerinin tetkikatından sonra buna nevfelâtuniye mistiği de iltihak etti. Sonra şark mistikleri mutaassıblarla bozuşmamak ve resmî kuvvetlere karşı fazla açılmamak için Kur’an’ı bu sisteme uydurmıya çalıştılar. Kur’an’da bulunduğu söylene zâhir –bâtın, havf-rica, sabır ilâh… gibi mistik tabirler pek müşahhas ve pek objektif bir manada kullanmıştır. Sonra M. Massignon’un da müşahede etmiş olduğu gibi “akıl”, “hakikat”, “mân┠ve “marifet” kelimelerini mistikler çok kullandıkları halde bunlardan son üç tanesi Kur’an’da yoktur: “Vecid” kelimesi de Kur’an’da olmadığı gibi” (İslâm Mütefekkirleri, B. C. De Vaux, C.4, s.216-217).

 

Rene Guenon, İslâm Ezoterizmi hakkında bir etüdünde: “Şurasını işaret etmeliyiz ki, diyor, İslâm ezoterizminin (bâtinîliğinin) mistisizmle hiç alâkası yoktur. Evvelâ mistisizm hakikatte tamamiyle Hıristiyanlığa adi bir şeydir. Ötede beride buna benzer fikirler bulunduğu iddia edilebilir. Fakat bazı tabirlerin kullanılmasından ibaret dış benzeyişler bu hataya sebep olmuştur.”

 

Bu âlim İslâm tasavvufunu hakikî mistisizmden tamamiyle ayırıyor ve sonradan gelme Yunan, İran, Hind… gibi yabancı tesirleri kabul etmiyor. Bir de, gene bu müellife göre mistiğin “pasif” bir hali vardır ve o, kendisi tarafından hiçbir teşebbüs vaki olmadan, dışarıdan geleni aldığı için herhangi bir metod sahibi değildir; tarikati olamaz; daima tek başına “isole” kalması lâzım gelen mistiğin şeyhi de, silsilesi de olmamak icab eder.

 

İslâm şarkla Budist şark arasındaki büyük farka bir işaret koyduktan sonra Müslümanlığa isnad edilen kaderciliğin de Kur’an ile münasebeti olmadığına dair konan delilleri hatırlatacağız. Avrupa efkâr-ı umumiyesi, şark dinince, Hindliyi, İranlıyı, Arabı, Türkü birbirine karıştırır ve Asya’nın muhtelif akidelerinden yalnız birine aid vasfın damgasını bütün bu milletlerin hepsine bir yapıştırır. Avrupa’nın bizim hakkımızdaki hükmünden daha berbat ve tehlikeli olan şey, bizim kendi hakkımızda aynı kanaate sahip oluşumuzdur. Son zamanlara kadar Kemalizmi izah gayretinde olan bazı mecmualar ve guruplar, bizi iptidaî ve mazlûm Asya milletleriyle bir manzume içinde mütalaa etmeğe kalkışmışlardı. Ne kültür, ne tarih, ne din, ne ekonomi itibariyle Hindlilere veya Çinlilere benzemek ihtimali olmıyan Türk milletinin kurtuluş davası, yarı müstemleke halindeki memleketlerle emperyalizm arasındaki mücadele çerçevesi içinde kalamaz. Ayrıca bunun için de Türk milletini iptidaî Asya kavimlerinden ayıran kıymetlerin her biri üstünde fazla dikkatli olmamız lâzım geliyor.

 

 

 

 

Bu makale Peyami Safa'nın Ötüken yayınları arasında çıkan "Türk İnkılâbına Bakışlar" adlı kitabından Dünya Bülteni tarafından alıntılanmıştır.

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35